1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Bir Devrin Perde Arkasındaki Millî Şehidimiz

Şükrü Karaca
En kaypak siyasetin mûcidi kim veya hangi millet bilmiyorum ama, bu siyaseti kendisine has üslûbu ile düstur edinip tatbik eden milletin Britanya'nın şımarık ve mağrur çocuğu İngilizler olduğunu biliyorum... Evlâtlarımıza bir miras olarak bırakabileceğimiz bu hakikat, özellikle ve Türk Cihan Devleti'nin diz bağının çözülmeye yüz tuttuğu 300 yıllık zaman içerisinde, hele hele BALKAN SAVAŞI'nın başlangıcından itibaren milletimizin boğazına taktıkları ilmekleri sıkıştırdıkça debelenişimizden daha vazıh bir şekilde görülmektedir.

Aziz Anadolumuzda çok güzel bir darb-ı mesel söylenir: "Hangi taşı kaldırırsan altından Çapanoğlu çıkar." Deyim yerinde ise, Türk milletinin karşı karşıya bulunduğu her meselenin altından ya İngilizler, ya da Moskof çıkmıştır!

Balkan Harbi ile kâinatı ateş içine atan Birinci Cihan Harbi içerisinde milletimiz hep arkadan vuruldu. "Yedi düvel"in üzerimize çullandığı yetmemiş gibi, milletimizin nimetleriyle büyüyen, hattâ bugünkü varlıklarını bize borçlu olan Rum, Ermeni, Bulgar, Sırp, Yunan ve Araplar da yılan dilli hançerlerini arkamızdan vurdular!

Moskofun hiç bitmeyen "Sıcak denizlere inme" rüya ve hayâli" -ki, buna "ÜLKÜ" de denir- ile İngilizlerin bugün de geçerli olan "Şark politikası" (ORYANTALİZM) yüzünden, özellikle Kuzeydoğu Anadolu'dan Güney Doğu Anadolu'ya bir "koridor" gibi uzanan aziz topraklarımız üzerinde ERMENİSTAN Devleti'ni tahakkuk ettirmek gayesiyle, vatanımızdaki Ermenileri kışkırtıp isyana ve ihtilâle teşvik ettiler. Bir başka plânda ve çantada da, KÜRDİSTAN Devleti(!) vardır... Ermeni Prensi Davit Tchernoff, İngiliz raporlarıyla da sabit olan şu sözlerini, İngiliz Konsolos Yardımcısı Francis Biyth Kırby'e söylemiştir:

"Ermeniler, Ruslardan destek görebileceklerini anladıkları an, Ermenistan ve Türkiye'deki Ermeniler arasında genel bir ihtilâl patlak verecek." Yine aynı yıl (1914) içerisinde, Türk Ermeni lideri Bogos Nubar, Kahire'deki İngiliz Diplomatik Temsilcisi Milne Cheethaam'a şu bilgiyi veriyor:

"Kilikya Ermenileri İskenderun, Mersin ve Adana'ya yapılması muhtemel bir çıkartmayı desteklemek için gönüllü yazılmaya hazırdırlar. Dağlık mıntıkalardaki Ermeniler de kıymetli yardımda bulunabilecek, silâh ve mühimmat temin edilirse, Türklere karşı ayaklanacaklardır."

Bu hakikati gören ve anlayan Türk Devleti, Ermenilerin ihanetini önlemek için, tereddütsüz bugün de uygulanması icab eden "TEHCİR KANUNU"nu çıkartarak, her devlet adamımıza olduğu gibi, Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Beğe de bildirip, mıntıkalarındaki Ermenileri (Moskofun Kırım ve Ahıska Türkleri'ne yaptığı gibi değil... Moskof "on dakika" demişti.) yirmidört saat içerisinde kanuna tabi tutarak, Suriye'ye göndermesi emredilir. Kemal Beğ, uğruna can verdiği devletinin kendisine tevdî ettiği emri harfiyyen tatbik eder. İşte millî şehidimiz Kemal Beğin suçu (!) budur. Yani, hainleri mıntıkasından uzaklaştırmaktır.

