1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Batı’nın gerçek yüzü

Ali Seydi Oğuztürk
Avrupa’nın Türkler hakkındaki ezelî ve ebedî mefkûrelerinin ne olduğunu anlayabilmek için önümüzde pek çok tarihî örnek mevcuttur. Dikkat edecek olursak tarihte karşılaştığımız olaylar ve tertiplerle bugün de karşılaşmaktayız.

Avrupa Birliği’nin ve Uluslar arası para fonu aracılığıyla Amerika’nın günümüzde yaptığı borçlandırarak boğmak ve bu şekilde iktisadî ve siyasî alanlarda istedikleri değişiklikleri gerçekleştirerek ve çeşitli azınlıklar üreterek Türk Milleti ve Türk devletini parçalayarak yok etme taktiği dün mahallî eğitim kapsamında azınlık alfabeleriyle eğitim yaptırılmasıyla başlandı. Arnavutça eğitim, Bulgarca eğitim, Arapça eğitim vs. bunların yanında İngilizce eğitim, Fransızca eğitim de işin bir başka boyutunu teşkil ediyordu.

Amerikan okulları Reisi Mr. Floyd H.Black şöyle diyordu: Kolejlerimiz büyük rağbet görmekte ve maalesef kâfi yer olmadığı için bir çok müracaatları reddetmek mecburiyeti hasıl olmaktadır.

“Gayemiz: İngilizce ve Türkçe üzerine umumî terbiye ve tedristir. Aileler çocuklarını koleje vermekle iki hedef gözetirler;

1- Dünya dili olan İngilizce’yi esaslı öğreterek hayata hazırlamak.

2- Şuura müstenit disiplinli ve aynı zamanda liberal bir terbiye sitemine tabi tutmak.1”

Dün bu okullar sayılı idi, ancak bugün İngilizce eğitim yapmak üzere kurulan okulların sayısı her geçen gün artmaktadır. Ne yazık ki, devletimizin okullarından birçoğu Türkçe yerine İngilizce eğitim yapmakta ve Türk Milletinin dili resmî dil olan Türkçe yerine İngilizce ile eğitim yapılması Türkçe’nin Türkiye’de dil olarak kabul edilmek istenmediğinin bir göstergesi değil midir? Hani amaç dil öğretmekti? Dil öğrenmeye kimse karşı değildir. Ancak bu dil öğrenmekten öteye bir milletin dilini yok etmeye yönelmiş ise o zaman iş çığırından çıkmıştır. Türkiye işte bu noktadadır.

En ücra köylerimize kadar giren İngilizce tabelalar, işin yabancı dil öğretme boyutunu çoktan aştığını ispatlamaya yetmekte ve artmaktadır.

“Avrupa’da ittifak manzumeleri kurulup çoğalınca, ülkemizde ihtirasları olan Rusya ile birleşip bizi, gizli ve açık hiçbir şekilde te’min etmeden, Rus hatırı için terk ve ihmal ettiler. Tesalya Savaşı’nda “Haç’ın girdiği yere bir daha hilâl giremez” kanununu koyarak bizi galebemizden yararlandırmadılar. Buna karşılık Balkan Savaşlarının başlarında statükoda değişikliğe izin verilmeyeceğini ilân ettikleri hâlde, biz mağlup olunca, hemen bütün Rumeli’nin düşmanlarımız elinde bölüşülmesine izin verip yardımcı oldular. Balkan hükûmetlerinin İslâm ahalisi aleyhinde işledikleri mezalime göz yummakla kalmayıp Carnegie adındaki haktanır ve insaflı bir hayır sahibi çıkarak kendi masrafıyla bu faciaları araştırınca sonucun yayımlanmaması için nüfuzlarını kullandılar. Savaş esnasında ve sonunda yalnızca basını değil, hükümet adamları bile aleyhimize her türlü kötülük ve hakaretleri reva gördüler.2

Batı insanı uygarlığı ile pek övünür. Sömürü olayından söz eden batılıya ise kolay rastlamazsınız. Oysaki Batı uygarlığı tarihini sömürü sistemlerinin evriminden ayırtmak olanaksız gibidir. Daha yetkin sömürü sistemlerine erişmek dürtüsü, Batı Uygarlığının büyük atılımlar yapmasını sağlayan etkenlerden belki de en önemlisidir.

Sömürü sistemleri yetkinleştikçe sömürüyü gizlemek de güçleşir. Batı toplumunun hâkim sınıfları, sömürü olayını gizlemek ve sömürdükleri Batılı yığınlara bir sus payı sağlamak amacıyla dış sömürü alanlarına yönelmek gereğini duymuşlardır. Batılı halk yığınları, “Hıristiyan Batı Uygarlığını yaymak”, gerekçesiyle sömürgeciliğin erdemlerine inandırılmıştır. Batı Uygarlığı deyimi, çoğu kez, sömürülen çoğunluğun, sömüren azınlığın çıkarları doğrultusunda şartlandırılmasını sağlamak için kullanılmıştır.

