1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Atsız’ın Savunması (4)

Orkun
ONUN manzume kitabından sırf Atatürk ve İnönü adlarını /27/çıkardığım hakkındaki sözlerinin bir zuhûl olması icap eder. Çünkü ben bu kitaptan Atatürk’ü ve İnönü’nü değil, dalkavukluğu çıkardım. Bir ismi bir kitaptan çıkarmak hakaret değildir. Fakat bazen bir ismi bir kitapta bırakmak o isme hakaret olabilir. Ahlâk ve sanat endişesiyle yaptığım, kendisince de malûm birkaç düzeltmeden dolayı, manzumelerinde ordulara meydan okuyan; ölümü, azabı hiçe sayan bu sahte kahramanın, ilk işkence tehdidi karşısında ödü patlayarak kendisini kurtarmak için bana zuhûlen iftira atacağını nereden bilirdim? Onun manzumelerinden münhasıran[1] Atatürk ve İnönü adlarını çıkarmış olsam bile hakaret bunun neresinde? Bunu hakaret saymak da savcının bir zuhûlü olsa gerek.

Fiilen veya matbuat[2] sahasında muhasama[3] yapmadığımız diğer maznunlar[4] ve şahitler benden tahkir yollu söz işitmediklerini ittifakla[5] bildirmişlerdir.

Geriye savcının elinde kala kala Tevet’e(20) ve Sançar’a(21) yazılmış mektuplar kalmaktadır ki bunda da aleniyet[6] olup olmadığını mahkemeniz takdir edecektir.

Savcı Kâzım zoraki bir aleniyet yaratmak için çırpınmakta ve hiç kimseye gösterilmemiş olan vasiyetnamemi de suç delili /28/gibi ortaya sürmekte ise de gayreti boşunadır. Kâzım Alöç’ün dostu olsaydım, onun da böyle baştan başa vatanperverlik ve ahlâk dersi olan bir vasiyetnamesi bulunmasını temenni ederdim. Onun yerinde olsaydım bunu sahibine iade ederdim.

Kimsenin görüp bilmediği vasiyetnamemde bazı şahısları sevmediğim için beni hiçbir kanun, hiçbir mahkeme mahkûm edemez. Ben herkesin sevdiği insanları sevmeğe mecbur değilim. Hele psikanalizin ortaya koyduğu hakikatlerden sonra; tahteş şuurlarındaki zulmetlerle[7], gönüllerinde yaşayan ifritlerle hiçbir insanı sevilmeye lâyık bulmuyorum. Bütün didinmelerden sonra büyük kâinat manzumesinde meçhul bir zerre olacağımızı düşünüyor ve bu kadar boş bir neticeye varmadan önceki şu kısa misafirlikte insanların vicdanına karışmak hamakatını[8] gösterenlere acıyorum. Hiçbir hakikî bahtiyarlığın bulunmadığına kani olduğum dünyada tek vazife ve tesellî bildiğim ülkü, şahıslardan sıyrılmış yüksek bir duygu ve düşüncedir. O, çirkin yüzlü ölümü bile güzelleştirip bir sevgili gibi bağrımıza bastırır. Hayatın zehir zemberek kasırgalarını ruhumuzda nisan rüzgârı gibi estirir. Acıların önünde bizi granit heykeller gibi susturur. Ben bu yolun üzerindeyim. Onun içindir ki /29/oğluma zengin olmasını, bahtiyarlık için çalışmasını değil, Turan’ı kurtarmak için yapılacak kutlu savaşta şehit olmasını vasiyet ediyorum. Savcı beğenmese de, bütün dünya hoşlanmasa da ben böyleyim işte... Vasiyetnameyi suç saymak insanların beyinlerinden geçen düşünceleri suç saymaya benzer. Acaba Kâzım Alöç yirmi üç maznunun kafalarında kendisi için dolaşan mahrem[9] fikirlerden dolayı da herhangi bir kanunî maddenin tatbikini isteyebilir mi?