Amerikalı Profesör Magle'nin, Amerika Sulh Delegasyonu tarafından kullanılmak üzere, Birinci Cihan Harbi başlangıcında hazırladığı rakamlara göre, Türkiye'nin Doğu illerinde yaşayan Ermeni sayısı 847.000'dir. 1907 yılına ait Türk nüfus kayıtlarında resmen kayıtlı olan Ermeni sayısı ise, 980.000'di. Fransızlar tarafından 1920 yılında yapılan araştırmada da, 500.000 Ermeninin "Tehcir Kanunu"ndan önce ve sonra kaybolup öldüğünü, Türk halkı ve ordusunun tehcir edilenlere karşı gayet insanî muamelelerde bulunduğunu, buna karşılık Ermenilerin silâhlı ayaklanma ile cevap vererek 1.000.000 Türk'ü öldürdüklerini rapor etmişlerdir. Türk makamlarının resmî tesbitlerine göre ise, sil âha davranan Ermenilere karşı Türkün aksülameliyle ve tehcir esnasında, bütün ihtimama rağmen toplam 300.000 Ermeninin hastalık, açlık ve uzun yol gibi sebeplerle telef olduğu bildirilmiştir.

Özellikle Damat Ferit ve İzzet Paşa'nın: "Aman Mondros Antlaşması'nın hükümlerinin yerine getirilmesinde engelleyici tavır takınıp ta, müşkülât çıkarmayınız!" emir ve tenbihiyle, her Türk devlet adamı üstü kapalı tehdit edilir. Damat Ferit ve İzzet Paşa'nın İngiliz hayranlığı karşısındaki tutumu ve "Hürriyet Ve İtilâf Fırkası"nın baskısıyla kurulan "DİVÂN-I ÖRFÎ" (Sıkıyönetim Mahkemesi), ihbar ve müzevir kanallarının açılıp çalışmasıyla Türk milliyetçilerini tutuklayıp "BEKİRAĞA BÖLÜĞÜ"ne misafir(!) eder. İşin içinde yukarıda sözünü ettiğimiz millet vardır. İçerisi boşaltılmış bile olsa, koca Türk Cihân Devleti'nin payitahtını, bu millet başta olmak üzere işgal etmişlerdi. Daha sonra "MALTA" yolculuğu (27 Mayıs 1919) başlayacaktı. Bu vatanseverlerin tutuklanmasına şahitlik yapanlar ise, başta Ermeni tazılarıdır.

Malta'daki "Saint-Jean Şövalyeleri"nden kalma "Vardala Barak" ve "San Salvador Şatoları"nın hücrelerindeki misafirler arasında Türk'ün büyük sosyologu, Atatürk'ün: "Fikirlerimin babası" dediği Ziya GÖKALP; Medine'nin şanlı müdâfii ve yine Atatürk'ün: "Sağlığında adını altın harflerle yazdıran komutan, adam!" dediği Fahrettin TÜRKKAN; Hicaz çöllerinin ve Urbanların "Uçan Şeyh" dedikleri, İngiliz ve Arap bedevîlerinden müteşekkil 25.000 askere karşı, tıpkı Gök-Türk Prensi KÜRŞAD gibi, sadece otuz dokuz arkadaşıyla meydan muharebesi veren ve sağ kurtulan "Türk Teşkilâtı Mahsusa Reisi" Eşref Sencer KUŞCUBAŞI; Türk matbuat ve edebiyatının âbîde şahsiyeti Süleyman NAZİF; Ali İhsan SÂBİS; Balkan komitacılarına karşı Türklüğün haysiyet ve şerefini koruyan Ali Fethi OKYAR ve daha niceleri...

- Neden Malta?

Türk'e kin ve hüsûmet besleyen CHURCHİLL:

"Bizim için harbin kaderi Akdeniz'de belli olacaktı. (Bugün hâlâ Kıbrıs adasının ehemmiyetini takdir edemeyen gafillere ithaf olunur!.. Ş.K) Bu sebeple, kendileriyle siyaset ve harp sahasında mücadele ettiğimiz insanlardan elimize geçen ve şahıslarına değer verdiklerimizin, donanmamızın kontrolü altındaki bir yerde toplanmaları şarttı. Başvekil Loyd Corc da fikrimi benimseyince, daha 1916 ortalarında Malta'da hazırlıklar yaptık!" diyerek, ufku dar kafalarımızın içindeki sorunun cevabını verir.

