1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

“Belçika Modeli” Neyin Habercisi?

Turgay Tüfekçioğlu
3 Kasım seçimleri sonucunda Türkiye Büyük Millet Meclisinde artık iki parti temsil ediliyor. AKP ve CHP. Ama her ikisi de Türkiye için en hayati konularda aynı görüşleri paylaştıklarını açıkladıklarından aslında bir bakıma 1950 öncesinin tek parti dönemine dönüldü denilebilir. Çünkü: Her ikisi de IMF programlarını tam ve eksiksiz olarak uygulayacaklarını, AB’ne tam üye olma yolunda her türlü çabayı birlikte göstermek istediklerini sabah akşam her fırsatta açıklamaktalar. ABD’nin de bu ikili yeni yapıya karşı olumlu ve destekleyici tutumu başta ABD’nin Türkiye Büyükelçisi tarafından seçimlerin hemen ertesi gününden başlamak üzere açıkça belirtilmekte.

Kayıtsız şartsız batı yanlısı olan bu iki partili yapının iktidar kanadı olan AKP, daha seçimin üzerinden 2 gün geçmişken ve de resmî seçim sonuçları dahi alınmamışken Kıbrıs gibi Türkiye için en önemli millî bir konuda “BELÇİKA modelini” benimsediğini açıkladı. Böylece henüz yemin dahi etmemiş kendi parti meclisini böylesi önemli bir konuda işin başında iken bağlamış oldu.

“BELÇİKA modeli” nedir? Acaba Yunanistan’ın yıllardır sürdürdüğü ENOSİS hedefini gerçekleştirecek bir model midir?

Belçika, Avrupa’nın ortasında 10.263.457 nüfuslu, başşehri aynı zamanda AB’nin başşehri de olan BRÜKSEL’dir. Belçika’da kraliyet var ve halkın 5.952.552’si Fleman, 3.346.457’si Walloon, 71.036 kişi de Almanca konuşmakta. İçerde federe bir idare var ama AB’ne karşı tek bir hükûmet yapısıyla temsil ediliyor. Yani AB’nin karşısında bir tane Belçika var. Kıbrıs’ta Belçika modelini benimsemek demek Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni yok farzetmektir. Yunanlılar ve Batılılar gibi adadaki Türkleri ancak bir azınlık olarak görmek demektir. 2004’de Güney Kıbrıs’ın tüm Kıbrıs adına AB tam üyeliğine şimdiden razı olmaktır. Bu ise ENOSİS demektir. Çünkü:

AB’ye tam üye olacak Kıbrıs’ta, Güney Kıbrıslı Rumlar halen eski tapularını ellerinde tuttukları başta LEFKOŞE, GİRNE, GÜZELYURT ‘taki mallarına kavuşacaklar, bu da yakında tüm adaya sahip olacaklardır demektir. Çünkü: 1974-2002 arasındaki 28 yılda Kuzey Kıbrıslı Türkler ekonomik sıkıntı sonucu, Güneydeki bir kısım tapulu mallarını ellerinden çıkarmışlar yani Rumlara satmışlardır. Bu durumu yaratan en büyük sebep de başta AB ülkelerinin 1974’ten beri Kuzey Kıbrıs’a uyguladığı ekonomik ambargodur, Güney Kıbrıs’a ise AB ülkelerinin yapmış olduğu ekonomik yardımlardır. Kuzeyin 28 yıldır yasaklı bölge hâlinde tutulması, Kuzey Kıbrıs Türkünü ekonomik olarak yıkmış ve göçe zorlamıştır. Batı ülkelerinin öncülüğünde inatla uygulanan bu ambargoda Kuzey Kıbrıs’ta 1974’ten sonra hiçbir ekonomik yatırım yapmayan Anavatan Türkiye’nin holding sahibi zenginlerinin de büyük katkılarını belirtmeden geçemeyeceğim.

Kıbrıs’ta “Belçika Modelini” teklif eden AKP’nin Genel Başkanı Tayyip ERDOĞAN’a Yunan tarafının ilgisi öylesine hızlı ve sıcak oldu ki yakında Yunan hükûmeti kendisine Kıbrıs barış ödülü bile verebilir! İlk yurtdışı gezisini seçimlerden bir hafta öncesinden plânlayıp, kararlaştırıp Yunanistan’a yapma arzusu yanında “Belçika modelini” iktidara gelince uygulayacağım mektuplarını Yunan Başbakanı Simitis’e yollayan Tayyip ERDOĞAN’a da bu barış ödülü yakışır doğrusu.

