1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Azınlık konumundaki Bizim İnsanlarımız

Oğuz Çetinoğlu
ORKUN dergimizde, “Bizim İnsanlarımız” genel başlığı altında yayınlanan yazı dizisinde; Ahıska Türkleri, Gagauzlar, Uygur ve Moğolistan Türkleri, Irak, Suriye ve Afganistan Türkmenleri, Tatarlar, Kafkas ve Balkan Türkleri, İran ve Karabağ Azerîleri, Batı Trakya, Baltık ve Sibirya Türkleri ele alındı. Bulundukları bölgelerde, hayatta kalma mücadelesi veren Bizim İnsanlarımız, yakın zamanlara kadar “Dış Türkler” olarak anılıyordu. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) dağılınca, onların çok büyük bir bölümünü daha yakından tanıma imkânı bulundu. Aynı soya mensup olmasına rağmen, dünya coğrafyasının böylesine geniş ve farklı bölgelerine yayılan bir başka millet yok. Sayıca çokluk birinciliği de Bizim İnsanlarımız’da. Onların hepsi azınlık konumunda. Bu sebeple miletlerarası görüşme masalarına “Azınlıklar Meselesi”ni getiren ve çözümler bulunmasını sağlayan devlet olma görevi Türkiye’nin olmalı. Türkiye bu görevi yapamıyor. Tabiat, boşluk kabul etmez. Türkiye’nin yapamadığı bu görevi, Avrupa Birliği (AB) ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı (AGİT) gibi kuruluşlar üstleniyor. Oralarda görüşmeler Türkiye’nin aleyhinde seyrediyor. Kararlar aleyhte çıkıyor.

Elli yıl öncesine kadar ülkemizde, Misak-ı Millî Hudutlarımız dışında da Türklerin bulunduğu gerçeğinin konuşulması yasaktı. Bir kısım insanlarımız da “Türkiye dışındaki Türkler, Türklüklerin i unutmuşlardır.” diyorlardı. Günümüzde de aynı düşüncede olanlar var. SSCB’nin dağılmasından sonra gidip görenler ile görenlerin yazılarını okuyup anlattıklarını dinleyenler, gerçeği öğrendiler. Oralarda, Türk Elçiliği ve konsolosluk binalarında dalgalanan Türk Bayrağı’nı görmek için yüzlerce kilometre uzaktan gelen Türk asıllı insanlar yaşıyor. Onlar, bizim insanlarımız. Mezar taşlarında ayyıldızlı kabartma motifler var. Türklük sevgisinin mührü, imkânlar ölçüsünde her eşyaya vurulmuş. O mühür, fikirlerde ve gönüllerde yaşıyor. Anaların-ninelerin yazmalarına, genç kızların çeyiz olarak hazırladıkları örtülere, el emeği-göz nuru ile işleniyor. Türklüğün simgesi, babadan oğula, ecdattan ahfada en değerli miras olarak intikal ediyor.

Biz onları unutsak bile, onlar Türklüklerini unutmadılar. Unutsalar bile gam değil. Çünkü insanoğlu, karanlıkta uyumakla suçlanamaz. Onlar, içimizdeki gafillerin yaptığı gibi aydınlıkta uyumanın ayıbını yaşamadılar.

Kerkük’te, Tebriz’de, Kosova, Üsküp, Gümülcine ve Saray Bosna’da... Kendilerini Osmanlı’nın yetimi olarak görenlerin Türklük şuuru, hâlâ canlı ve taze. Kafkasya’da, Sibirya’da, Orta Asya’da buram buram Türklük kokuyor.

Tarihin bir döneminde, sahibi olduğumuz topraklarda bugün soydaşlarımız “azınlık” olarak yaşıyorlar. Daha doğrusu yaşamaya çalışıyorlar. AB’nin ve AGİT’in azınlıklar ve insan hakları başlıklı gündeminde bizim insanlarımız yer almalı. Baktığımızda, milletlerarası arenalarda “Wilson Prensipleri”, “Toprak Bütünlüğü” ilkesi konuşuluyor. Konu çok global çerçevede ele alınıyor. Toprak bütünlüğünün içeriden bozulmasına, barışçı yollardan geçrekleşme şartıyla göz yumuluyor. Ezilen, sürülen, zulmedilen Müslüman-Türkler görmemezlikten geliniyor.

Siri Lanka’da Tamiller, Irak’ta Kürtler, Hindistan’da Keşmirliler, Kuzey İrlanda’da IRA , İspanya’da BASK... Gerilla savaşı ile merkezî yönetimi yıpratıyorlar. Bölge barışı bozuluyor, dünya barışı tehdit ediliyor. Onlar, isteklerini iç savaş yolu ile elde etmeye çalışıyorlar. Bu isteklerin kabul edilmesi veya isteklere destek verilmesi kabul edilebilir gelişmeler değil.

Bizim insanlarımız, bulundukları bölgelerde, teb’ası oldukları devletin bütünlüğüne zarar verebilecek hiçbir girişimde bulunmuyorlar. Kültürel haklara sahip olup insanca yaşama hakkından başka bir istekleri yok. Bu sebeple çözümü çok kolay bir mesele.

Günümüz Avrupasında 30 küsur devlet ve bu devletlerin içerisinde 200’den fazla etnik grup var. etnik grupların hepsi silâha sarılıp devletlerine karşı bağımsızlık mücadelesine girişseler, Avrupa kıt’asının tamamı, kan selinde boğulur.

Avrupalılar, Türkiye’ye dayattıkları “etnik gruplara muhtariyet” formülünde samîmi değiller. Eğer samimî olsalardı; İspanya’da Katalanlara ve Basklara, Fransa’da Korsikalılar’a, Belçika’da Flamanlar ve “Valonlara, İngiltere’de Galler, İskoçlar ve Kuzey İrlandalılar’a muhtariyet verirlerdi. Vermiyorlar. Veremezler. Vermemeliler. Çünkü hiçbir milletin vatanı tarla değlidir. O coğrafya üzerinde yaşayan bağımsızlık ve muhtariyet yanlısı gruplar arasında paylaştırılamaz. Fakat, o topraklar üzerinde, azınlık olarak yaşayan insanlara da köle muamelesi yapılamaz.

Türk Milleti, Kurtuluş Savaşı’ndan bu yana, esir milletlerin zulümden kurtulması için kültürel destek vermeye çalışmıştır. Kendi soyumuzdan gelen insanların da bu destekten yararlanma hakları vardır. Onlara olan ilgimizin daha büyük ve daha derin olması gerekir. Kaybettiğimiz topraklarda yaşayan bizim insanlarımızla ilgilenmek, Türkler’in millî ülküsüdür. İlginin hayata yansıması, siyasî ve askerî bir müdahaleye dönüşmez. İlgi kültüreldir, milletlerarası arenalarda oy desteğidir. Onlar, kendi kültürleriyle yaşamalı, bağımsızlığına kavuşmuş soydaşları ile imkân ölçüsünde turistik, ticarî ve kültürel ilişkiler içerisinde olabilmelidirler. Hangi coğrafya parçasında, insanca yaşama hakkını elde edememiş soydaşımız varsa, o coğrafyadaki devletlerle iyi ilişkiler kurulmalı. O devletlerin; yönetimleri altındaki bizim insanlarımıza haksızlık etmemeleri, diplomasi yoluyla telkin edilmeli. Telkinlerimizde tesirli olmalı ve sonuç almalıyız.