1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Avrupa Birliği mi, Türk Dünyası mı?

Turgay Tüfekçioğlu
A.B.'nin Türkiye'ye verdiği en son nota olan "Katılım Ortaklığı Belgesinin" konuşulduğu bugünlerde öncelikle Avrupa Birliği'nin gerçek yüzünün Türk milletine iyi anlatılması lâzımdır. Daha sonra A.B.'ye girmenin Türkiye'ye nelere mal olacağı (ki en sonunda millî egemenliğimizin de kaybı olmak üzere) çok iyi değerlendirilmelidir. Üstüne üstlük milletimizin bu derece büyük maddî ve manevî kaybı yanında Türk milletine tarihin mirası olan Türkistan ülküsünün de ebediyen bitişi demek olduğu çok iyi anlaşılmalıdır. Önümüzdeki yıllarda A.B.'nin devlet yapısına kavuşmasıyla "Avrupa Birleşik Devletleri" doğacak. Bu yeni oluşumda yer alacak olursak bizler kendi elimizle Türk devletini ve Türk milletini tarihten silmiş olacağız.

Yüzyıllardır sürdürülen Doğu Sorununun (Şark Meselesinin) Türk milletinin önüne koyduğu bu büyük oyunun yani "Avrupa Birliği" fikrinin doğuşu sanılanın aksine hiç de 1951'de "Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu"nun kurulması ile başlamamıştır. Oryantalistlerin (Doğuyu her bakımdan inceleyen araştırmacıların) büyük çoğunluğu Doğu Sorununun -(Şark Meselesi'nin) Türklerin Anadolu'ya 1071'de girişleri ile başladığını iddia ederler. Bu, onların görüşüdür ama bizce gerçeği de ifade etmektedir. 1312 yılında Viyana Konsili'nin Viyana, Paris, Oxford, Bologne, Avignon ve Salamanque şehirlerinde doğu dillerinde eğitim yapan kürsüler kurdurması ile Doğu Sorunu- (Şark Meselesi) batı tarafından daha bilimsel olarak incelenmeye başlanmıştır. Selçuklu ve Osmanlı'ya karşı yapılan Haçlı Seferlerinde Avrupa bir bütün hâlinde hareket etmiştir. 1453'te İstanbul'un alınması Batı'yı umulanın çok üstünde etkilemiş ve doğudan gelen bu yeni Türk gücüne karşı Avrupa birlik hâlinde hareket etme gereğini iyice hissetmeye başlamıştır. 1683 İkinci Viyana Kuşatması'nda Osmanlı, karşısında yalnız Avusturya-Macaristan ordusunu değil, diğer Avrupa ordularını da bulmuştur ve Birleşmiş Avrupa'ya karşı mücadele etmiştir.

1915'te Çanakkale'de Türk vatanına saldıran, Birleşik Avrupa orduları ve donanmalarıdır. 1920'lerde saldırgan ve istilâcı Yunanistan'ı Anadolu'ya gemileriyle taşıyan, ayrıca da silâh, para ve siyasî güçleriyle destekleyen yine Avrupa'nın güçlü devletleriydi.

Kurtuluş Savaşı sonunda Lozan'da Türkiye karşısındaki işgalci ve saldırgan Yunanlıların yanında yine aynı Birleşik Avrupa devletleri vardı.

2000 yılına gelindiğinde A.B.'ni meydana getiren Avrupa ülkelerinin Türkiye'ye karşı tutumları acaba hiç değişti mi? Değişmediğinin son örneği, 7 Kasım 2000'de Fransa senatosunda 40'a karşı 164 oy gibi büyük çoğunlukla sözde Ermeni katliâmının kabul edilmesidir. Bu da Avrupa'nın Türklere bakışının hiç değişmediğinin en taze delili değil midir?