AKP Genel Başkanı Tayyip ERDOĞAN “Belçika modeli”ni önerme konusunda gaf yaptı sananlar varsa çok yanılıyorlar. Çünkü AKP seçim beyannamesinin 83. Sayfasında “Belçika’da olduğu gibi egemen iki toplumdan oluşan bir devlet yönetiminin kurulması her iki kesimin de lehinedir” denilerek Kıbrıs’ta iki toplumdan iki bağımsız devlete gelindiğinin yalnız Tayyip Erdoğan tarafından değil diğer parti yetkili kurullarınca da bilinmediğinin yazılı belgesidir. “Belçika modeli” esinlenmek istenilen veya yanlışlıkla ağızdan kaçmış bir söz değildir. Aksine önceden belirlenmiş parti politikasının Kıbrıs ayağının çok iyi zamanlanarak kamuoyuna açıklamasının sonucudur.

Tayyip ERDOĞAN tarafından “Belçika modeli”nin dillendirilişinin haftasına BM Genel Sekreteri Kofi ANNAN’ın açıkladığı yeni Kıbrıs plânı ile örtüşmesi ve verilen sürenin de 13 Aralık Helsinki’deki AB zirvesinden bir gün önce bitmesi ne kadar büyük tesadüf değil mi? Zaten bu plân BM den çok AMERİKA ve AB’nin Yunanistan’la ortaklaşa hazırladığı plândır. Plânın zamanlaması bile komplo kokuyor. Çünkü Türkiye’de yeni hükûmet kurulmamış iken Cumhurbaşkanı Denktaş hasta adaya bile dönemiyorken, Türk Milleti de AB’ne tam üyelik adaylığı için aday adayı tarihi verilme beklentisi yokuşunda iken! Tam da, böylesi bir ortamda BM plânı ileri sürülüyor ve acele cevap isteniyor. İçeriği incelendiğinde kolayca görüleceği gibi BM planı kabul edilirse Kuzey Kıbrıs Türkü en geç 20 yılda Kıbrıs Rum yapısı içinde eritilecek.

Çünkü bu plâna göre Türk askeri adadan çekilecek, verimli topraklar Rumlara bırakılacak, Türkler Beşparmak dağlarına sürülecek. Dipkarpasta Rum Kantonu kurulacak, 20 yıl içinde alıştıra alıştıra 80-85 bin Rum göçmen kuzeye yerleşecek, yeni Rum kantonları oluşturulacak, Zafer Bayramı kutlanmayacak, 1974 harekâtını anımsatacak olumlu-olumsuz tüm anıt ve heykeller sökülecek, yani Türk şehitliklerini kendi elimizle yıkacağız, 80 bine yakın Kıbrıs Türkünün 70’e yakın köyü Rumlara verilecek Türkler kendi topraklarını bırakıp göçmen olacaklar, kurulacak devletin ortak kullanım dili ingilizce olacak. Kuzey Kıbrıs’taki tüm yer altı su kaynakları Rum bölgesine bırakılacak. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden parça devlete daha doğrusu param parça devlete geçilecek, ....cek cek cek... Bu Enosis plânının üzerini gizlemek için de AB’nin 12 Hıristiyan yıldızlı mavi bayrağı ile örtülmüştür. Örtü kalktığında ortaya çıkan ENOSİSTİR, yani Kıbrıs’ı Rum idaresinde, Yunanistan’a bağlamanın AB’likli versiyonudur. Bu plân kendini Türk kabul eden hiç kimse tarafından asla kabul edilemez. Bu konuda Yunan Başbakanı Simitis de zaten ölçüyü “ATİLLA” olup olmamak şeklinde ortaya koymuştur “ALEKO” gibi olmak ve hareket etmek istiyenler varsa akıllarını başlarına alsınlar.

“Belçika modeli”nden kalkıp yıldırım hızıyla geldiğimiz bu olayların arka plânı nedir acaba? Sanırım birkaç yıl geriye gidip Tayyip ERDOĞAN’ın dış temaslarını kısaca hatırlarsak bu günlere gelmede batı dünyası tarafından ince ince örülen kozayı daha iyi görebiliriz:

Tayyip ERDOĞAN daha RP Beyoğlu ilçe başkanı iken, aslen bir Yahudi olan dönemin ABD Büyükelçisi Morton Abromowitz ile Kasımpaşa’da buluşmasını Ruşen ÇAKIR sağlamış ve 15 Ekim 1996’da ERDOĞAN’ı makamında ziyaret eden Abromowitz “siz Türkiye’nin geleceği için çok önemlisiniz” diyerek, olumlu ve sıcak desteğini vermiştir. (Patlak Ampul-Ergün Poyraz-s.124)