ANKARA NÜMAYİŞİ

Savcının hakkımdaki iddialarının en garibi Ankara nümayişini hazırladığım hakkındaki sözleridir. Duruşmada elbette anlaşılmıştır ki bu nümayişi hazırlayan ben değilim. Yaradılışım ve seciyem[10] buna elverişli değildir. Ankara’ya gittiğim zaman, nümayişe iştirak etmiş olanlardan yalnız Cemal Oğuz’u tanıyordum. Tanıdıkları ve avukatları ziyaret ederek, bana gelen yüzlerce gençle konuşarak geçen zamanda bir nümayiş hazırlayacak kadar vaktim acaba var mıydı? İlk defa görülen gençlerle bir nümayiş hazırlamak bu kadar kolay mıdır? Bu gençleri, farzımuhal bir nümayişe tahrik[11] etsem, beni sabahtan /30/akşama kadar kontrol eden polisler farkına varmaz mıydı?

13 Teşrinisânî 1944 tarihli duruşmada Cemal Oğuz, Tevetoğlu’na yazdığı bir mektuba dair söz söylerken: “Atsız’la Sabahattin Ali’nin(22) dâvâlarına ait duruşma sırasında ıslık çalmak suretiyle Sabahattin Ali’ye ve onun şahsında bütün komünistlere karşı tezahüratta[12] bulunacağımızı da yazmıştım” diyor. Bu mektup, son tahkikat kararının 15inci sahifesinden anlaşıldığı üzere 21 Nisan 1944’te yani ben Ankara’ya gitmeden önce yazılmıştır. Nümayiş muhakkak bir kararla yapıldıysa görülüyor ki bu karardan benim haberim yoktur. 2 Mayıs 1944 günü nümayişi yapmak için Cabbar,(23) Sait,(24) Cemal Oğuz ve benim aramda verilmiş karar Sebat Oteli’nde(25) değil, savcı Kâzım’ın hayâlhanesinde hazırlanmıştır. Nitekim bu husustaki iddiasında da bir zapt ü rapt[13] yoktur:

1- Son tahkikat kararının 14üncü sahifesinde Cabbar’la Sait’in idaresinde toplanan ve adları tespit edilen 15 kadar gencin Samanpazarı’nda toplanarak nümayiş kararlaştırdıklarını söylemektedir.

2- Son tahkikat kararının 15inci sahifesinde nümayişin Kadastro Okulunda hazırlandığını iddia etmektedir.

/31/3- Diğer taraftan nümayişin Sebat Oteli’nde dört kişi (ben, Sait, Cabbar, Cemal) arasında hazırlandığını ileri sürmektedir.

4- İddianamede ise Sait’i bu komplodan çıkararak nümayişin üç kişi (ben, Cabbar, Cemal) arasında hazırlandığını ispata çalışmaktadır.

Duruşmadaki ifadelerinde Cabbar, Sait ve Cemal Oğuz benim nümayişle hiçbir ilgim olmadığını söylediler. Şahit Osman Yüksel(26) ve Nezahat da bunları teyit[14] ettiler. Yalnız Ülker aleyhime ifade verdi. Bununla beraber bu ifadenin de inanılır bir tarafı olmasa gerek. İnsan ilk defa gördüğü bir genç kıza “şimdi size bir sır vereceğiz” diyerek hazırlamakta olduğu suçu haber verir mi? Ülker’in nasıl bir tesir altında bu ifadeyi verdiğini belirtmek için mahkemeye şu hakikatı söylemeye mecburum: Ülker ve Nezahat âmme[15] şahidi olarak gösterildikleri hâlde hakikatte Ankara’da tevkif olunarak Istanbul’a getirilmişler, fakat Nezahat’in askerî hâkim olan babasının hususî müdahalesiyle serbest bırakılmışlardır. Bununla beraber serbest bırakılma karşılığı olarak istenilen şekilde ifade vermeye icbar edilmişlerdir[16]. /32/Ülker, mahkeme huzurunda verdiği ifadede Istanbul’da bir otelde kaldığını söylediği hâlde Emniyet Müdürlüğünde kalmış ve mahkemeye polis nezareti altında gelmiştir. Bunun mânâsını takdir akl-ı selime[17] aittir.

