1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Aydınlanmamış Aydınlatamamış Aydınlarımız!

Serdar Erdoğan
XIX. yüzyılın sonunda, Fransa’da meşhur “Dreyfus Dâvası” ile çağın literatürüne “Entelektüel” kavramı yerleşmiştir. O günden itibaren çok önem kazanan bu kavram, Fransızca kökenli olup, bizdeki karşılığı aydın’dır. Aydın yani Entelektüel, aydınlık, aydınlatıcı, ışık veren anlamları kazanır.

Türkiye’de özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra, gayrimillî düşünen bir düşünce adamı (!) tipi doğdu. Bu düşünce adamı! hür düşünce, insan hakları, kadın hakları, demokratikleşme, hukukun üstünlüğü gibi daha birçok kavramın doğru tanımını nesnelleştirerek, yanlış örneklendirmişlerdir. Fırsat buldukça bu kavramları, millî bünyemizi yıkıcı, tahrip edici tarzda kullanmışlardır.

İnsanın yaradılışında genlerine kopyalanan, hür yaşama iradesi, eşitlik, hak - adalet, istek duygu ve düşüncesi, bu prototip aydın’ın veya entellektüelin elinde evrime uğramıştır. Zaman içinde bizdeki aydın!, âdeta yabancı aydın’ın düşünce felsefesini, doğrudan-yanlışa, yanlıştan-doğruya, iyiden-kötüye, kötüden-iyiye; süzgecinden sormadan, sorgulamadan, olduğu gibi kabullenme felâketine gitmiştir.

Gerçek aydında olması gereken, sosyal hukuka sosyal yaşam kaidelerine yerleşmesi lâzım gelen tüm olumlu kavramlar; ülkesine, insanına yabancılaşmış aydın’ın kimliği sayesinde olumsuzlaşmıştır. Buradaki olumsuzlaşma halk gözönünde kavramlaşmış olan ve toplumun aydın üzerindeki genel düşüncesidir.

Vatanına, toprağına, bayrağına, milletine yabancılaşmış, bütün devayı batılılaşmada arayan bu entelektüel tip, ülkesinin insanı tarafından “hain” sıfatıyla tanımlanmıştır. Bu, milletin kendisine yol gösterecek olan aydınlarına güvensizliğinin keskin ifadesidir.

Aydın kimdir?

“Aydın, sadece muayyen bilgilere sahip bir kimse değil, “düşünce” yi bir çeşit itiyat hâline getiren, hiçbir şeyi peşin olarak kabul etmeyen, her şeyin aslını araştıran bir şahsiyettir” diyor, Mehmet Kaplan hocamız. Rahmetli hocamız aydın’ı tanımlarken gene diyor ki: “Belli bir ideolojiyi ve hayat görüşünü kafasına şapka gibi geçiren ve onu gerçeğin ta kendisi zanneden bir insan aydın olamaz” Bu münevverin açıklamaları sanırım ç çok net. “Münevver” kavramını, gerçek aydın olan Ziya Gökalp kullanmıştır. Ziya Gökalp; “halka giden, halkın içinde olan”, şeklinde tarif etmiştir aydın’ı. Erol Güngör ise; “Aydın olmak bir çeşit meslek gibidir. Her mesleğin nasıl kendine göre kaideleri, mükemmellik ölçüleri, namus ve haysiyeti varsa aydın olmanın, yani münevverliğin de meslek nizamı ve ahlâkı vardır”. Bir başka yerde ise; “Aydın, düşünce ile heyecanını birbirinden ayırt etmelidir. Bu yüzden aydın, fikirlerini hiçbir zaman sevgilerinin ve nefretlerinin emrine vermez” demektir.

Sorgulayan, soran, araştıran, düşünen insan aydın’dır. Dünü analiz eden, sorgulayan ve bugüne tecrübeleri yansıtan, yarını aydınlatan insandır gerçek aydın. Bir ülkenin kalkınmasında, ilerlemesinde, bilimle birlikte araştıran, düşünen insan tipi aydın’dır.

Bugün ise; aydınlık

oldu karanlık!

Kurtuluş Savaşımızın şekillendiği zamanlarda, Anadolu, masa başında medenî ülkeler (!) tarafından paylaşılmaktaydı. Anadolu işgal edilmiş, İstanbul’da Cadde-i Kebir’deki bütün dükkânlar işgal ordularının yürüyüşünü görmek için kiralanmıştı. Anadolu’nun köylerinde; kınalı kuzularını, eşlerini, babalarını cepheye gönderen analar, gelinler, çocuklar, dedeler, nineler yakılıyor, karınları deşiliyordu. Böyle bir manzarada şüpheli aydın tipi kurtuluşu göremiyor, kendisini, başka devletlerin sığınmacılığına terk etmek istiyordu. Tanzimattan beri değişim ve batılılaşma gayretleri hep var olan bu aydın, nedense batılılaşmadan batının yaşam tarzını da kabullenme felâketini benimsemişti. Dolayısıyla bir takım aydınlarda, batı ülkesi sempatisi oluştu. Bunların bir kısmı milletin kurtuluşunu İngiliz mandacılığında, bir kısmı Amerikan mandacılığında görmüşler, böyle iman etmişlerdi. Tek çözümü başka devletlerin himayesine kendilerini teslim etmekte, onların köleliğini kabul etmekte beis görmeyenler, Türk’ün bağımsızlık ülküsünden uzaktılar.