A.B.'nin kurucu üyesi Türkiye'nin 40 yıldır birlik dışında kalması, ama çok sonraları birliğe üye olan Yunanistan'ın 1982'den beri A.B.'nin tam üyesi olması kolay izah edilemez. Üstelik Yunanistan A.B.'ni Türkiye'ye karşı Yunan millî gayelerinin gerçekleşmesi için koz olarak kullanmaktadır. A.B.'nin sözde demokrat ülkeleri de buna bilerek ve isteyerek âlet olmaktadırlar.

A.B. ile Gümrük Birliği'ne girilmesine karşılık Türkiye'ye verilmesi taahhüt edilen paraları veto eden, Yunanistan'dır. Türkiye'nin o günkü idarecilerinin Gümrük Birliği uğruna Güney Kıbrıs'ın A.B.'ne müracat etmesini kabul ederek tarihî bir hata yapmaları ayrı ve acıklı bir konudur. Türkiye'ye karşı Yunanistan'ın millî meselelerini özetlersek; Başta Kıbrıs'tır, Ege Denizi'ndeki kıta sahanlığıdır, Fır Hattı'dır, Ege'deki Yunan adalarının karasularının 12 mil'e çıkarılmasıdır, Heybeliadadaki Papaz Okulu'nun (Grek yayılmacılığının Harp okuludur, Makaryos'un yetiştirildiği okuldur.) açılışıdır.

Yunanistan, bu konuları Türkiye'ye karşı A.B.'nin verdiği nota sayılacak her belgeye koydurarak, kendi tarihî emellerinin devamlı takibini sağlamaktadır. A.B.'ni kendi emellerine âlet etmektedir. Sayın Aytunç Altındal'ın çok isabetli tesbitinde olduğu gibi "Türk-Yunan ilişkilerinde Türkiye'nin karşısında küçücük bir Yunanistan yok. Yunanistan, A.B.'nin Türkiye ve Akdeniz'e yönelik İsrail'idir."

Burada sorgulamamız gereken husus şudur: Yunanistan 1982'de A.B.'ne tam üye yapılmıştır. Hem de bu meselelerini hallet de ondan sonra gel denmemiştir. Yunanistan'da, Batı Trakya'da yaşayan Türkler 120 binlik nüfuslarıyla en büyük azınlıktır. Bugün Türkiye'deki etnik yapıyı kurcalayan ve sorgulayan A.B.'nin Yunanistan'daki Türk azınlığın Lozan'da kazanılmış hakları konusunda hiç hassasiyet gösterdiğini duydunuz mu? Batı Trakya'daki Türk azınlık, müftüsünü, Lozan'ın kendisine vermiş olduğu hakkı olmasına rağmen seçememektedir. Yine Batı Trakya'da Türkler kendi cemaat önderlerini seçememektedirler. Okul ve hoca yetersizliğinden dolayı ancak tombala çekip kazanan Türk çocukları Türk okullarına gidebilmekte, kurayı kazanamayana da ya Yunan okuluna git ya da okuma denmektedir. Buna karşın Rum azınlığın İstanbul'da okul ve hoca sorunu yoktur. Tek açamadıkları okulları Türk Devleti'nin denetimini reddettikleri için kendi kendilerine kapattıkları Heybeliada Ruhban Okulu'dur. Mülkiyet haklarına gelince; Yunanistan, Gümülcine'de Türklerin 6000 dönüm kiraz bahçeli arazisine üniversite yapılacak diye el koyup, bugüne kadar da sahiplerine hiçbir bedel ödememiştir, Batı Trakya Türklerinin okuma hakkı kısıtlanırken insan hakları savunucusu A.B. neredeydi? Batı Trakya'da Türklerin durumu A.B.'nin gerçek yüzünü bize "Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz" kabilinden göstermektedir.

