1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Atsız’ın Savunması

Orkun
1944 TÜRKÇÜLÜK DÂVÂSINDA KENDİ EL YAZISI İLE

ATSIZ’IN SAVUNMASI

Atsız’ın 1944 Türkçülük dâvasında, kendi el yazısı ve Arap harfleriyle hazırladığı savunma metni, hiçbir müdahalede bulunulmadan yeni harflere çevrilmiştir. Metinde /.../ işaretli rakamlar, asıl metindeki sayfa başlarını göstermektedir. (...) işaretli yerlerin açıklamaları dipnotlarında verilmiştir. [...] köşeli parantezler ise, bugünkü genç kuşakların anlamakta zorluk çekebileceği kelimelere ayrılmıştır. Bu kelimeler, her sayıdaki yazının sonunda “sözlük” başlığı altında yer almaktadır.

/1/NİHÂL ATSIZ’IN MÜDÂFAASI

DÂVÂNIN MÂHİYETİ

Bu dâvâ, savcının iddiaya uğraştığı gibi yeni bir rejim ve yeni nizam kurmak dâvâsı değil, Türkçülük düşmanlarının yaygarasına aldanarak kuruntuya kapılanların hiç yoktan ortaya attıkları bir “açık kapıları zorlama” dâvâsıdır. Bu dâvâ; gizli cemiyet, şifre, parola, telsiz, hükûmet darbesi, vatan ihaneti gibi efsanelerle dünyayı velveleye veren şahsî düşmanlarının, boş ve hayâlî iddialarını zorla ispat etmek için mâsum insanlara, gerçek yurtseverlere savurdukları iftiraların dâvâsıdır.

Kâzım Alöç’ün,(1) Turancılar dâvâsını anlaşılmaz bir taassupla ne kadar yanlış bir zaviyeden[1] gördüğünü, iddialarının ne kadar çürük olduğunu belirtmek, bunun sonunda da müdafaa hakkımı gereğince kullanmak için, iddiasının mahiyetini açığa vurup mahkemenin ve bütün dünyanın önüne sermek icap ediyor.

Savcı yerinde duran bu adam her şeyden önce yazılı /2/vesikaları tahrif[2] etmiştir: Ben “bedava broşür verelim” diyorum, o bunu “gizli broşür” şekline sokuyor.

Ben “Türk illerinin dünkü, bugünkü sınırları” diyorum, o bunu “yarınki sınırlar” diye tahrif ediyor.

Ben “millî ülkülerin üçüncü merhalesi[3] cihanı kaplamaktır” diyorum, cihanı istilâya[4] kalkıştığımızı ilân ediyor.

“Ölmüş devlet reisinden” bahsediyorum, “ölmüş reisicumhur” hâline getiriyor. Ne ben acemi bir lise talebesiyim; ne de o benim tahrir[5] vazifelerimi düzelten bir edebiyat ö retmenidir. Taşıdığı soyadı bile yanlış olan öğretmenler benim yazılarımı düzeltemez.

Kâzım Alöç yalnız metin tahrifiyle kalmamıştır: Almanlar ve İtalyanlar aleyhindeki manzum ve mensur[6] yazılarım kendisince malûmken ve Almanların Balkanlara inerek Türkiye’ye saldırmalarına muhakkak diye bakıldığı bir zamanda yazılmış olan vasiyetnamem kendinin önünde iken, hele bu vasiyetnamenin oğluma ait bölümünde Almanlar ve İtalyanlar da millî düşmanlarımız arasında sayılmışken bana faşist taklitçisi (Son Tahkikat s.31) diyerek metni tahriften daha kötü bir hakikat tahrifine tenezzül[7] etmiştir.

/3/Dâvâ dosyasındaki mektupları görebilseydim daha birçok tahrif örnekleri verebilirdim. Fakat bu kadarı da ispat ediyor ki Savcı Kâzım suç teşkil etmeyen yazılarımızı beğenmediği için bunlarda küçücük değişiklikler yapmakta mahzur[8] görmüyor. Esasen savcı Kâzım hiçbir şeyi beğenmiyor. Ona göre bizim her hareketimiz bir suç teşkil ediyor: Doktor Hasan Ferit suçludur, çünkü dargınları barıştırmıştır. Orhan Şaik, o da suçludur, çünkü dargınları barıştırmamıştır. Zevcemin[9] “sıhhatini bildir” diye çektiği telgraf suçtur. Onun için bu telgraf suç delili olarak dosyaya konmuştur. Orhan Şaik’le birlikte Malatya ve Edirne’de bulunuşum da suçtur ve Orhan’ın “Malatya’da beraberdik” deyişi bir itiraftır. Bu zihniyet ve mantığa göre hakka yakın olmak için Kâzım Alöç’den ırak olmaktan başka çıkar yol kalmıyor demektir ki o da bizim ihtiyarımız dahilinde değildir.[10]

IRKÇILIK

Irk, aynı kökten gelen insan veya hayvan topluluğu demektir. /4/Arapça olan bu kelimenin Türkçesi Doğu Türklerinde “uruk”, Batı Türklerinde “soy”dur. “Soy” dilimizde asalet ifade eder. “Soylu” demek asil, necip[11] demektir. “Soysuz” bunun zıddıdır. Bir şeyin bozulması “soysuzlaşma”dır. Demek ki soyun varlığı ve iyi mânâ ifade etmesi, milletin şuurundan tahteşşuuruna[12] kadar, yahut tahteşşuurundan şuuruna kadar geçmiş ve dilde temellenmiştir. Nitekim soy ve ırk hayvanların bile asillerinde, değerlilerinde aranır, yarış atlarında olduğu gibi.