Yukarıda sözünü ettiğimiz "Tehcir Kanunu"nu tatbik edip yerine getirenlerden birisi ve bu millî vazifeyi yerine getirdiğinden dolayı da, "ŞEHİD" edilen BOĞAZLIYAN KAYMAKAMI ve YOZGAT MUTASARRIFI VEKİLİ KEMAL BEĞ'dir.

Millî Şehit KEMAL BEĞ, Cihan Devleti sınırları içerisindeki Beyrut'da, 1885 yılında doğmuştur. Babası da Gümrük Başkâtibi Arif Beydir. Kemal Bey, Gebze, Karamürsel ile Boğazlıyan Kaymakamlıklarında ve İzmit Muhacirin Müdürlüğünde bulunmuştur.

1918 Haziran ayı içerisinde, İngiliz hayranı Türk(!) politikacılarının "emireri" oldukları milletin ve Ermenilerin baskıları sonucu vazifesine son verilerek tutuklanır. Konya "İstinaf Mahkemesi"nde yargılanıp beraat eder. Ancak, ustalık ve kaypakça siyasetin ördüğü ağı, bu Türklük hayranı devlet adamımızın üzerine, o malûm milletler ve uşakları tekrar atarlar. Tutuklayarak İstanbul'a götürürler.

İstanbul Hükûmeti'nin -bu arada, Hürriyet ve İtilâfçıların da gayretkeşliği ile, lâkin Padişah'ın karşı çıkmasına rağmen- kurduğu "HAYRETPAŞA HARP DİVÂNI"na sevkini yaparlar. Hayret Paşa bu yargılamayı kabul etmeyerek istifa edince, yerine "Nemrut" ve "Kürt" lâkabıyla anılan "NEMRUT MUSTAFA NÂZIM PAŞA" tayin olunur.

Başta İngiliz Yüksek Komiserliği Ermeni ve Rum Şubesi'nin temin ettiği yalancı ve iftiracı "Ermeni ve Rum tazıları"nın ifadelerine dayanarak alelacele muhakemesi yapıldıktan sonra, 8 Nisan 1919 günü "Savaş suçlusu" olarak idama mahkûm edilir. Aynı gece Sadrıâzâm Damat Ferit Paşa, kararı Padişah Sultan Vahideddin'e gönderir. Padişah: "Ferit Paşa, millet ile padişah arasında siyah bir perde çekti" diyerek kararı onaylamak istemez. Bir taraftan İngilizlerin, diğer taraftan da Sadrıâzâmın baskısına dayanamayarak, Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi'nin şu: "Divan-ı Harb-i Örfî tarafından idama mahkûm edilen KEMAL'in muhakemesi hak ve adle muvafık bir surette icra edilmiş olduğu takdirde hakkında sâdır olan hükm-i idamın derûn-ı varakada muharrer fetva ve nükül-i şer'iyyeye muvafık olduğu vâreste-i arzdır" fetvasını alarak Türk tarihinin "Kara lekesi" olan kararı onaylar. Aynı günlerde Urfa Mutasarrıfı Mehmet Nusret Beğ de, "Ermeni kırımı"(!)ndan dolayı, "Nemrut Mustafa Mahkemesi"nce, Kemal Beğ gibi, aynı kaderin masum yolcusu olarak yola çıkarılır. Diyarbakır Valisi olan, Türk milliyetçisi Dr. Mehmet Reşit Beğin hayatı ve bu hayatın sonunda tercih ettiği "şerefli yol" apayrı, ibret ve elem verici bir manzara...