Avrupa Birliği'ne ileride alacağı son şekil olan "Avrupa Birleşik Devletleri'ne" (Bu ismi tarihte ilk olarak 1849 yılında Napolyon kullanmıştır.) Türkiye'nin katılması, bu devletin bir eyaleti olması demektir. Türk bayrağı yerine Avrupa Birliği bayrağı gönderde olacaktır. Ay yıldızlı bayrağımız ise eyalet bayrağı konumuna yani ikinci derece bir bayrak hâline gelecektir. İstiklâl Marşımız yerine Beethoven'ın 5. Senfonisinin Millî Marşı'mız olması düşünülmektedir. Türk parası yerine EURO (Türkçesi AVRO) paramız olacaktır. Ankara yerine Brüksel başşehrimiz olacaktır.

Büyük Millet Meclisimiz eyalet parlâmentosu hâline gelecek, Brüksel'de asıl devlet meclisi olacaktır.

Anayasamız, hukuk sistemimiz, her türlü yönetmelik ve kanunlarımız Avrupa Birliği tarafından hazırlanacak ve bize de uygulanacaktır. Örnek vermek icap ederse, Avrupa'nın bugünden 90.000 sayfayı bulan belge ve yönetmelikleri içinde "Avrupa Ortak Mîmarîsi" konusu bile vardır. Bunun anlamı şudur: Yapılacak resmî binaların mimarîsinin Avrupa mimarîsine uygunluğu Brüksel tarafından denetlenecektir, sadece bu mimarîye uygun projeler yapılabilecektir, bunun sonucunda tarihî mirasımız olan Selçuklu ve Osmanlı mimarî tarzında bina dahi yapamayacağız demektir.

Bu arada hiç şüpheniz olmasın ki Avrupa Birleşik Devleti'nde yeni kararlar ileride demokratik olarak alınacaktır! Bugün 370 milyonu bulan A.B.'ne sıradaki 12 aday devletin de katılımıyla (Malta, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, Slovenya, Estonya, Litvanya, Letonya, Romanya, Bulgaristan, Slovakya, Güney Kıbrıs) 500 milyonu bulacak olan, kökenleri Hristiyan kültürlü insanların 500 kemsilcisine karşılık Türkiye'nin 100 civarında temsilcisi olacaktır. Ortak Avrupa Parlâmentosu'nda, bizden sayıca 5 misli fazla batılı devlet temsilcileriyle birlikte Türkiye konusunda çok ama çok demokratik kararlar alınması hiç te sürpriz değildir!!! Yine de siz siz olun sakın endişe etmeyin, çünkü, batılılar sizi sizden daha iyi korurlar ve kollarlar!! Lahey Adalet Divanı da Türkiye ve Yunanistan arasında son 1000 yıldır var olan meseleleri bir bir çözmek için sabırsızlıkla beklemektedir!!!

A.B. Türkiye'yi dışladığını ve ileride de hiçbir şekilde tam üye yapmayacağını açık olarak göstermiştir. Nasıl mı: "Güneydoğu Avrupa İstikrar Antlaşması"na gözlemci dahi olarak katmayarak ve "Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği" yani Avrupa Birliği Ordusu'nun karar mekanizmalarına Türkiye'yi almayacağını kesin olarak açıklayarak göstermiştir.

İşin bir diğer garip tarafı da Türk milletinin kendi millî meclisinde A.B. gibi hayatî bir konusunu Haziran 1963 Ankara Antlaşması dışında hiç görüşmemesidir. Kasım 1993 Maastrciht Antlaşması, bir kısım hükümranlık haklarının başka bir iradeye devridir. Çoğu krallık olan ve bazısında anayasa bile bulunmayan, ulusal egemenlik kavramı olmayan ve de kendi aralarında zaten aynı geçmiş kültürü paylaşan topluluklar olarak egemenliklerini anayasal egemenliğe devir konusunda kayıtsız olan A.B. ülkeleri ile Türkiye'nin egemenlik anlayış farklıdır. Türkiye ulusal egemenlik savaşını milletçe kazanan bir devlettir. Aralık 1999 Helsinki Antlaşması'nın onaylaması sırasında son sözün Başbakan Ecevit'e ait olduğu hükûmet sözcüsü Sayın Tunca TOSKAY tarafından açıklandığında aslında bu konuda son sözün Türk milletine ait olduğu unutulmuştur.

