1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Bir büyük Türk milliyetçisi

Altan Deliorman
Bir büyük Türk milliyetçisi

AZİZ Hocam İbrahim Kafesoğlu’nu, her şeyden önce müstesna bir vatanperver olarak tanıdım. Türk milletinin yüceliğine tam bir samimiyetle iman etmişti. Bu inancında asla hissî değildi. Uzun ilmî araştırmaların sonunda vardığı kanaat, “Bütün Türklük”ü, tarin boyunca olduğu gibi, gelecekte de şan ve şeref dolu çağların beklediği noktasında düğümleniyordu.

Kafesoğlu, Türk milliyetçiliği ülküsünün, şüphesiz en büyük birkaç şahsiyeti arasında yer alacaktır. Metodunu Ziya Gökalp, romantizmini ise Atsız vasıtasıyla benimsediği Türkçülüğü ilmî temellere dayandırmak hususundaki bitip tükenmez gayreti, onun hâtırasını ebedî bir şeref hâlesi ile süsleyecektir.

Türk milletinin bu seçkin evlâdı, milliyetçiliği, avaz avaz haykırılacak bir sloganlar manzumesi olarak telâkki etmemiştir. Kat’iyyen!.. Onun nazarında milliyetçilik, her alanda sessiz fakat ciddî, gösterişsiz fakat istikrarlı çalışarak Türklüğün yükselip ilerlemesini sağlamaktı. Türk milliyetçiliğinin ilmî esaslara ve metodlara dayanmak suretiyle sistemleştirilip yaygınlaştırılması, hayatının başlıca gayelerinden biri olmuştu.

Kafesoğlu, hiç şüphe yok ki, büyük bir âlimdi. Türk tarihi sahası, onun şahsında kudretli bir mütehassısa kavuşmuştu. Akademik hayatının ilk döneminde siyasî tarih araştırmalarına yönelmiş ve ilmî bakımdan bugün dahi aşılamamış monografiler hazırlamıştı. Sonraları kültür tarihi ü zerinde uzun yıllar çalıştı ve son derece orijinal eserler verdi. Bu eserleri, geleceğin araştırmacıları için eşsiz bir hazine kıymetindedir.

Kafesoğlu’nun ilmî şüpheciliği, sarsılmaz iradesi ve cehdi, hayret verici seviyedeydi. Onunla birlikte hazırladığımız kitapların çalışmaları sırasında bu vasfını yakından ve gıpta duyarak müşahede etmişimdir. Beş lisan bilirken, İngilizcesini ilerletmek için yaşlı sayılacak çağında İngiltere’ye giderek yakınlarından, ailesinden, muhitinden altı ay uzak kalmaya seve seve katlanması, ondaki ilim ve meslek aşkına delildir.

Kafesoğlu, sadece bir tarih âlimi olmakla kalmamış, aynı zamanda mümtaz bir fikir adamı seviyesine yükselmişti.(*) Türkçeyi çok iyi bilirdi. Ona sanki sevdalıydı. Üzerine titrediği anadilinin merhametsizce hırpalanması ve güdükleştirilmesi faaliyetlerine bunun için şiddetle karşı koymuştur. Cümlelerinden bir kelime çıkarmak âdeta imkânsız gibidir. Türkçeyi kudretle kullanabilmesi ve geniş kültür hamulesi, onun değerli bir edib olmasını da sağlamıştı. Bu özellikleri dolayısıyla, vardığı ilmî neticeleri, görüşlerini, fikirlerini üstadâne bir tarzda ifade edebilmiştir.