10 Nisan 1919 Perşembe günü, Bekirağa Bölüğü'nden getirilerek, ikindiden sonra, (Millî şehidin kızı Müşerref Gürenci Hanımefendi "-saat 19.00'da" diyor!) "Beyazıd Meydanı"na kurulan "darağacı"na çıkartılarak infaz edileceğini duyan İstanbul halkı ve özellikle vatanseverlerin gözleri önünde, ceza(!) infaz edilir. Kemal Beğ, infazdan önce şunları söyler:

"Sevgili vatandaşlarım; ben bir Türk memuruyum; aldığım emri yerine getirdim, vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben de mâsumum; son sözüm bugün de budur, yarın da bu olacaktır. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar... Eğer adâlet buna diyorlarsa kahrolsun böyle adâlet!" der. Etrafı jandarma ve polis kordonuyla çevrilmiş olan Kemal Beğin bu sözlerine halk şu karşılığı verir:

"- Kahrolsun böyle adâlet!" Kemal Beğ bu haklı aksülamel içerisinde sözlerine şöyle devam eder:

"Benim sevgili kardeşlerim, asil Türk milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Bu kahraman millet, elbette onlara bakacaktır. Allah, vatan ve milletimize zeval vermesin. Amin! Borcum var, servetim yok! Üç çocuğumu millet uğruna yetim bırakıyorum. Yaşasın millet!..."

Cenazeyi teslim alan Babası Arif Beğ (Gümrük Müdürü) ile, eniştesi İhsan Barlas Beğ (Anadolu Ajansı Mümessili), şehidi motorla Kadıköy'e geçirip naklederler... Cenaze namazı "KIZILTOPRAK CAMİİ'nde kılınır. Şehidin tabutu eller üzerinde camiden çıkartılırken tesbit edilen fotoğrafta, Kemal Beğ'in: "Kardeşim Münir de kimsesizdir" dediği Hukuk Mektebi mezunu Münir ÜSTÜN Beğ de vardır. Elimizdeki fotoğrafta, şehit ağabeyinin tabutunun sol tarafında durmaktadır ki; o, evet sadece ondaki o duruş, salâbet ve heybet dahilî ve haricî düşmanlara "Meydan okumaktadır".

Kadıköy'de muazzam bir merasim tertip edilir. Töreni Üsküdar Dergâhı Şeyhi Münip Efendi yönetir.

Cenazeyi Tıbbiyeli öğrenciler "TÜRKLERİN BÜYÜK ŞEHİDİ KEMAL BEĞ" yazılı çelenkleriyle karşılar; Mülkiyelilerin ve Tıbbiyelilerin başları üzerinde "Kuşdili"ndeki "Mahmut Baba Mezarlığı"na taşınır. Millî şehidin tabutu Kadıköy İtfaiye Karakolu önünden geçerken bir manga asker, kendiliğinden "Saygı duruşu"nda bulunur.

Şehit Kemal Beğin cebinden şu ifadelerin yer aldığı "Vasiyetnâme" çıkar:

"Merhum sevgili oğlum Adnan'ın medfun bulunduğu Kadıköy Kuşdili çayırındaki kabristanda, yavrumun yanında gömülmemi diliyorum. Teyzem ve kardeşim, Kadıköyünde sakindirler. Teyzemin adresi Mühürdar Caddesinde 67 numaralı hanedir, adı İsmet Hanımdır. Defin masrafı teyzeme tevdi buyrulmalıdır. Kabir taşım, hamiyetli Türk ve Müslüman kardeşlerim tarafından dikilmeli ve üstüne şöyle yazılmalıdır: MİLLET VE MEMLEKET UĞRUNDA ŞEHİT OLAN BOĞAZLIYAN KAYMAKAMI KEMAL'İN RUHUNA FÂTİHA".

Perişan zevcem Hatice'ye, yavrularım Müzehher ve Müşerref'e muavenet edilmesini, yavrularımın tahsil ve terbiyesine ihtimam buyrulmasını vatandaşlarımdan beklerim.

Babam, Karamürsel âşâr memur-u sâbıkı Arif Bey de âcizdir. Kardeşim Münir de kimsesizdir. Bunlara da muavenet olunursa memnun olurum. Türk milleti ebediyyen yaşayacak, Müslümanlık asla zevâl bulmayacaktır. Allah millet ve memlekete zevâl vermesin. Fertler ölür, millet yaşar. İnşallah Türk milleti ebediyete kadar yaşayacaktır.