A.B.'ne tam üye olmadan Gümrük Birliği'ne giren ilk ve tek üye olan Türkiye'nin bu gümrük birliği süresindeki A.B.'ne olan ticaret acığı 32 milyon dolardır. Yani Avrupa Birliği ekonomik nimetlerinin son 5 yıllık neticesi Türkiye'ye 32 milyar dolar zarardır. Bu açığı kısmen kapatacak olan ve söz verilen maddî yardımlar da Yunanistan'ın vetoları neticesinde ödenmemektedir.

A.B.'nin Türk ekonomisine yapacağı maddî yıkım ve zarar daha başlangıçtadır. Türkiye'deki ana yapıyı meydana getiren ve tüm yurtta yaygın olan orta ve küçük sanayimiz, yüksek teknolojisi yanında hızlı ve ucuz üretim yapan Avrupalı rakipleri karşısında sermaye yetersizliği de olduğundan kapanacaktır. Bu durumun ilk örnekleri, açılan büyük mağaza zincirleri karşısında bakkalların büyük şehirlerde hızla kapanmasıdır. Bugünün tanınmış markalarından olan (Hacı Şakir Sabunları, Komili Zeytinyağı, Tikveşli... gibi) ya yabancılara satılacak ya da en iyimser olarak çoğunluk hisselerini yabancı şirketlere satmak zorunda kalacaklardır.

70 milyonluk pazarı olan Türkiye'nin bir artısı da genç nüfusudur. İşte bu iki önemli veriden dolayı Avrupa Birliği'nin Türkiye'yi yedekte tutup veya bir diğer ifadeyle kapıda bekletip dışarıya da salmadan yalnızca pazar olarak Türkiye'den faydalanma düşüncesi ve plânı olduğu açıktır. A.B.'nin son kararları olan 2003 yılından sonra serbest dolaşımı yasaklamasıyla da Türkiye'de genç nüfusun iş gücünden olduğu yerde faydalanacak ve böylece de Avrupalılar kendileri için en az problemle üretim yapmış olacaklardır. Tahkim yasalarının çıkması için batının ısrarları bunun delilidir.

Keşke A.B.'nin Türkiye üzerindeki hesapları ve arzuları bu kadar olsaydı. Yukarıda belirttiğimiz Doğu Sorununun-(Şark Meselesinin) yüzyıllarca süren mücadelesinin hedefi tabiî ki bu kadar az menfaatlerle açıklanamaz. Şimdi de A.B.'ye daha kapsamlı bakalım; Dünyada bugün 200 milyondan fazla Türk yaşıyor. Avrasya, Türkün yaşadığı coğrafyanın adı olmanın yanında 10.000 yıllık Türk tarihinin de yaşandığı yerdir. İlerdeki yüzyıllara bakan Türkiye'nin önünde yalnız Avrupa değil, en az onun kadar dikkate alınması gereken Asya da olmalıdır. Bu iki kıtanın birlikte adı da AVRASYA'dır.

Türkiye'nin Avrasya ufku ve ülküsü 10.000 yıllık geçmiş tarihinin her saniyesiyle uyuşmaktadır. Bu hem tarihî, hem ekonomik, hem de sosyolojik bir uyumdur. Geleceğin Türkiye'sinin hedefi, kendisini horlayan ve aşağılayan A.B.'nin bir eyaleti olmak değildir ve asla olamaz.

