1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Avrupa Birliği Senaryosu

Nusret Demiral
2000 yılı başlangıcından beri sürekli AB.’ye giriş için oluşturulmaya çalışılan kamuoyunda, Türk insanımıza sanki önemli ve fayda getirecek bir durum yaratma çabasında olan politikacılarımızın işin ilginç yanını halkımıza intikal ettirmekten kaçındıkları gözleniyor.

Bizler yaptığımız araştırma ve elde ettiğimiz duyumları, sizlere kendi görüşümüzü de katarak aktarmaya çalışacağız.

Avrupa Birliği’nin genişletilmesinden sorumlu üst düzey yetkililerinden Günter VERHUEGEN, 12 Temmuz 2000 Çarşamba günü Ankara’yı ziyaret ederek “AVRUPA BİRLİĞİ’NE KATILIM ORTAKLIĞI BELGESİ” adıyla bir notayı Dışişleri Bakanımız eliyle Sayın Başbakanımıza sundular.

O zaman gizli tutulan bu belgenin, aradan bir hafta geçtiği halde, koalisyon ortaklarından MHP liderine verilmemiş olması, hiçbir bilgi dahi aktarılmaması basınımızda tenkide ve Sayın Bahçeli’nin sert tepkisine neden olmuştur.

Bu belgede Türkiye’nin, halen Avrupa Birliği’ne “Aday Adayı” devletler arasında bulunduğu vurgulanarak 2003 yılına kadar sadece adaylığımızın ve 2005 yılında da kesin üyelik talebimizin kabulü için bizden istenen ödünler sıralanmıştı. Özellikle İstiklâl Savaşı’na neden olan SEVR MUHAHEDESİ’nin yeniden bir senaryo olarak Türk Devletine takdim edildiği görmezlikten gelinerek sanki yeni bir eylemmiş gibi bazı gazeteler ve AB.’ye endeksli köşe yazarları bunu “Avrupa Birliği bizden Kürt reformu istiyor” şeklinde yorumlayarak kaleme aldılar, dahası Ankara Hükûmeti’nin bu isteklere karşı herhangi bir diretme gösteremeyeceğini tahminle “KATILIM ORTAKLIĞI BELGESİNİ” ülkemizi Avrupa Birliği’ne götürecek yol haritası şeklinde tanımladılar.

Gunter VERHUEGEN’in Sayın İsmail CEM’e öncelikle takdim ettiği bu notasında, Kültürel Haklar Anlaşması’nın kabulü ve ayrıca Bireysel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin imzalanması ve bundan sonra Kürt halkına azınlık statüsü uygulanarak, Kürtçe eğitim ve öğretimin serbest bırakılması, Kürtçe neşriyat yapan televizyonların ve radyoların çalışmasına izin verilmesi isteniyor.

Ayrıca bunların dışında orta vadede gerçekleştirilecek öneriler olarak da;

“Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kıbrıs Rum Devleti’ne ilhak edilmesini, Türkiye ve Yunanistan arasında yıllardan beri süregelen kıta sahanlığı, FIR Hattı ve 12 millik deniz sınırları ihtilâfının Yunan istekleri doğrultusunda çözümlenmesini, ayrıca Güney Doğunun bazı illerinde süregelen Olağanüstü Halin kaldırılmasını, işkencenin önlenmesini, fikir ve düşünce suçlarının, Terörle Mücadele Yasasının ve ayrıca idam cezası içeren tüm yasaların kaldırılmasını, 1984 yılındanberi faaliyette bulunan tüm Devlet Güvenlik Mahkemelerinin lağvedilmesini, Millî Güvenlik Kurulu’nca ayda bir yapılan toplantılarda sadece tavsiye görevi ifa eden değerli kuvvet komutanlarımızın ve generallerimizin yerlerine sivil kişiler atanmasını, buna benzer şair taleplerinin gerçekleştirilmesinden sonra, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne asıl adaylık statüsünün değerlendirilebileceğini” bildirmiştir.

Bu zat yurdumuzdan ayrıldıktan sonra da Almanya’da yayınlanan DEUTCHE ZEİTUNG isimli gazeteye verdiği demeçte “Avrupa milletlerinin bu birliğin genişletilmesinden memnun olmadıklarını, devlet ve hükümet başkanlarından ziyade bu konunun halka götürülerek üyeliği söz konusu olan her devlet için ayrı ayrı referanduma gidilmesini” önermiştir. Böyle bir durumda Alman milleti onaylarsa ve diğer devletler veto etmezse, Türkiye’nin bütün şartları yerine getirmesi halinde ancak 2005 yılında aslî üye sıfatıyla Avrupa Birliği’ne kabul edilebileceği varsayılacaktır. Ama durumun bu merkezde oluşmayacağını ben şimdiden size anlatmaya çalışacağım.

İşte bu gelişmeler sırasında halkımızdan ve de ilgililerden her şey gizlenip, Bakanlar Kurulunca yetkilendirilen Dışişleri Bakanlığı’nın Birleşmiş Milletler nezdindeki daimî temsilcisi Volkan VURAL’a talimat verilerek; 34 yıldan beri hiçbir Türk Hükûmetinin gelmiş geçmiş dışişleri bakanlarının imzalamaya dahi cesaret edemediği Bağımsız Kürdistan’ın alt yapısını oluşturan hukukî temel niteliğindeki “Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar” sözleşmesiyle birlikte ayrıca “Bireysel ve Siyasal Haklar” sözleşmesine 15 Ağustos 2000 tarihinde imza atılarak anlaşmaların birinci basamağı aşılmıştır. Hükûmet edenler, bu eylemleriyle böylece Avrupa Birliği uğruna ülkemizi ve devletimizin üniter yapısını çok büyük bir risk altına sokmuşlardır.

