1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Avrupa Birliği, İsrail ve Türkiye

Altan Deliorman
Avrupa Birliği’nin birçok ülkesinde Türkiye’ye ve Türklere bakış gün geçtikçe netleşmektedir. Fransa ve Hollanda’da Avrupa anayasası için yapılan halkoylamasının olumsuz sonuçlarında, bu bakışın etkileri seziliyor. Fransızların ve Hollandalıların çoğunluğu, Türklerin Avrupa Birliği üyesi olmasını istemiyor. Birliğin en hararetli taraftarı Lüksemburg’da dahi halkoylamasının az farkla olumlu çıkması, bu durumun bir başka göstergesidir.

Kaldı ki, başta Papa olmak üzere, açık sözlü birçok siyaset adamı da aynı görüşü paylaşmaktadır. Bunlar, fikirlerini açık açık söylüyor ve Türkiye’nin boşuna oyalanmamasını istiyorlar. Ama, art niyetlerini gizli tutan bir kadronun mensupları, ümit kapısını açık tutarak Türkiye’yi küçültecek, güçsüzleştirecek ve itaatkâr kılacak bir politika takip ediyorlar. Bunlar, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne alınması gerektiğini ifade ederken, bir taraftan da müzakerelerin ucunu açık yani belirsiz tutuyorlar, hiçbir garanti vermiyorlar, AB yardım fonlarından yararlandırmıyorlar ve durmadan yeni tavizler istiyorlar.

Kafalarında tilki dolaştıran bu adamların amaçları arasında GAP bölgesinin, yani Fırat ve Dicle nehirleri arasının milletlerarası bir komisyonun denetimine verilmesi var. Bunu şimdilik olmazsa olmaz şartlar arasına koymuyorlar ama yavaş yavaş alıştırıyorlar. Kıbrıs meselesinde de böyle olmuştu, Ermeni soykırımı iddialarında da. Ama sonunda, Birliğe girişin değil, müzakerelerin başlamasının kaçınılmaz şartları olarak ileri sürüldü.

Yukarı Mezopotamya olarak adlandırılan Fırat-Dicle havzası, Yahudilerce, kendilerine vaat edilmiş topraklar arasında yer almaktadır. . Aslında hiçbir toprak, hiçbir kudret tarafından kimseye vaat edilmiş değildir. Güçlü olan, istediği topraklara her zaman hâkim olabilmiştir. İsrail’i yönetenler, böyle bir efsaneyi kendi emperyalist amaçları için düpedüz istismar ediyorlar. Artık hedef kuzeye doğru yayılmaktır. Buralarda ise Irak, Suriye ve Türkiye bulunmaktadır. Şu hâlde bu devletlerin zayıf düşürülmesi, parçalanması ve kendini savunamaz hâle getirilmesi gerekmektedir.

Bu proje, daha l980’lerin başında, Kudüs’te Dünya Siyonist Örgütü tarafından yayımlanan Kivunim (Yönelişler) dergisinde açıklanmıştı. Şöyle deniliyordu:

“Lübnan’ın beş eyalete bölünmesi…Arap dünyasının bütününde meydana geleceklerin müjdesini veriyor. Suriye ve Irak’ın etnik veya dinî kıstaslar bazında belli bölgelere ayrılması, uzun vadede, İsrail için öncelikli gaye olmalıdır. Bunun birinci safhası ise, söz konusu devletlerin askerî güçlerinin imha edilmesidir.

Suriye’nin etnik yapıları, kendisini parçalanmaya hazır hâle getiriyor.: Suriye’nin deniz sahili boyunca bir Şiî devleti, Halep’te ve Şam’da birer Sünnî devleti kurulabilir. Her halükârda Huran’la birlikte Ürdün’ün kuzeyinde –belki de bizim Golanımız üzerinde- kendi devletini oluşturmayı ümit eden bir Dürzî kimliği de ortaya çıkabilecektir…Böyle bir devlet,uzun vadede, bölge için bir barış ve emniyet garantisi olacaktır. Bu, bizim rahatça gerçekleştirebileceğimiz bir hedeftir.

Petrolca zengin ve iç mücadelelerin pençesindeki Irak, İsrail’in nişan çizgisindedir. Onun dağılması, bizim için Suriye’ninkinden daha önemlidir, zira Irak, yakın vadede İsrail için en ciddî tehlikeyi temsil etmektedir.”