Benim anladığıma göre Ankara nümayişi gençliğin müşterek ve fevrî[18] bir hareketidir. Cabbar’ın, Sait’in ve İsfendiyar Barıönü’nün ifadelerinden anlaşıldığına göre daha ben Ankara’ya gelmeden çok önce Rasih Kaplan, Reşad Şemsettin, Behçet Kemal, Rebiî Barkın, Suut Kemal, Tahsin Banguoğlu gibi mebusların şifahî[19] telkinleriyle komünistlere karşı tahrik edilen gençler Sabahattin Ali’ye hakaret etmeye karar vermişler; Sabahattin Ali de benimle olan duruşmasında “Atsız bu dâvâyı ülkü dâvâsı şekline sokarsa bundan hem kendisinin hem de devletin zarar göreceğini ihtar ederim” diye tehdit savurarak mahkeme salonunu dolduran Türkçü Türk gençlerini hiddetlendirip tahrik etmiş, 3 Mayıs duruşmasında mahkeme salonuna alınmayarak Adliye Sarayı önüne biriken gençlerin içlerindeki kin duygusu nümayiş şekline dökülmüştür. Âmme şahidi diye dinlenen Osman Yüksel ve Ülker bu nümayişin yalnız ve ancak komünistlere, yahut yeni adı ile Turoçkistlere /33/karşı yapıldığını kesin olarak söylemişlerdir. Sait’in ifadesine göre nümayiş kafilesinin başında Ankara Emniyet Müdürü Şinasi’nin bulunması ve kafile Ulus Meydanına gelinceye kadar polisin müdahale etmeyişi dikkate değer. Bundan sonra polisin yaptığı müdahale, telâşlı ve izam[20] edici bir adam olduğu anlaşılan Ankara valisinin(27) teşebbüsü ile olmuştur. Hüseyin Namık Orkun ile çektirdiğim resmi bir suç vesikası sayacak kadar mübalağacı olan Ankara valisinin millî bir tezahürü[21] ihtilâl sanmasının ceremesini[22] on aydır biz çekiyoruz. Müdafaa şahidi diye gösterdiğim Ankara Emniyet Birinci Şubesi memurlarından Zühtü ve Mahmut’un şahadetlerini dinlemeye mahkemeniz lüzum görmedi. Beni adım adım takip ettiklerini tevkifimden[23] sonra öğrendiğim bu iki memur dinlenmiş olsaydı nümayişte ilgim olmadığını en salâhiyetli insanlar olarak bildireceklerdi.

Maarif kadrosunda mühim yerler tutan ve vaktiyle komünizm suçundan dolayı hepsi de sabıkalı olan birkaç yerli komüniste karşı yapılan ve suçsa, tecemmüât[24] kanununa göre vasıflandırılması gereken bu millî hareketi dallandırıp budaklandıran, benim iki şahsî /34/düşmanım olan Falih Rıfkı(28) ile Hasan Âlî(29) olmuştur.

Falih Rıfkı, Ankara nümayişinden mevkuf[25] olan gençlerin henüz polis tahkikatı (ilk tahkikatı) yapılırken Ulus gazetesinde kışkırtıcı ve iftiracı yazılarla vakayı büyütmüş, efkâr-ı umûmîyede[26] heyecan uyandırmıştır. 3 Mayıs’ta polis tarafından tevkif olunan yüze yakın gencin henüz sorgusu bile yapılmadan Falih Rıfkı 7 Mayıs’ta kışkırtıcı neşriyata başlamış, bu yalan neşriyat 8, 9, 11, 13, 14, 18 Mayıs tarihli Ulus’larda devam etmiş, hiç yoktan ortaya bir Irkçılık-Turancılık dâvâsı çıkarmıştır.