Bu şekildeki bir kabulün uygulamaya geçmesi hâlinde, halen PKK’nın siyasal uzantısı olduğundan bahisle Anayasa Mahkemesi’nde kapatılma davası görülen HADEP’in 37 belediyesi “Bağımsız Kürdistan” ve “Haklara özgürlük” sloganlarıyla referanduma zorlanarak Kuzey Irak Kürdistan Devleti’ne bağlanma isteklerinin gündeme gelebileceğini ve ayrıca “Bireysel Haklar Sözleşmesiyle” devletimiz aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde binlerce tazminat davası açılacağını tahmin etmek asla zor olmayacaktır.

Nitekim Dışişleri Bakanlığının, bir önlem olmak üzere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde halen mevcut olan binlerce davayı ve ileride süratle artacak diğer davaları düşünerek Avrupalı hukukçulardan müteşekkil bir büro kurma çalışması başlattığını öğrenmiş bulunuyoruz.

Hükümet yetkililerinin, Birleşmiş Milletler nezdinde bu sözleşmelerin imzalanmasını “Avrupa Birliği yolunda önemli virajlardan birisi dönülmüştür” şeklinde kamuoyuna bir zafer gibi göstermesini de içimize sindirmek asla mümkün değildir.

Bu olayların gündeme gelmesinden önce, iyi bir zamanlama ile Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi ANNAN adındaki kişinin Cumhurbaşkanımız Sayın SEZER’e gönderdiği mektupta, Birleşmiş Milletler’deki sözleşmelerin bir an evvel imzalanmasını istemiş olması ve hattâ Amerika’ya Eylül ayı başında yapılacak seyahat öncesinde bunun gerçekleşmesinin iyi bir jest olacağı şeklinde telkin ve tavsiyelerde bulunması duyumlar arasındadır. Bu hareketi de üzüntü ile karşılıyoruz.

Koalisyon kanadını oluşturan siyasî partilerden, ANAP Genel Başkanı Sayın Mesut YILMAZ’ın yine bu dönemde Avrupa Birliği’ne uyumu koordine etmekten sorumlu Başbakan yardımcısı olarak atanması da oldukça anlamlıdır. Zira Sayın Yılmaz’ın başbakanlığı döneminde “Türkiye’de Ermeniler için usule aykırı düşen bir şekilde atanan Ermeni Patriğinin olayı” ile gene bu zatın basından ve TV. ekranlarından üzülerek izlediğimiz “AVRUPA BİRLİĞİ’NİN YOLU DİYARBAKIR’DAN GEÇER” ve ayrıca “Kürt kimliğinin tanınması ve Kürtlere kültürel haklar verilmesi gerekir” gibi son derece tehlikeli ve vahim gidişe destek veren siyasî ve politik demeçlerindeki ifadeleri halen belleklerdedir.

Ayrıca bazı üst düzey yöneticilerin bilerek veya bilmeyerek ekonomik çıkmaz ve enflasyon içinde bunalan halkımızın derdine çare bulacak yerde “KURTULUŞ YOLU AVRUPA BİRLİĞİ’NE ENTEGRE OLMAKTAN GEÇİYOR, HALKIN KÖTÜMSERLİĞİNİ UMUDA DÖNÜŞTÜRMENİN ANAHTARI BUDUR” şeklindeki beyanları ile millî benliğimizden verilen tavizlerin asla kabul edilmesi mümkün değildir.

Avrupa’nın en medenî ve gelişmiş ülkelerinden olan Norveç ve İsviçre halklarının yapılan referandumda A.B.’ye girme yolundaki devlet tekliflerini ısrarla reddetmiş olmaları son derece anlamlıdır.

“Türkiye eğer Avrupa Birliği’ne girecekse bölünmüş olarak değil, tek parça olarak girmelidir, girişimizin koşulu bölücülük dayatması olamaz” diyen Sayın Bülent YAHNİCİ’nin duygu ve düşüncelerine içtenlikle katılıyoruz.

Sayın milletvekillerimizin bu ortak duyguyu paylaşarak, kültürel ve siyasal haklar konusunda hükûmetin imzaladığı sözleşmelere Büyük Millet Meclisi’nin Ekim ayında başlayacak yeni döneminde icazet vermeyeceği ve Sözleşmeyi onaylayacak kanun teklifinin Meclisten, dahası Adalet komisyonundan dahi geçirilmeden reddedileceği ümidini taşıyoruz. Bu bir tarihî görevdir. Böyle bir hareketin en büyük millî ve tarihî bir görev olacağı inancındayız.

Ülkemizi kalkındırmak bahanesiyle, SEVR Muahedesi’ni yeniden gündeme getiren Avrupa Birliği Devletlerine dönüşü olmayan tavizler vereceğimize, Uzak Doğu ülkelerinde özellikle (Japonya-Kore-Çin) modelini örnek alarak kimseye ekonomik yönden esir olmadan ve petrol kaynaklarımızı başkalarına kaptırmadan kalkınmamızı gerçekleştirmeyi, bilmeyen ve beceremeyen kimselerin siyasete soyunmamalarını istemek milletçe en tabiî hakkımızdır.