Hem tarihî geçmişinin olduğu Asya devletleri ve hem de zaten şu anda ilişkide olduğu A.B.'ne üye olan ve olmayan Balkanlarıyla, İsviçresi, Finlandiyasıyla, Kafkaslarıyla tüm Avrupa'dır. Türk insanı A.B.'nin dış politikalarına, ekonomik programlara ve kültür sömürgelerine esir olmamalı, bağımsız ve hür olmalıdır. Hedefi Avrasya olmalıdır.

Bugünün Türk sanayicisinin ihracatı Avrupa'nın gelişmiş sanayi ülkelerine mi, yoksa Orta Asya, Orta Doğu, Kafkasya, Balkanlar gibi sanayileşmesi henüz Türkiye'den daha fazla gelişmemiş olan ülkelere mi olabilir?

Peki, asıl can alıcı sorun nedir ve bizler neden bunları göremiyor ve anlayamıyoruz? Cevap kısa ve net; Avrupalılaşma özlemi "Avrupalı Kimliğinin" "Türk Kimliğinden" üstün olduğu yanlış düşüncesinin Doğu Sorunu-(Şark Meselesi) sonucunda bilinç altımıza yerleştirilmiş olması, 7'den 70'e Avrupalı olmayı özleyen, Avrupalı olmayı, her değerinin üzerinde kabullenen bir toplum olmamızın acı ama inkâr edilemez gerçeği değil mi? Halbuki Rahmetli Cemil MERİÇ'in dediği gibi; "Bütün Kur'anları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlıyız; yani İslâm, karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın". Rahmetli Cemil MERİÇ'in düşüncesi bugünkü Avrupa için de geçerli, çünkü sırf Türk oldukları için çoluk çocuk uykuda iken yakılan Türk ailelerini öldürenlere 10-15 yıl ceza verebilen Avrupa Adalet Sistemi âdil midir?

Türkiye'de Sabancı cinayetine katılan, 3 kişinin ölümüne sebep olan, Belçika'da yakalandığında yargılanmayan ve neredeyse ödüllendirilen Fehriye Erdal misâli ise aynı Avrupa'nın bir diğer acı ve düşündürücü uygulamasıdır.

Ayrıca 30.000 kişinin öldüğü PKK olaylarını zaman zaman incelemek için Türkiye'ye gelen medenî, demokrat, insan hakları şampiyonu Avrupa Birliği parlâmentosunun her kesiminden yeşillerinden, hristiyanından, liberalinden heyetlerin yalnızca teröristleri ziyaret edip hiç kapısını çalmadıkları asker, polis, sivil, şehitlerin ana, baba, eş ve çocuklarına tarafsızlıkları nasıl izah edilebilir?

Bütün bunlar yaşanırken Avrupa'da "Ne olur bizi A.B.'ne alın" gezilerini sürdüren Sayın Mesut YILMAZ, A.B. yetkilisinin "Yalnız ekonomik değil, aramızda kültürel farklılıklarımız da var" sözüne "farklılıklarımızı gidereceğiz" derken neleri feda ettiğini düşünüyor mu acaba? Bu, kısaca "Avrupa kimliğinin" "Türk kimliğinin" üstünde olduğunun kabulüdür.

Avrupa Birliğinin, 15 tam üyesi yanında 12 diğer aday ülkenin ortak kültür özelliği Hristiyan kültürüdür. Bu 28 ülke içinde 29. ülke olacak Türkiye, kültürel olarak yalnızdır, yabancıdır, ötekidir.

Helsinki'de etnik azınlıkların kültürel ve miras haklarını tanıyan Türk Hükûmeti'ne Patrik Bartholomeus 7 Mayıs 2000'de bakın nasıl teşekkür ediyor: "Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğinde, Anadolu'da önceden var olmuş Hristiyan toplumlarının yaşadıkları bölgelere tekrar yerleşirlerse, o zaman Patrikhane de o bölgelerde bulunan kiliselerin yeniden âyine açılmalarını düşünebilir" diyen Patrikhanenin ekümenik olma plân ve arzularına A.B.'nin desteği de bilinen bir gerçektir.