27 Eylül 1998’de hapis cezası onanan Tayyip ERDOĞAN’ı makamında bir gün sonra 28 Eylül 1998’de ziyaret eden ABD’nin İstanbul Başkonsolosu Caroline Huggins Washington’un talimatıyla destek ziyareti yapmıştı. (Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma-Metin Aydoğan-s 56)

16 Temmuz 2000’de JİNSA (YAHUDİ MİLLÎ GÜVENLİK İLİŞKİLERİ ENSTİTÜSÜ) ve Amerikan Jewish Commitee (Amerikan Yahudi Komitesi)’ni ziyaret eden Tayyip ERDOĞAN’ın burada yaptığı konuşmaların içeriği halen bilinmemektedir.

17 Temmuz 2001 Anti Defamation League (ADL) başkanı Abraham Foxman ile İstanbul’da görüşmüş. (Sabahattin Önkibar-18.07.2001-Star Gazetesi)

8 Ağustos 2001 Tayyip ERDOĞAN’ın İstanbul bürosunda İngiltere’nin İstanbul başkonsolosu Roger SHORT’un ziyareti sonrası ERDOĞAN’ın henüz kurmadığı parti hakkında “Böyle bir parti kurulması bizi mutlu eder” dediği unutulmamalıdır. (Patlak Ampul-Ergün Poyraz-s.127)

Şubat 2002’de Davros Zirvesinde (New York’ta yapılan) Tayyip ERDOĞAN konuşma yapmış, çeşitli temaslarda bulunmuştu! Ağustos 2001’de kurulan AKP’nin 6 aylık genel başkanıyken, daha önce Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı gibi hiçbir siyasî geçmişi olmayan, bilimsel kariyeri de bulunmayan Tayyip ERDOĞAN’ın geleceğin başbakanı olarak! görülme arzusunun belgesi olan bu “Dünya Ekonomik Forumu” katılımı bu günlerin habercisiydi herhalde.

İçeriğini şu anda bilemediğimiz bu gibi daha birçok dış temasların yazılı sonucunu ise Ankara’da hemen seçim sonrasında AB’nin Ankara’daki büyükelçileriyle yenilen yemekte büyükelçilere Tayyip ERDOĞAN tarafından verilen 7 maddelik mektupta açıkça görüyoruz. Verilen sözler:

1- Anayasayı tek başımıza değiştirmeyeceğiz. Bu konuda, parlâmento içi ve dışı muhalefet ile, sivil toplum kuruluşlarının görüşlerine önem vereceğiz.

2- Meclisten çıkaracağımız her yasa Anayasaya uyumlu olacak.

3- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye ile ilgili kararlarını vakit geçirmeden uygulayacağız.

4- Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde de bir “Avrupa Birliği Komisyonu” oluşturacağız.

5- İşkenceyi önlemek için, yapılanları cezasız bırakmayacağız.

6- Cemaat vakıfları konusunda AB standartlarında yeni kanun çıkaracağız. Azınlıkların dinî hakları konusunda atacağımız diğer adımlarda “mütekabiliyet” geçerli olacak.

7- Ana dilde eğitim kanunlarını en kısa zamanda uygulamaya koyacağız.

Bu yazılı söz verme Batıya olan aşağılık duygularıyla AB’ne karşı istenilen her tavizin verileceğinin açık göstergesidir. Zaten yemekte Tayyip ERDOĞAN tarafından 13 Aralıkta Kopenhag’ta Türkiye’ye gün dahi vermeseniz biz gene sizin her dediğinizi yapacağız sözü bunu açıkça göstermektedir. Muhafazakâr Parti dediğin de zaten böyle olur. AK Partiye destek verdiğini çok iyi bildiğimiz bazı muhafazakâr, milliyetçi kesimin dikkatlerine ibretle yukarıdaki 7 maddelik yazılı belgeyi sunuyorum!

