1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Bayrak için nerede olunmalı

Orhan Tat
MHP Genel Başkanı Sn. Devlet Bahçeli Mersin’de infiale sebep olan Türk bayrağının yere atılması ve yırtma girişimine 8 gün sessiz kaldıktan sonra kamuoyuna beyanatta bulunup “ülkücüleri sokakta istemiyorum” dedi.

Doğrudur. Devletin yapması gereken işleri yapmak ülkücülerin işi değildir. Milletin huzurunu bozacak davranışlarda bulunmak da ülkücülere yakışır değildir. Ülkenin toprak bütünlüğünü sağlamaya çalışmak, güvenlik ve dirlik görevi de ülkücülerin değildir. Yeniden ülkenin ve milletin düzenini bozmak için sokaklara dökülen çapulcuların yaptıklarını yapmak da uygun değildir. Bunların hepsi doğru. Doğru da ülkücüler bu işin neresindedir, neresinde olmalıdır?

Her şeyden önce şu iyi bilinmelidir ki; ülkücüler her zaman ve her şartta milletinin refahı ve devletinin bekasından yanadır. Türk ve Türklükten yana olmak görevidir, bu görev için nerede, ne yapılması gerekiyorsa orada onu yapar. Anayasal demokratik cumhuriyet düzeninin yılmaz savunucu olan ülkücüler, demokrasinin yasalarla belirlediği haklardan faydalanmayı yine kendine has ülkücü terbiye ve üslûbu içerinde bilir. Bu pencereden bakıldığında ülkücülerin mutlak ve âcilen sokakta olması çok önemlidir. Burada asıl olan ülkücü terbiye ve geleneklerle, saygınlık çerçevesinde olmaktır. Yani sokaktan çekilmek değil önemli olan, ülkücülerin ne şekilde sokakta olacağıdır. Siz hiç, sokaktaki ülkücünün esnafa zarar ve rdiğini, bankaların ve resmî dairelerin camlarını kırdığını, yollardaki levhaları yada kamu düzeni için gerekli malzemeleri tahrip ettiğini, arabalara ve millî servete zarar verdiğini gördünüz mü? Ülkücü terbiyede ve gelenekte böylesi olayda, örnekte mevcut değildir. O zaman ne olmalıdır? Memleketimin sokakları, hapis kaçkınlarının, bölücülerin, vatanın ve milletin parçalanmasını isteyenlerin cirit attığı bir manzaradan kurtarılıp, şanlı al bayraklarımızla, gür Türkmen sesleriyle, dalga dalga cesaret ve sahiplik duygularıyla doldurulmalıdır. Hiç kimse korkmasın, ülkücü vatanına, bayrağına, milletine, namusuna, imanına ve şerefine kast edenden başka kimseye zerrece zarar vermez. Bu kötü emelleri uygulamaya çalışanlara ise gür ayak sesleri bile yeter.

Sadece ülkücüler değil, bütün vatanını sevenler, milletini sevenler, bayrak gibi, iman gibi millî ve manevî değerlere sahip çıkmak isteyenler, susmamalıdır, saklanmamalıdır, kayıtsız ve tepkisiz kalmamalıdır. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi en kötü şartlarda bile yılmadan, usanmadan Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşatılması için kendimize görev çıkartmalıyız. Milletini sevmenin, vatanına ve bayrağına sahip çıkmanın siyasî partisi olmaz, siyasî milliyetçilik de olmaz. Anayasanın ilgili maddesinde tanımlı her Türk vatandaşı milletini koruyup kollama, devletine sahip çıkma ve değerlerini yaşatma görevi ile yüklenilmiştir.

İşte tam burada, kimin nerede olacağına değil, kimin ne yaptığına bakmak lâzım. Türk halkı, Mersin, Trabzon ve Sakarya’da bir infiali değil, bir başkaldırıyı değil, bir katliam girişimini değil, sadece ve sadece sahiplenme refleksini göstermiştir. Bu refleksin tek sebebi ve iki sonucu vardır.

Sebep nedir? Sebep, AB sevdasıyla bölücülüğün alenî yapılıyor olması, dış politikalarımızın bertaraf edilerek dünya kamuoyunda etkinliğimizin yok edilmeye çalışılması, Kıbrıs Türkünün ve Kerkük-Musul Türkünün sahipsiz bırakılması, şanlı tarihi olan askerimizin başına çuval geçirilmesi, bağımsızlığımızın ve egemenliğimizin tartışılır hâle gelmesi, ekonomik değerlerimizin millet adına ve millet yararına kullanılması yerine, yabancılara peşkeş çekilmesi, misyonerlik çalışmaları ile temel din eğitiminden yıllardır uzak tutulan çocuklarımızın kandırılması, yozlaştırılması ve ahlâksızlaştırılması, açlık, sefalet ve sahipsizliğin yaşanması, topyekûn izah ile, devlet eliyle yapılması gereken bütün faaliyetlerin lâyıkıyla yapılmıyor olmasıdır. Kısaca, milletin bayrağına, devletine, toprağına ve değerlerine kendinin sahip çıkma hareketidir.

Bu refleksin doğurduğu iki sonuç ise; birincisi, devleti ve milleti yönetenlere, ikincisi bu milleti uzaktan yöneteceklerini ve böleceklerini sananlaradır.

Türk milleti, Mersin, Trabzon ve Sakarya’dan kendini yönetenlere mesaj vermiştir. Ben bayrağım ile oynatmam, ben milletimi aşağılatmam, ben vatanımı böldürtmem, ben millî ve manevî değerlerimi yok ettirtmem demiştir. Bunu yapması gereken sizsiniz, ama yapamaz yada yapmazsanız ve gerekirse ben kendim bu görevimi yerine getirebilirim demiştir. Bu sonuç, bu tebliğ okuyabilen için çok önemlidir.

Türk milleti, Mersin, Trabzon ve Sakarya’dan dünyaya haykırmış, eyyy demokrasi adına işgaller ve sömürgeler yaratanlar, ey gelişmenin adını bölünme ile sunanlar, ey dinime küfretip kültürümü tanımazdan gelenler, ey tarihimi bilmeyip beni 80 yaşında çocuk sananlar, ey aynı oyunu 200 senedir hep aynı oynayanlar, ey Mustafa Kemal’i bu millete yakıştıramayanlar, ey bağrımda hançer gibi yaşayan, kanımda mikrop gibi dolaşanlar, ey dünya birliği adına dirliğimi ve birliğimi bozanlar, Çanakkale’yi, Maraş’ı, Kocatepe’yi, Sakarya’yı ne çabuk unuttunuz demiştir. Beni kandırarak sizinle birlikte olanları benim sahibim sanma, bağımsızlık bu milletin karakteri, adalet şaşmaz terazisi, imanı delinmez zırhı, şahadet mertebelerinin en üstüdür. Senin zehirin benim yüreğimdeki vatan-millet aşkı ile yanar, kül olur demiştir.

Sebebi ve sonucu gören görür, göremeyene ne denir?

Bu millet hareketinde ülkücülerin yeri bellidir.

Dosta dost, düşmana düşman denmesinin bir anlamı vardır. Herkesin, bu millet ile dost olmasını, aksine düşünenlerin de tarihi öğrenmelerini tavsiye ederim.