Aleyhime dâvâ açması için Hasan Âlî ile birlikte Sabahattin Ali’yi tahrik eden de yine Falih Rıfkı olmuş ve Ulus gazetesinin avukatını fahrî bir hukuk müşaviri gibi Sabahattin Ali’ye vermiştir. Kendisini Hasan Âlî ile Falih Rıfkı’nın tahrik ettiğini Sabahattin Ali Orhan Şaik’e söylemiş, Orhan Şaik de bunu duruşma sırasında mahkemeye bildirmişse de maalesef bu sözleri zabta geçmemiştir.

Hasan Âlî, bir kitabını vaktiyle Orhun’da tenkit ederek cehaletini /35/açığa vurduğum için, Maarif Vekâletinde orta öğrenim müdürü olduğu zamandan başlayarak bana şahsî kin gütmüş, selefi[27] Safvet Arıkan’ın son zamanında bir mebusun kendi kendine yaptığı teşebbüsle resmî bir liseye tayinim tahakkuk[28] etmek üzere bulunmuşken Maarif Vekâletine geçerek ilk icraat olmak üzere benim tayinimi durdurmuştur.

Bütün bunlar Hasan Âlî ile Falih Rıfkı’nın benim aleyhimde nasıl bir kinle hareket ettiklerini açıkça göstermektedir. Ankara nümayişi olunca bu iki düşman bundan istifade etmek için fırsatı ganimet bildiler. Ve bu nümayişin âdeta hükûmeti devirmek için yapılmış bir ihtilâl olduğunu velvele ile etrafa yayarak fikirleri bulandırdılar.

Şimdi soruyorum: Zevceme ve benden Ankara mahkemesinin tafsilâtını istemiş olan iki iyi talebeme duruşma safahatını ve Sabahattin Ali’nin mahkemeden kaçtığını yazdım diye beni tahrikçilikle itham eden savcı Kâzım, daha ben tevkif olunmadan ve hükûmet resmî tebliği neşretmeden önce Ulus gazetesiyle efkâr-ı umumiyeyi bulandıran Falih Rıfkı ve meta’mış gibi onun makalelerini günde dört defa tekrarlayan Ankara radyosu hakkında niçin takibat yapmadı? Ulus gazetesiyle Ankara radyosu olmasaydı Ankara nümayişi /36/denilen hâdise iki günde unutulup gidecekti. Bu hadise gazete ve radyolarla bütün dünyaya mübalağalı bir şekilde anlatılırken, bunu bir mektupla zevceme bildirmemin bir tahrik olduğunu iddia etmek ne demektir? Hüküm vermeyi mahkemeye ve namuslu insanların vicdanlarına bırakıyorum.

Hasan Âlî’nin şahsî garezle hareket ettiğinin en bariz[29] delillerinden biri de şudur: Erenköy Kız Lisesi’nde tarih öğretmeni olan zevcem Bedriye Atsız 16 Mayıs’ta tevkif edildiği hâlde tevkifinden üç gün önce vekâlet emrine alınmış, yetmiş iki günlük mevkufiyetten sonra tahliye olunduğu ve vekâlete dilekçe ile başvurduğu hâlde vazifesi verilmemiş, verilemeyeceği de Hasan Âli’nin imzasıyla gelen bir kağıtla kendisine bildirilmiştir. Hâlbuki aynı şekilde vekâlet emrine alınmış olan Reşide Sançar(30) ile Ziya Özkaynak tekrar öğretmenliğe getirilmiştir. Demek ki vekâlet emrine almalar ve tayinler tamamiyle bana karşı olan kinle ayarlanmıştır. Nitekim Ankara’da kendilerini ziyaret ettiğim Orhan Şaik,(31) Hüseyin Namık,(32) Osman Turan(33) da sırf bu yüzden vekâlet emrine alınmışlardır.