Bu düşünce ve görüşte olanlar o günün sözde aydın (!) zümresinden bazılarıydı. (Takdir edersiniz ki, bugünün bazı aydın tipleri (!) ile çok benzerlikler var). Buna karşılık büyük Türk Atatürk; “Yabancı bir devletin himaye ve efendiliğini kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, âcizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir” demekteydi.

O günün millî iradesi, yarını göremeyenler, inanmayanlar karşısında büyük bir zafer kazanmıştı. Bugün ise bazı sözde aydınlar (!) aynı zihniyette değiller mi? Avrupa Birliği konusunda bile, “bu trene binmiş drumdayız, milletin geleceği buradadır”, “egemenliğimiz tartışılmalı, küreselleşmenin bir parçası olmak durumundayız, batılılaşmak istiyorsak...” Bu bir ülkenin onurunu satmak değil de nedir? Atatürk’ün “medenî ülkeler seviyesi” idealini bile, bütünüyle batılılaşmak mantığı şeklinde düşünen, bu sözde aydınlar (!) değil mi?

Bir ülkenin kalkınması, gelişmesi; ilimden, fenden, teknolojiden yararlanmayla olur. Bu hangi ülkede olursa ondan faydalanmalı. Bu demek değil ki, batının tüm değerlerini kopyalayın. Buna, kendi kendini infilâk etme denir. Batılı ve dünya ülkeleri ile ticarî ve sınaî alışverişlerimiz olacaktır. Yalnız onların hayat tarzı ve yaşam biçimini örnek almamız söz konusu olamaz. Bir millet kendi gelenek, görenek değerlerini unutursa bu ülke asimile olmaya başlar. Bunu sömürge ülkelerde görebiliriz. Şunu net ifade etmek gerekir: batılılaşmadan kalkınabiliriz, gelişebiliriz, velhasılıkelâm çağdaşlaşabiliriz.

Ülkemizdeki sözde aydınların bir kısmı Atatürkçülük ve bir kısmı da, Müslümanlık-İslâmcılık sektörünü oluşturmuşlardır. Nedir bu? Atatürkçülük sektörü olur mu? Müslümanlık-İslâmcılık sektörü olur mu? Olur. Olmuş zaten. Yıllardır bazı sözde aydınlar Atatürkçülük maskesi altında, Atatürk’ün fikir ve ideallerinden uzak, yozlaşmayı temsil etmiyorlar mı? Sosyal adalet, hukuk normlarında ne halkçılığı; vatanın, milletin bağımsızlık ülküsünde ne de milliyetçiliği savunurlar. Atatürk ilkelerinde başka devletlere bağımsızlığını teslim etmek var mı? Milletin toprağını yabancı ülkelere satmak var mı? Bunların, Türk milliyetçisi olan Atatürk’ten nefret ettiklerini biliyoruz. Bunu sınama gibi bir terazi veya âletimiz olsa kanıtlardık. Yalnız sözde aydınların yaptıkları eylemlerle, sözleriyle, nasıl Atatürkçü oldukları tarafımızdan net görünmektedir. Bunların tarih sahipliği, Atatürkçülük sevgisi sahtedir. Bunların Atatürkçülük maskesi, millete karşı bir kalkandır, milletimizin atasına olan saygısından, hassasiyetlerinden kaynaklanmaktadır.

Bir de İslâmcılık-Müslümanlık sektörcülüğünden bahsettik. Bunlar islâmî değerleri ve motifleri kullanarak milliyetsiz toplum oluşturma sevdasındadırlar. İslâmiyet onların hedefleri için sadece bir araçtır. Aksi hâlde onlara da müslüman değiller diyemeyiz. Türk’ün saf, tertemiz islâm anlayışında kimin müslüman olup olmadığına karar verilmez. Ama İslâm’ı millî dini kabul eden Türkler, hiçbir zaman islâm’ı istismar etmemişlerdir.

Buradaki aydın tiplerinin, Atatürkçülük maskesi giymiş sözde aydınlarla ortak yanları fazla. Bunlar komünist, faşist düşünce adamları (!) ile yan yana gelebilirler. Aradıkları, var olan demokrasi, hak hukuktur zaten. Bunlar ayrıcalık isterler birilerine. Başörtüsü mağduru ile dağdaki teröristi veya ülkeye hakaret edeni aynı hukukî, adalet mağduriyetinde görebilirler. Aynı masada gayet net ihanet pozunu fotoğraflayabilirler.

Millî değerlerden arınmış bu sözde aydınlar (!), Çanakkale’de vatan topraklarının çiğnenmesine izin vermeyen Atamızı küçümseyebilirler, haksız görebilirler. “Benim buralarda ne işim var” diyen, yabancı askeri, mağdur edilen, sanki toprağını işgal eden Türk askeriymiş gibi, tarihi yorumlayanlar da bunlar. Bu sözde aydınlar, bayrağımıza yapılan hain saldırılara, nedense sessiz kalırlar. Bayrağına sahip çıkanları ise yüzlerce imza toplayarak çoğunluğu azınlık olarak ifade ederler. Üniversitelerin önemli mevkilerini işgal edip, yarının neslini zehirleyenler yine bunlardır.

Ülkesine, milletine sahip çıkan, çalışkan, dürüst Türkçü aydınların bu yapılanlar karşısında daha fazla mesai harcaması lâzım. Susmak, kabullenmek anlamını da bazen kazanır. Türk milliyetçisi, aydınların tarihe satır düşülen ihanet vesikalarını yırtıp, Türk milletinin şanlı geçmişine sahip benzer kahramanlıkları, sözle, eylemle, ortak tavırla harekete geçirme zamanını ertelememeli.