30 Mart 1335

Boğazlıyan Kaymakam-ı Sâbıkı

KEMAL"

O karanlık günlerde Bekirağa Bölüğü'nde tutuklu bulunan Ali Fethi Okyar hatıralarında:

"Kemal Beğe yükletilen suç, bugün hâlâ iftira ve yalan mirasını ödemekte olduğumuz Ermeni sürgünleri ve öldürülmeleridir. Düşmanlarımız, bu arada meselâ Kemal Paşa hükûmeti zamanında Hariciye Nazırlığı'na kadar yükselmiş Gabriyel Nuradungyan'ın bile bu iftira kervanına katılmasını, iddiaların doğruluğuna misâl olarak göstermişlerdir. Bir bakıma, ülkenin dışişlerini eline teslimine lâyık görülen bir kişinin, böylesine nimetini ve lütfunu gördüğü vatanına ihaneti nasıl kabul edebileceği hatıra gelebilir. Ferit Paşa hükûmetinin ve bu kabinenin tuttuğu felâket yolunu tasdik eden Padişahın tarih önündeki mes'uliyetini aradan geçen zaman unutturmayacaktır. ÇÜNKÜ KEMAL BEĞİN SUÇLU GÖRÜLEREK İDAMI İLE, KENDİ ÖZ DEVLETİMİZ, BU CİNAYET İDDİALARININ DOĞRULUĞUNU KABUL VE TASDİK ETMİŞ OLMAKTAYDI". demektedir.

Kemal Beğin sözlerini ve vasiyetini duyan hamiyetli Müslüman Türkler, özellikle Bekirağa Bölüğü'nde tutuklu bulunan Türk milliyetçileri: "Kemal Beğin vasiyeti vardır, yardım edelim" diyerek, o anda aralarında para toplamışlar. Müşerref Hanım: "Bu para miktarının 60.000 Lira olduğunu duymuştuk. Paraları Salâh CİMCOZ'a vermişler. Salâh Cimcoz'un küçük kızı Sayanur arkadaşım olurdu. Büyük kızı (Cumhurreislerimizden merhum Fahri Korutürk'ün hanımı) ile de arkadaştık ama, o benden büyük olduğu için özellikle ablamın arkadaşı idi. Salâh CİMCOZ'un içinde bulunduğu bir iki kişinin kendi aralarında bu paraları yediklerini duyduk; veballeri boyunlarına. Bize herhangi bir para veren olmadı. Hattâ avukatlar mahkemeye verelim dedikleri hâlde, biz kabul etmedik. Meselenin doğruluk derecesini bilmiyoruz. Kesin bir şey söyleyemeyiz. Daha sonra, İngilizler Salâh Beği de Malta'ya sürdüler." demektedir.

Milletimizin en saygıdeğer müesseselerinin başında gelen T.B.M.M, istisnasız vatansever me'usların oluşturduğu toplantıda, 14 Ekim 1922 tarihinde çıkarttığı bir kanun ile, Kemal Beği "MİLLÎ ŞEHİT" olarak tescil etmişlerdir. Bu takdir ve kadirşinaslığa şükran borcumuz vardır.

Millî şehidimiz Mehmet Kemal Beğin aziz ruhu önünde kemâli hürmet ve ihtiram ile eğilip, evlâtlarına sağlık ve afiyetler dilerken; Ermeni uşakları ve milletlerarası piyonların hâlâ cezasız kalışını esefle karşılıyorum.

KAYNAKLAR

1. A. Alper Gazigiray, Ermeni Terörünün Kaynakları.

2. Ali Ali Fuat Türkgeldi, Görüp İşittiklerim.

3. Ali Fethi Okyar, (Hz. Cemal Kutay), Üç Devirde Bir Adam.

4. Altan Deliorman, Türklere Karşı Ermeni Komitecileri.

5. Bilâl N. Şimşir, Malta Sürgünleri.

6. Müşerref GÜRENCİ ile özel sohbet.