İbrahim Kafesoğlu, tam mânâsıyla kâmil bir insandı. Fevkalâde nazik, hatırnaz, mütevazı ve müşfikti. Çevresindekilerin ruh ve karakter yapısını, derin sezgisi ile gayet isabetli tahlil ve teşhis eder, fakat kanaatini hemen daima kendisine saklardı. Mizah yönünün ne kadar kuvvetli olduğunu, ancak yakınındaki birkaç dostu bilirdi. Herkesi dinler, kendi fikrini en sonra söylerdi. İnandığını, sonuna kadar müdafaa eder, bulunduğu topluluğa da kabul ettirirdi. Yumuşak, sakin bir konuşma üslûbu vardı. Hırçınlaştığını nadiren görmüşümdür. Tedbirli ve uzak görüşlüydü. Son derece merhametli, vefakâr ve hassastı (Aynı kürsüde bulunmalarına rağmen, aralarında sert ilmî münakaşalar geçmiş olan Zeki Velidî merhumun cenazesi başında konuşurken gözyaşlarını tutamamış, hıçkırıklara boğulmuştu). Dertleri içine atar, sıkıntılarını kolay kolay açığa vurmazdı. Onun dünyasında, maddî meselelerin ve şahsî menfaatlerin hemen hiç yeri yoktu. Onlara daima yabancı kalmıştır. Bu, zannederim, mefkûreci şahsiyetlerin ortak bir vasfıdır.

Nihayet “hoca” olarak Kafesoğlu... İlmi derecesinde kuvvetli bir öğreticiydi. Ders verirken çok kere önündeki metinden ayrılır, tarihî olayları âdeta yaşayarak anlatırdı. Onun heyecanı talebeye sirayet eder, bu sebeple dersleri büyük rağbete mazhar olurdu. Geç kaldığım birkaç defa derse onun arkasından girmiş, fakat kalabalıktan, fakültenin en büyük sınıfında oturacak yer bulamamıştım. Mete, Attila, İstemi Yabgu, Kür-Şad, Çağrı Beğ, Alparslan, Melikşah, Süleyman-Şah gibi şahsiyetleri anlatırken, onlara hayranlığı, sözleriyle birlikte, yüzündeki ifadeden ve hareketlerinden de anlaşılırdı.

Hocam Kafesoğlu’nu dar bir yazı çerçevesi içinde anlatabilmek elbette mümkün değil. Onun rahle-i tedrisinde yetişmek, benim için büyük bir iftihar kaynağıdır. Daha talebesi iken, Türk milliyetçiliği yolunda birlikte yürümek bahtına kavuştum. Son yirmi yılımız, bazen gece-gündüz beraber geçti. Seyahatlere çıktık. Bütün ilmî sorumluğu kendisine ait olan tarih ders kitaplarında, sadece onları kaleme aldığım için, benim nâciz adıma, kendi büyük imzasının yanında yer vermek şerefini bahşetti. Bana baba gibi, ağabey gibi yakınlık gösterdi, yoluma ışık tuttu. Nihayet, hazinelere değişilmez dostluğunu lûtfetti. O içine kapanık Kafesoğlu, beni çok kere sırdaşı bildi. Böyle bir insanın aziz hâtırası önünde saygı duruşu gerekmez mi?

Sevdiklerimizin ebedî kaybı, tabiî olarak, bizleri büyük bir ıztırapla sarsar. Fakat, bazen de “ıztırap” kelimesi, derin acımızı ifadeden âciz kalır, yüreğimiz dağlanmış gibi olur. Onun vefatı üzerine, ben, yüreğimin işte öyle, dağlandığını hissetmişimdir.

Yaşımız ilerledikçe ve telâfisi kabil olmayan bu türlü kayıplara uğradıkça, gönlümüz gitgide çoraklaşıp tenhalaşıyor. Hâtıralara sığınıyor, onlardan medet umuyoruz. Yüreğimizin böyle her dağlanışında, sanırım biz de biraz ölüyoruz.

Hâlâ diri görünsek de, bu hâlete, sessiz ve yavaş bir ölüm demek yanlış mıdır?

(*) Türk milliyetçiliği yolunda yazdığı değerli makaleleri “Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri” adıyla kitap hâlinde yayınlanmıştır (1970)