Batılı’nın Osmanlı’ya, Türk’e düşmanlığı da, tarihî aşağılık duygusunun yanı sıra, bu tür şartlandırmaların yaratmış olduğu bir düşmanlıktır. Yüzyıllar boyu Müslüman Osmanlı Türklerinin tehdidi altında yaşamış olmanın ezikliğini, bu tehditten çekinmeyecek kadar güçlendikten sonra3 bile içinden atamayan Batı insanı, sömürgeleştirme çabalarına karşı koyan Osmanlı İmparatorluğ’unu, Hıristiyan batı uygarlığının bir numaralı düşmanı olarak görmeğe alıştırılmıştır. Batı toplumuna yön veren güçlerin bir yarı sömürge hâline getirmiş oldukları Osmanlı İmparatorluğu’nu tamamen parçalamak çabasına giriştikleri 1918-1923 döneminde de bu tür şartlandırmaların etkilerini sürdürdükleri görülmektedir. Osmanlı sınırları içinde yaşayan Ermeni ve Rumların “Uygarlık düşmanı”, ”Vahşi” Türklerden kurtarılması ve Türk ırkının tarihten silinmesi amacıyla, Amerikan kamuoyunun büyük bir kesimi tarafından açılmış bulunan yoğun kampanya bu olgunun somut örneklerindendir.4

Paris’te tren garında Türkiye haritası ve Genelkurmay Başkanının resminin ayaklar altına alınması işte Avrupalı’nın kafasındaki “Hıristiyan uygarlığı şartlandırmasının, yani daha geniş bir izahla Şark veya açık ifade ile Türk Meselesinden kaynaklanmaktadır.

Giderek emperyalizme dönüşen Batı sömürgeciliği ile Yakın Doğu ve Asya halkları arasındaki Batı-Doğu çelişkisi özünde ekonomik bir çelişkidir. Batı kapitalizmi sermaye birikimini hızlandırmak, yeni pazarlar elde etmek, ucuz işgücü rezervlerinden yararlanmak ve bu gelişim sonucunda kârlarını arttırarak kendi bünyesindeki sömürülen sınıflara bir sus payı sağlamak amacıyla sömürgeciliğe yönelmiştir.

Sömürgecilik çok yönlü yöntemlerle geliştirilmiştir. Bir yandan en fazla “kâr” ilkesini gözetmek zorunda olan sömürgeci güçler öte yandan sömürgeleştirme olayını bir “uygarlık hizmeti” olarak göstermek istemişlerdir. Bu nedenle sömürgeleştirme çabalarına sessizce boyun eğen halk yığınlarının dinî inançlarına ve bazı geleneklerine saygılı görünmüş, sömürgeleştirmeye karşı koymaya yeltenen halkları ise uygarlık düşmanı ilân ederek kan ve ateşle boğmaktan geri durmamışlardır. Çeşitli yöntemleri bir arada uygulayarak Asya ve Afrika’da önemli adımlar atan batı sömürgeciliği, gerileme dönemindeki Osmanlı İmparatorluğu’nun gücü karşısında ancak sınırlı bir başarı sağlayabilmiş ve Osmanlıları yarı sömürge hâline getirmekten öteye gidememiştir.5

Dünya pazarlarının yeniden paylaşımı amacıyla girişilmiş olan Birinci Dünya Savaşı, sömürgeci güçlere yeni bir fırsat hazırlamıştır. Almanya tarafından sürüklendiği bu savaştan bütün direnme gücünü yitirmiş olarak yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu, her şeyiyle Batı’ya teslim olmaya hazır bir duruma düşmüştü. Büyük savaşta üstün gelen sömürgeci emperyalist güçler, yani İtilaf Devletleri bir yandan savaş sorunlarını çözümlemeye hazırlanırken öte yandan en önemli ganimet olarak ortada duran Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşma hazırlıklarına başlamışlardı.6

“Garp âlimlerinin çoğu Şark’a, bilhassa Türlüğe ait meselelerde asırlarca evvel edindikleri muayyen kanaatlerden bir türlü kurtulamıyorlar. Bize taalluk eden meselelerde bitaraflığı bırakarak, sırf hakikati söyleyen pek az âlim görünüyor. Bu dil meselesinde, tarih meselesinde olduğu gibi.7”

Batı’nın 3 Ekim’de ne karar vereceğini merak edenlere işte tarihî gerçekler. Haç’ın girdiği yere bir daha hilâl giremez” işte haçlının AB anayasası kuralı. AB.AT. Hıristiyanlıktan mülhem olarak Haç’ı simgelediğine ve Türkiye ve Türkler de Müslüman olarak Hilâli temsil ettiğine göre beklenen sonucu görmek için kâhin olmaya gerek yoktur.

DİPNOTLARI

1- 2 Eğitim Hareketleri Yıl 1 Sayı 4 Nisan 1953 Sayı 15 s. 16

2- Ahmet İzzet Paşa Feryadım 2 Cilt 2 Nehir Yayınları ist. 1993 s. 51

3- Osman Ulagay Amerikan Basınında Türk Kurtuluş Savaşı Yelken Matbaası Mart 1974 s. 7

4- Osman Ulagay a.g.e. s. 9

5- Osman Ulagay a.g.e. s. 11

6- Osman Ulagay a.g.e. s. 11-12

7- Hayat Ansiklopedisi. Cumh. Mües. ist. 1932 s. 1109