Savcı Kâzım, iddianamesinin ikinci sahifesinde[13] “20nci asra gelinceye kadar dünya yüzünde en müfrit[14] milliyetçi memleketlerde bile kan esasına dayanarak ırk tasfiyelerine rastlanmamıştır” diyor ve bunu yalnız son zamanların Alman ırkçılığı ile başlamış bir hareket diye gösteriyor. Hâlbuki tarihte ırkçılık vardır. Uzak ve yakın zamanlarda vardır. Yabancılar bile Türk ırkına övünç verecek şekilde Türk ırkçılığı yapmıştır: Arap devleti olan Abbasî İmparatorluğu’nun hükümdarları Türk ırkının üstünlüğünü anlamışlar, ordularını bu üstün ırkın askerleriyle kurarak kuvvetlenmişler, Türkler başka milletlerle karışarak soyları bozulmasın /5/diye Türkistan’dan Türk kızları getirip Türk askerlerinin bunlarla evlenmesini kanun hâline sokmuşlar, hattâ Türkler ahlâkça da başka milletlerin tesirinde kalmasınlar diye yeni bir şehir kurarak Türk askerlerini zevceleriyle birlikte o şehre yerleştirmişlerdi. Tarihteki türlü Türk hanedanlarında hükümdarın Türk zevcesinden doğan şehzade veliaht olurdu. Osmanlı padişahı İkinci Selim, cinsî hayatta kadın rolü oynayarak Türk halkının ahlâkını bozuyorlar diye Arnavutların Anadolu’ya geçmelerini yasak etmişti. İkinci Mahmud, yeni kurduğu Türk ordusunda, zekâlarının azlığından dolayı Çerkezlerin miralaylıktan[15] daha yukarı terfi etmemeleri için ferman çıkarmıştı. Vaktiyle Yeniçeri Ocağı’nın kurulmuş olması da ırkçılığın aleyhinde bir hareket değil, onun tamamlayıcısıdır. Çünkü Osmanlı ordusunun 400.000 kişi olduğu heybetli günlerde devşirmeler en çok 20.000 kişiyi geçmiyordu. Evlenmeleri yasak olan bu devşirmeler kapıkulu, yani padişahın köleleri idi. Çünkü Türk devletinde Türk’ten köle olmazdı.

Tarihte siyasî vakalar olarak görülen ırkçılık ilmî bir mevzudur. Ondokuzuncu asırdan beri işlene işlene kanunları bulunmuş, tam bir bilim olmuştur. Kendi tarihini bile bilmeyen Kâzım’ın bir ihtisas şubesi /6/olan ırkçılıktan habersiz olması mazur görülebilir.[16] Fakat savcı Kâzım’ın aklı ermiyor diye ilim inkâr olunamaz. Delilik, sara, boy, renk gibi hususiyetler ırsen[17] intikal ettiği gibi mânevî hasletlerin,[18] hattâ şairlik, musikişinaslık gibi şeylerin geçtiği de ilmî hakikattir. Musikişinas aileler, cani aileler olduğunu savcı Kâzım belki gazetelerde veya dergilerde görmüş, hiç olmazsa bazı filmlerde seyretmiştir.

Ailelerde irsî hususiyetler olduğu gibi ırklarda da irsî hususiyetler vardır. Yüksek ırklarda bu hususiyetler müspet hususiyetlerdir. Bu müspet hususiyetler ancak aşağı ırklarla karışma neticesinde bozulur. Yüksek ırk pek çabuk bozulur. İki müsavi[19] ırk olan Norveçliler ile İtalyanlardan yüzer çift evlense doğacak çocukların aşağı yukarı yarısı Norveçliye yarısı İtalyan’a benzer. Fakat yüz Türk’le yüz zenci evlense doğacak çocukların hepsi zenciye benzer. Çünkü zenci aşağı ırktır. Tesâlüpte[20] onun hususiyetleri üstün bir yer tutacaktır. Zenciden daha üstün, Türk’ten daha aşağı olan öteki ırklarla yapılan karışmalarda da Türk ırkı üstün hasletlerinden yine kaybeder. (Devam edecek)

DİPNOT

(1) Türkçülük Dâvâsının görüldüğü Sıkıyönetim Mahkemesinin savcısı. Hatıralarını, aradan yirmi yıl geçtikten sonra, 1960’larda Yeni Gazete’de yayınlamıştır.

SÖZLÜK

[1]. zaviye: açı

[2]. tahrif: bozma, değiştirme, anlamını değiştirme

[3]. merhale: menzil, amaç, kademe,

[4]. istilâ: bir yeri ele geçirme, zabt etme

[5]. tahrir: kompozisyon

[6]. mensur: nesir, düz yazı

[7]. tenezzül: alçalma, inme, aşağılama

[8]. mahzur: sakınca

[9]. zevce: evdeş, karı

[10]. ihtiyarı dahilinde olmak: seçmeye, seçilmeye gücü yeter olmak

[11]. necip: soyu temiz

[12]. tahteşşuur: bilinç altı

[13]. sahife: sayfa

[14]. müfrit: aşırı

[15]. miralay: albay

[16]. mazur görmek: kusuruna bakmamak, bağışlamak

[17]. ırsen: kalıtım yolu ile

[18]. haslet: insanın yaradılışındaki mizacı

[19]. müsavi: eşit, denk

[20]. tesâlüp: iki nesnenin haç gibi birbiri üzerine binme hâli