A.B.'de tam üye olan Yunanistan, Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere ve Belçika'nın son 14 yıldaki PKK mücadelesinde Türk devleti ve Türk ordusuna verdiği zararlar 11 Aralık 1999 Helsinki'de bir anda unutuldu mu? Biz unutsak da Yunanistan'da terör kampları artık yok mu? Batı Trakya'daki Türklere karşı Yunanistan'ın davranışı değişti mi?

Her sığınmacıya hâlâ 800 DM aylık vermekte olan Almanya'nın diğer taraftan Türkiye'nin, parasıyla alacağı silâhları doğuda kullanırsınız diye satmamak istemesi hangi dostluğun göstergesidir? Almanya'nın eski başbakanı Helmut Schmidt, yazdığı 'Avrupa'nın Kendini İdamesi- 21 Yüzyıl İçin Perspektifler" adlı kitabının "İslâmla Komşuluk" bölümünde Türkiye'nin neden Avrupa Birliği'ne alınmaması gerektiğini izah etmektedir: "Türkiye'nin nüfusu, şu anda 65 milyon. 35 yıl içinde 21. yüzyılın ortalarına doğru en az 100 milyona çıkacaktır. Fransa ve Almanya'nın toplamı kadar olacak. Türkiye'yi A.B.'ye almak isteyenlerin bu rakamları akıllarında tutmaları gerekir. Nüfus büyük tehdittir. Kürtaj ve nüfus plânlaması ile Türkiye'nin nüfus artışı dondurulmalı ve Türkiye'nin etnik, mezhep ve çeşitli şekilde bölünmesi teşvik edilmelidir..."

Almanya'nın Türkiye'deki faaliyetlerini daha geniş öğrenmek için lûtfen Sayın Suat İLHAN'ın "Avrupa Birliği'ne Neden Hayır"- (Ötüken Yayınları) kitabını okuyunuz.

A.B.'ye yüzü dönük TÜRKİYE'nin arkasını döndüğü Avrasya'daki Türkiye'nin kayıplarını da şu şekilde özetleyebiliriz;

Türk dünyası bağımsızlığa kavuşmuş ve hâlen kavuşmamış topluluklarıyla Avrasya'dır. Çin Seddi'nden Balkanlara doğru uzanan bir aslan gibi bu coğrafyada yatmaktadır. Aslanın başı da Türkiye toprakları olarak kabul edilebilir. Türkiye'nin A.B.'ne girmesi bu aslanın başını kaybetmesi demektir. Kafasını kaybeden vücut ne olursa Türkiye dışında geri kalan Türk Dünyası'na o olacaktır, yani akbabaların eline düşecektir. Çin, Rusya, Amerika, Almanya, İngiltere ve İsrail'in Türkistan üzerindeki oyunlarını, emellerini ve plânlarını incelemek başka bir yazı konusudur ama bölgede 1991 öncesinden daha kötü şartların oluşacağını düşünmek ne vehimdir ne de kehanettir. Türkiye'deki Türk milliyetçileri yalnız kendi milletinin değil, tüm Türk dünyasının vebalini de taşıdıklarını hiçbir zaman unutmamalıdır.

Turfan'da, Taşkent'te, Semerkant'ta, Kaşgar'da, Kazan'da, Türkistan'da... yaşayan Türk dünyası için Türkiye sabah yıldızıdır. Onların örnek aldığı en gelişmiş Türk devletidir. Türk dünyasının bu kutup yıldızını kim, ne için neye karşılık ve ne hakla söndürmeye kalkışabilir?