25 yıl sonra, 2005’teki tabloya bakalım. Irak, Siyonist örgütünün hedeflediği gibi birkaç parçaya bölünmüş ve askerî gücü ortadan kaldırılmıştır. Suriye üzerinde de aynı projenin uygulanması için çeşitli baskılar sürdürülmektedir. İsrail, Kürtlerle yakın ilişki kurmuş ve onları etki alanının içine almıştır. Lübnan üzerindeki operasyon da devam etmektedir. İsrail, bunları ya Amerika’nın doğrudan desteğinde yapmakta, yahut da Amerika’ya yaptırmaktadır. İsrail lobisinin Beyaz Saray ve Pentagon üzerindeki sürekli tesiri, bunu başarmaktadır. Yahudi lobileri, Avrupa ülkelerinde de etkilidir. Medya kuruluşları ve finans merkezleri büyük ölçüde Yahudilerin elindedir. Onlar, bu araçları acımasızca kullanarak, istediklerini yaptırabilmektedir. Fransa’nın son dönemde yetiştirdiği en önemli düşünürlerden Roger Garaudy, l982’de İsrail’in Lübnan’ı işgali ve katliamlar üzerine Le Monde’da yayınlanan bir kınama ilânına imzasını koyduğu için aforoz edilmiştir. O zamana kadar kitapları en büyük yayınevleri tarafından yayınlanan, en çok seyredilen televizyon kanallarına davet edilen ve en etkili gazetelerde makaleleri yayınlanan Garaudy, bu ilândan sonra unutulmuşluğa terk edilmiştir. Hiçbir yayınevi onun kitabını basmamakta, gazeteler yazılarını yayınlamamakta, televizyonlar ondan habersiz davranmaktadır. Garaudy, Yahudi sermayesi tarafından bu şekilde susturulmuş, ondan sonraki kitaplarını ancak kendi parasıyla basmaya mecbur bırakılmıştır. ABD’nin ekonomik ve askerî gücünü sömürürcesine kullanan Siyonizmin, Avrupa ülkelerini ihmal etmesi düşünülemez. Benzer bir Yahudi etkisi Avrupa için de söz konusudur.

Bu durumda, “vaat edilmiş topraklar” içinde kalan Dicle-Fırat havzasının, Yahudi emperyalizmi hesabına Avrupa Birliği’nin Türkiye’den talepleri arasına sokuşturulması asla tesadüf olamaz.

Güneydoğu Anadolu’da, özellikle Fırat ve Dicle nehirleri bölgesinde görülen arazi satışlarını da bu açıdan değerlendirmek gerekir. Aracılar ve taşeronlar vasıtasıyla ne kadar toprağımızın Yahudi sermayesi tarafından satın alındığını gösteren rakamlar mevcut değildir. Ancak, küçük bir miktar bile, ilerde başımıza büyük dertler açacak önem taşımaktadır. 19l7’deki Balfour Bildirisi sırasında Yahudilerin Filistin’deki toprak mülkiyetleri yüzde 2,5’tu. 1982’de ise bu oran yüzde 93’e yükselmişti. Yabancılara toprak satışının küçük miktarlarla sınırlandırılması dahi bir çare değildir. Bu durum, Siyonist sermayenin çeşitli kaçamak yollarla büyük ölçülerde toprak satın almasını engelleyemez.

Karşımızda sadece Avrupa Birliği’nin dayatmalarını gördüğümüzü sanmak yanlış veya en azından eksik bir değerlendirmedir. Avrupa Birliği ülkelerini yönetenlerin Yahudi lobisinin isteklerini yerine getirmekte tereddüt göstermeyeceği iyi anlaşılmalıdır. İsrail’i, ABD’nin Orta Doğu şubesi olarak kabul eden Avrupa’nın, bu destekte Amerikan gücünü gözden kaçırmayacağı da aşikârdır.

İsrail’in kendi aleyhindeki emellerini sınırlandırmak ve hattâ bu emelleri –kısmen de olsa- kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilmek Türk diplomasisinin maharetine kalmış bir iştir. Ancak, bunun için, öncelikle gerçekleri –ve, aynı zamanda uzağı- görmek gerekmektedir. Bir de başı dik, şahsiyetli ve haysiyetli duruşa kavuşmamız icap etmektedir.