AKP’de Tayyip ERDOGAN bu gibi dış temaslarda yalnız değil. Son Roma gezisine katılan ve yeni hükûmetin dışişleri bakanı olan AKP Genel Başkan Yardımcısı Yaşar Yakış da cezaevinde bulunan eski DEP’lilerle ilgili olarak AB’nin beklentileri konusunda, “Eğer afları istenirse değerlendireceğiz. Yasa değişikliği gerekli ve o da Meclis’in işi diyeceğiz, bunun için yeni Meclis’in tavrına bakmak lâzım. Bu Türkiye’de hassas bir konu. Bu konuda kendimizi bağlayabileceğimizi zannetmiyorum. Kamuoyunun da tepkisini görmek lâzım” demiştir. (14 Kasım 2002-Cumhuriyet gazetesi-Bülent Sarıoğlu)

Türkiye gemisinin dümeni zaten IMF ve AB kayalıklarına dönüktü. 3 Kasımdaki seçimlerin getirdiği yeni meclis yapısını oluşturanlar aynı rotayı yani IMF ve AB’ye dönük Türkiye gemisinin hedefini aynen muhafaza edeceklerini ısrarla söylüyorlar. Türk Milleti açısından kaptan değişti ama, hedef aynıdır, gidişat kayalıklara doğrudur.

AB’nin Ankara’daki büyükelçilerine, Danimarka büyükelçiliğindeki akşam yemeğinde bu sözler yazılı olarak verilirken AB’nin anayasasını hazırlamakla görevli eski Fransa Cumhurbaşkanı Valery Giscard d’Estaing 8 Kasım 2002’de bakın neler söylüyor:

- Türkiye’nin üyeliği AB’nin sonu olur.

- Sadece Avrupa’nın günlük yaşamına ait olan, AB’nin iç mevzuatı düzeyindeki tartışmaları, ayrı kültürden gelen, farklı yaklaşımları benimseyen ve bambaşka bir hayat görüşünde olan ülkelerle yapamayız. Avrupa’nın dışına taşınmak çok büyük bir problemdir. Bu da AB’nin sonu anlamına gelir.

- AB üyelerinin çoğu, Türkiye’nin üyeliğine karşı çıktığı halde söylemiyorlar. Türkiye, nüfusu nedeniyle ileride AB’nin en büyük ve üyeleri Avrupa Parlâmentosu’nda en fazla temsil edilen ülke olacak. Türkiye ile müzakerelere başladığımız gün, Fas da üyelik için başvuruda bulunacak. Zaten Fas Kralı uzun süredir talebini iletiyor. Böylece, Avrupa kıtasından çıkmış olacağız. O zaman da Avrupa ve Orta Doğu’da bölgesel bir organizasyondan bahsetmeye başlayacağız.

- Türkiye, Avrupa’ya çok yakın, çok önemli, gelişmiş aydın kesime sahip bir ülke. Ancak Avrupa ülkesi olmayan bu ülkenin başkenti de Avrupa’da değil. Üstelik, ülkenin halkının % 95’i Avrupa kıtasının dışında yaşıyor.

- Helsinki Zirvesinde Türkiye’ye adaylık statüsü verilmiş olması, AB’nin elinin kolunun bağlandığı anlamına gelmez. AB, Aralık ayında yapılacak Kopenhag Zirvesi sırasında da, Türkiye ile ilişkilerini yeni bir aşamaya taşıma zorunluluğu içerisinde bulunmuyor.

- AB içerisinde, Türkiye’nin üyeliğini destekleyenler, AB entegrasyon sürecine karşı olanlardır.

- Türkiye’ye üyelik yerine, Ukrayna ile olduğu gibi, işbirliği ve ortaklık anlaşması yapılsın. AB Konvansiyonunda, 25 artı 2 üyeli bir Avrupa kuruyoruz.

Tekrar belirtelim ki, bu sözleri söyleyen “Valery Giscard d’Estaing” Eski Fransa Cumhurbaşkanı olmasının yanında, bugünkü Avrupa Birliği’nin en kıdemli kişisi olarak anayasasını hazırlamakla görevli konvansiyonun da başkanıdır.

Bu görüşler AB içindeki büyük çoğunluğun görüşleridir, işte size son günlerde verilen diğer bazı beyanat örnekleri:

- Alain Lamakkoure (Eski AP Türkiye raportörü): AB çok âcil olarak sınırlarını ve ne kadar üye alacağını belirlemelidir. Coğrafî olarak Moskova, Ankara Avrupalı değildir. Sırada Türkiye’den sonra Ukrayna, Rusya hattâ Ortadoğu ülkeleri var.

- Angela Merkel Alman Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) Genel Başkanı: Türkiye hukukî, siyasî ve ekonomik açıdan AB’ye girecek durumda değil.

- Günter Verheugen (AB Genişlemeden sorumlu Komiseri): Türkiye’ye kesinlikle tarih verilmiyecektir.