Batının kültür emperyalizminin ülkemizde doruk noktaya çıktığı şu günlerde, büyük şehirlerin caddelerinde neredeyse Türkçe isimli dükkân kalmadı. Türk çocuklarına ilkokul öncesi daha Türkçe okuyup yazmadan 5-6 yaşlarında İngilizce eğitimi yapılıyor, "Batman News", "Batman Times" adlı gazetelerimiz yayında, devlet adamlarımız resmî konuşmalarda İngilizce konuşma yarışında, Bilkent Üniversitemizin müzik korosu NOEL şarkıları konserleri sunarken, Cesika, Suelın, Ceyar, Jasmin adlı çocuklarımız oluyorken, İngilizce eğitim dilli okullar açılırken bütün bunlara aldırmayan ve hattâ bu olumsuzlukları destekleyen bazı kapkara aydınlarımız varken, bu konulardan hiç endişe duymadan Avrupalı olmakla adam olacağız, insan gibi yaşayacağız nutuklarını atanlarımız... bu gibi milyonlarca acı örnek ortadayken kültürel yıkımdan kokmayan A.B. savunucuları ki bunlar kendi tarih değerlerini de bilmiyorlarsa, Doğu Sorunundan (Şark Meselesinden) hiç haberleri, yoksa, bugünün siyasî olaylarını, A.B.'nin yapısını ve amaçlarını anlamalarını onlardan beklemek hayâl oluyor.

Sonuç olarak, önce Avrupa'ya karşı aşağılık duygusundan kurtulmalıyız. Türk kimliğimiz, bize tarihimizin mirasıdır. Avrupa üst kimliğini Türk kimliğinin üzerinde göremeyiz, kendimize kimlik olarak kabul edemeyiz. A.B.'nin kültür yapısı ne kadar saklansa da kökü Hristiyan kültürüne dayanır. Devletler, aynı kültürden olan insanların ortak değeridir. Hristiyan kültür değerlerini kabul etmeden A.B. ile beraber olamazsınız Ortak ticarî iş yapılır ama siyasî birliktelik olmaz, olamaz.

Türk devleti, milletimizin ortak değerlerinin 10.000 yıllık tercih süzgecinden geçmiş bir neticesidir. Evet, bizim için devlet kutsaldır ve babadır. Bazılarının ki bunlar nüfus ajanlarıdır, batının misyonerlik çalışmaları neticesinde gönüllerinden kimliklerini sildiği insanlardır. Bunlar son birkaç yıldır garson, hizmetçi devlet söylemlerinin arka plânında Türkün kafasındaki, gönlündeki bu devlet fikrini yıkmak için çok çaba harcadılar ama yine yanıldılar ve kaybettiler. Çünkü, Türk milleti Anadolu'da millî değerlerine bağlı olarak dimdik ayaktadır. Tarih şuuru olan Türk milletine A.B.'nin vereceği yol haritası lâzım değildir. En son yol haritasını Türk milliyetçiliğine uygun olarak Atatürk çizmiştir. Yolunu şaşırmışların yol haritasına ihtiyaçlarının olması normaldir. Bosna'da 250 bin Müslüman Avrupa Birliği'nin gözleri önünde sırf Avrupa ortasında Müslüman bir ülke kabul edilemez diye katledilirken biz kendi millî yol haritamızın doğruluğunu bir kere daha görmüş olduk.

Egemenlik konusundaki millî hissiyatımız, 24 Ekim 1922'de büyük Türk milliyetçisi Atatürk'ten tüm ilgililere anlayacakları dille ifade edilmiştir: "Amerika, Avrupa ve bütün Batı dünyası bilmelidir ki, Türkiye halkı her uygar ve yetenekli millet gibi, kayıtsız şartsız özgür ve bağımsız yaşamaya kesin karar vermiştir. Bu meşru kararı ihlâle yönelik her kuvvet, TÜRKİYE'NİN EBEDÎ DÜŞMANI KALIR". Büyük Atatürk'ün bu sözlerinin gereği her şartta Türk milleti ve onun ordusu tarafından yapılacaktır ve Türkiye sonsuza kadar bağımsız kalacaktır.