1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

BALKAN FÂCİÂSI

Husrev Budin
Târih tedrisâtında, zafer sayfa ve sahnelerini anlatmak, anlatana da, dinleyene de sürûr verir. Hâlbuki, târih sâdece zaferlerden ibâret değildir. En az onlar kadar, belki de daha fazla, hezîmet demlerimiz vardır. Bu ikinci gruba giren bâzı tâlihsizlikleri aktarmak, hiç de kolay olmuyor. Balkan Savaşı dediğimiz felâket ötesi fâciâyı, neresinden ifâde etmeye başlasan, insanda mecâl ve tâkat kalmıyor.

Balkan coğrafyasına yerleşmemiz, öyle lâf veyâ mâcerâ olsun diye gerçekleşmemiştir. Orada kazanılan her evlek toprağa, Anadolu’dan saf ve temiz Türk âileleri getirilip yerleştirilmişti. Evlâd-ı Fâtihân, bu şekilde teşekkül etmişti. Aradan geçen çok kısa bir zamân içinde; Üsküp, Selânik, Vidin, Filibe, Yanya, Saray-Bosna, Belgrad, Niş, Estergon, Budin ve daha nice Tuna ve Balkan güzeli; Bursa, Kütahya, Sivas, Erzurum, Trabzon, İzmir, Aydın gibi bizim diyarlar arasına katılmıştı.

Yirminci asrın başlarına kadar, Rûmeli ve Balkanlarda kaybettiğimiz birçok yer olmuştu. Fakat, 1911’de, hâlâ hatırı sayılır bir Avrupa arâzisi elimizde idi. Sırbistan, Karadağ, Yunanistan ve Bulgaristan, İtalya’nın Trablusgarb’a saldırmasını fırsat bilip Osmanlı Devleti’ne harb ilân ettiklerinde, aklı başında hiçbir devlet adamı, içeride ve dışarıda hiçbir otorite, Osmanlı Devleti’nin bu yeni yetme devlet müsveddelerine yenileceğini tahmin etmiyordu.

Bunun en büyük delili, kendilerini büyük Avrupa devletleri olarak gören İngiltere, Fransa ve Rusya’nın, daha savaşın başında, sonuç ne olursa olsun, sınırların değişmeyeceğine dâir yayınladıkları deklarasyondur. Gerçi, netice onların beklediğinin aksini gösterdiğinde, bu deklarasyonun gölgesi bile hatırlanmayacaktır ama, savaşın hangi psikoloji ve beklenti içinde başladığını bildirmesi bakımından, bu husûs çok önemlidir.

O hâlde, biz Balkan Harbi’ni niye kaybettik ve onun meş’ûm neticesini yaşamak mecbûriyetinde kaldık? Tamâmen bizim hamâkatimiz ve îcâd ettiğimiz kabahatlerimiz yüzünden, bu ibret sayfalarını yazdırdık. Ömer Seyfeddin, bu harbin içinde bizzat bulunmuş ve sonunda esir olmuş subaylarımızdandır. Onun, günlük hâlinde tutup, sonradan hikâye formunda kitaba aktardığı notlarında ve Primo Türk Çocuğu adlı uzun hikâyesinde, Balkan Savaşı’nı niçin kaybettiğimize dâir kâfi miktarda cevap bulunmaktadır.

Balkan fâciâsını yaşayan bir milletin, yirmibirinci yüzyılda daha tedbirli olması gerekmez mi? Son yaşananlara ve bizi dışarıdan devamlı kaşıyanlara bakılınca, ibret ve tedbir husûslarında kifâyetsizlik olduğu anlaşılıyor. Böylesine büyük bir bâdireden çıkan insanların, mevcut vatanlarına daha hassas nazarlarla bakması beklenmez mi?