- Jacques Santer (Eski AB Komisyonu Başkanı-Lüksemburg): 1995’de Gümrük Birliği’ni yaptığımız zaman bir işbirliği oluşturduk. Bence bu çok daha iyi bir model. Türkiye kimliği açısından AB normlarına uymuyor. Türkiye jeostratejik bir rol oynayabilir. ABD gibi AB ile de özel bir işbirliği formülü geliştirmesi daha iyi olur.

Altın söz işte bu: Türkiye ile AB arasında “özel bir işbirliği formülü” olacak deniliyor, Türkiye’nin AB macerasının son durağı ve hedefi budur.

Avrupalının kendi açısından millî menfaatleri bunu gerektiriyor böyle yapıyorlar ama; içimizdeki AB Muhipleri sizler artık aklınızı başınıza toplayın. Bu millet 40 yıldır bu şekilde AB kapısında ne olur beni içeri alın diye tutulup aşağılanmaya daha fazla maruz bırakılamaz. Türk Milletinin millî gururunu böylesine rencide etmeye devam edemeyeceğinizi artık anlamanız lâzım.

AKP’nin daha resmî seçim sonuçları alınmadan aceleyle ve acemice “Belçika Modeli” ile başlayan Kıbrıs söylemleri ve ardından AB elçilerine 7 maddelik yazılı söz verme ile devam eden siyaseti millî değil beynelmilelci bir siyasettir, İşin en başında bizden söylemesi. Çünkü; Unutmayalım ki, bir iş nasıl başlarsa öyle biter.

Millî siyasetle ne AB’ne de IMF’ye kayıtsız şartsız uyum bağdaşmaz, bu gerçekleri milletçe de yaşayarak görmekteyiz. Şimdi de güncel bir konuda IMF-Türkiye ilişkilerine bir örnek verelim:

12.11.2002 Star gazetesinde Taşkın Şenol Bey çok önemli millî bir konuyu dikkatlere sundu. Özeti şu: Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) Azerbaycan’da yaptığı petrol ve doğalgaz yatırımları şimdiye kadar 563 Milyon $’dır. Bu yıl da Şahdenizi, Azeri-Çıralı-Güneşli, Kürdaşi, Alov projelerindeki hisselerine karşılık TPAO’nun 200 Milyon $ daha yatırım yapması gerekiyor. TPAO bu parayı bulamıyor (hissesine düşen yatırımı yapamıyor). Çünkü IMF müsaade etmiyor. Türk Devletinin Merkez Bankası kendi devletinin malı olan TPAO’na hazine garantisini İMF emriyle vermiyor. Hazine garantisi olmadan da TPAO gerekli krediyi bulamıyor. Bu fırsatı değerlendirmek isteyen batılı ortaklarımızdan BP de Azerbaycan’daki dört bölgede bugünkü değeri milyarlarca dolar olan petrol ve doğalgaz hisselerimizi almak için sadece 400 Milyon $ teklif ediyor. Hadi gelin şimdi IMF politikalarını benimsiyoruz deyin, İMF ile uyum içindeyiz deyin

Sonra da İMF’nin talimatıyla özelleştirme adı altında 2005 yılında bir de TPAO’yu da özelleştirin (yabancılara satın), bütün bunları yaptıktan sonra da millîyim deyin de görelim sizi.

“Belçika modeli” söylemiyle başlayan yeni AKP döneminin nelere gebe olduğu, gelecekte nelerin habercisi oldugu ilk on günde birbiri ardına gelen olaylarla kendini göstermekte. Millî aydınlarımızın gerekli değerlendirmeyi gecikmeden yapacakları umudundayım. İMF ve AB kıskacındaki Türkiye’yi kurtaracak sadece sadece millî aydınıdır. Millî aydınlarımız da ATATÜRK’ün 28 Aralık 1920 de söylediği:

“BİR MİLLET VARLIĞINI VE HAKLARINI KORUMAK YOLUNDA BÜTÜN GÜCÜ, BÜTÜN GÖRÜNÜR GÖRÜNMEZ GÜÇLERİYLE AYAKLANARAK KARARA VARMIŞ OLMAZSA; BİR MİLLET YALNIZ KENDİ GÜCÜNE DAYANARAK VARLIĞINI VE BAĞIMSIZLIĞINI SAĞLAYAMAZSA, ŞUNUN, BUNUN OYUNCAĞI OLMAKTAN KURTULAMAZ.” (Millî Kurtuluş Tarihi-Doğan Avcıoğlu 1974, 3.cilt, s 1618) Tesbitinin bugünlere uzanan uyarıları olduğunu bilir.