1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Bezgin Günler ve Karizma Hevesi

Yahyâ Bâlî
“Külliye kültürü”nden vazgeçtiğimiz ândan beri, karakter arayışındayız. Nerede bir farklılık veya sıra dışılık görsek, önünü -sonunu düşünmeden, hayranlık damarımız kabarıveriyor. En son, Amerika Birleşik Devletleri’ne başkan seçilen Barack Obama’nın peşine düştük. Aslını faslını araştırmadan, bire bin katarak, yerli malı ve kahvehâne ağzı destanlar düzmeye başladık.

“Kahramansızlık hastalığı” diye bir tıbbî âraz var mıdır? Bilinmez ama, bizde böylesine köksüzlükler tezâhür edince, insan, bunun ancak “illet” olabileceği zehâbına kapılıyor.

Hâlbuki, Dünyâ târihinin emsâl teşkîl edip ardından kitleleri sürükleyen mühim şahsiyetleri listesinde, en çok isim bulunduracak milletin, “Türk” adını taşıması lâzım değil mi?

İlim, teknoloji sâhalarındaki gayret ehlini bir kenâra koyalım, siyâsî ve sosyal muhtevâlı gelişmelere damga vurmuş şahıslar kategorisinde, ne çok kahramâna sâhibiz.

Obama’nın hayat hikâyesine ağzı açık kulak dayayanlar; hem Mısır, hem de Hind coğrafyalarında aynı adla kurulmuş “Memlûk” devletlerinin mayasından bî-haber görünüyorlar. Kuman-Kıpçak Türklerinin bu hârikulâde serüveni, Kenyalı Obama’ya da muhakkak ilham kaynağı olmuştur.

Özümüzü bilmeden sözümüzü dinletemeyiz. Türk’ün, idhâl kahramâna ihtiyâcı yok. Yeter ki, nefsini kendi mecrâsında dinlendir ip akıtmayı başarsın. Gerisi, çok kolay olacak...

Kâkülünü alnının üstüne indiren, söz sâhibi olup olmadığına bakmaksızın ahkâm kesmeye başlıyor. “Ağzı olanın konuştuğu” bir garîb devir yaşıyoruz.

İngiliz kraliyet âilesiyle gevşemiş bir bağı olan, sosyete çevrelerinin yakından tanıdığı hâtun kişi, Türkiye’deki bâzı rehâbilitasyon (!) merkezlerine girip, kendini saklayarak gizli çekim yapmış. Ardından da, bu film malzemesini Avrupa’da mühim ve tesirli yerlerde fâş edip Türkiye aleyhine propagandaya girişmiş. Resmî ağızlardan, hâdise böyle açıklanıyor. Oysa, mes’elenin sivil trübünden görünüşü hiç de böyle değil.

Bahsedilen rehabilitasyon merkezleri “Mit” üniteleri midir? Buralara girmek, niçin suç kabûl ediliyor? İngiliz hanım, bu ziyâreti alenî ve randevulu gerçekleştirseydi, günler öncesinden hazırlık yapılacak, her şey güllük-gülistanlık olarak gösterilecekti. Demek ki, ortada, İngiliz mârifetiyle tesbit edilmiş kusurlar, hatâlar ve ayıplar var. Öyleyse, niye bir kaşık suda fırtına koparılıyor?

Aslında, bu çarpık vaziyetin fotoğrafını çektiği için, teşekkür etmemiz gereken kişiye, kasıt başta olmak üzere, haksız ithamlar yüklüyoruz. Yâni, biz bu merkezlerde işimizi düzgün yaptık da, İngiliz mi bozdu?

Böyle bir düşünce ve savunma mekanizması, olsa olsa Türkiye’de kurulur. Başka yerde aramayın. Eliniz boşta kalır...

Resim, aslına benzemezse, ne yaparsan yap, hakîkate yaklaşamazsın. Bezgin günlerin temelinde, biraz da bu resim uyuşmazlığı var.

Yavuz Sultan Selîm’e âid olduğu rivâyet edilen meşhûr küpeli resim, suyun ne kadar bulandırıldığını gösteriyor. Bu resme bakarak dillendirilen yalan-dolan ve bühtanlar, en sağlam demiryolu raylarını bile lâçkalaştırır.

Manisa Sancak Beyi iken, babasını ziyâret etmek için İstanbul’a gelen Şehzâde Süleyman’ı, şimdiki Sepetçiler Kasrı’nın bulunduğu mevkîde karşılayan Sultan Selîm-i Evvel’in; tek oğul ve velîahd olmanın verdiği hafif şımarıklık içinde bir hayli takıp takıştıran mahdûmuna:

“– Bu ne hâl Süleyman? Anana takacak bir şey bırakmamışsın!..” diye sitem ettiği söylenir.

Süsden, gösterişden, âlâyişden ne denli uzak olduğunu müteaddid vesilelerle gösteren bir hükümdâra, bu küpeli resim nasıl yakıştırılmıştır? Daha düne kadar, Şâh İsmâil’in tahtı diye tanıtılan, Topkapı Sarayı’ndaki mârûf koltuğun, Nâdir Şâh’ın Sultan I. Mahmud Hân’a hediyesi olduğu anlaşılmadı mı? Yavuz’a yamanmaya çalışılan küpe hikâyesi de, böyle bir “kan değerleri eğrisi”nden ibârettir.

Târihimizin, resim karşısındaki duruşu, Seyyid Lokman, Levnî ve Matrakçı Nasuh misilli hazâkat ve sadâkat ehline muhtaç...

Şamar oğlanına döndürülüşümüz yetmiyormuş gibi, bir de burnumuza halka geçirip iple yedmeye kalkışıyorlar. Hangisine yanacak ve hayıflanacaksın?

Şahsiyet fıkdânı zirveye çıkınca, ortalık zaaf çalısından geçilmiyor. Bırak yürümeyi, yerinde sayarken bile ayaklar delik-deşik oluyor. “Akılsız başın cezâsını ayaklar çeker” diyen ecdâdın kabir azâbı da burada başlıyor.

Türk kültür yekûnunun her satır başında el sallayan Kutadgu Bilig, bilge müellifinin kaleminden, töre taşlarını dört köşe yapıp yan yana diziyor ve: “İyilik, faydalılık, adâlet, kişilik” sütûnlarını, semâmıza yükselen direkler makâmında görüyor.

Yahyâ Kemâl’in, Oğuz Kağan’dan mülhem “Kendi Gök Kubbemiz” tesbîti, Yûsuf Has Hâcib’in töre dörtlemesi ile daha bir mânâ derinliği kazanıyor.

Neylersin ki, zamâne idârecilerinin kolaya sapma huyları ve “karizmatik” görünme hevesleri, bu kültür deryâsından bî-haber bir hayat tarzı pazarladı. Gayrıya gıpta edişimizde, daha dün sadaka verdiğimiz yerlerde el açışımızda ve -tabiî ki, en yürek yakan hâliyle- milletlerarası câmiâda kaale alınmayışımızda, hep bu “karizma” budalalığı rol oynuyor.

Nîmetin kadrini bilmemek, önce nankörlüğe, sonra da küfre kürek çeker. Türk kültür hamûlesi, hakikî bir nîmetdir. Ona bîgâne olan, ağırın ağrı âkıbete de rızâ göstermeli...