Bu kadar büyük, âdeta cihanşümul[30] bir dâvânın sorgusunu üzerine /37/alan Kâzım Alöç, dâvânın azameti[31] ile uygun şahsî bir ikbal[32] temini hevesiyle işe başlamış, müzelerdeki heybetli mankenlerin altından iki değnek parçası çıktığı gibi bu hâilevî[33] tahkikatın altından da bir iki manyakla masum ve vatanperverler çıkınca inanamamış, muhakkak resmî sözlere uygun ifadeler almak için maznunlara Emniyet Müdürlüğündeki yardımcıları ile birlikte her türlü işkenceler yapmaktan çekinmemiştir. İnsanların insan gibi hava ve güneş görerek yaşayacağı kocaman bir askerî cezaevi varken maznunları sıkışık, pis, bir karyolanın ancak sığdığı hücrelerinde güneş bulunmayan, yaz günlerinde musluklarından su akmayan Emniyet Müdürlüğü nezarethanesine niçin götürdüğü elbette mahkemenizce takdir olunmuştur.

Bütün bunlardan sonra iddianamesinin ikinci sahifesinde benim için “muvazenesizliği[34] ile mâruf olan Nihâl Atsız şecaat[35] arz etme kabilinden huzurunuzda ölmüş bir reisicumhura karşı hakareti kanunlarımız suç saymaz demek suretiyle kendi şahsî kin ve ihtirası uğrunda millî mukaddesata bile dil uzatmaktan hayâ etmeyen vicdansız olduğunu ortaya koymuştur” diyerek bana hakaret etmekten çekinmiyor.

/38/Gerçi savcı Kâzım’ın haykırarak savurduğu bu küfürlerle benim şerefimin safiyeti bulanamaz. Çünkü benim şerefim bir değil, birkaç yüz Kâzım Alöç’ün alçaltamayacağı kadar yüksektir. Beşinci sınıf askerî hâkim Bay Kâzım Alöç bu dünyadan şöylece bir gelip geçecektir. Fakat ben muhteşem anamızın bağrında, yani vatan topraklarında yatarken yarınki nesiller benim ektiğim tohumun yemişlerini devşireceklerdir.

“Ölmüş olan devlet reislerine hakaret kanunî bir suç değildir” derken ben kanuna uygun bir söz söyledim. Kanun adamı olması gereken ve hukukî bir cevap vermesi icap eden Kâzım buna “hayâ etmeyen, vicdansız” kelimeleriyle karşılık verdi. Bu iki çirkin sıfat tarih denilen yıkılmaz ve aşınmaz kayanın duvarlarına çarptı, fakat henüz bir yankı hâlinde dönmüş ve bize erişmiş değildir. O yankı bize eriştiği zaman bu dâvâ yeniden görülecek, fakat bu sefer yanılmaz tarihin temyizsiz hüküm verdiği bir mahkemede maznun ve mahkûm mevkiinde Kâzım Alöç oturacaktır.

Mahkemede Fehiman’ın(34) sorgusunun yapıldığı 29 Eylül 1944 tarihli celsede hepimize birden “katiller, caniler” diye bağıran;

/39/Bize Pera Palas Otelini tahsis edemeyeceğini ileri sürerek istihza[36] kabiliyetini ispata yeltenen;

“Elbette her türlü işkenceyi göreceklerdir” diye şecaat arz eden;

İstediği şekilde ifade almak için anayasamızla yasak edilen işkence yollarına saparak Reha’yı, Hamza’yı, Hikmet’i,(35) Osman Yüksel’i, Orhan Şaik’i, “tabutluk” denilen, tepesinde beş yüzer mumluk üç ampul yanan, bir insanın ancak ayakta durabileceği kadar dar bir hücreye sokan;

Âmme şahidi diye ifadesini okuttuğu Külâhlıoğlu Mehmet’e(36) falaka attıran;

Necdet Sançar’ı ne bir penceresi ne de bir hava deliği olmayan bir hücrede yirmi iki gün tutan;

Zeki Velidî’yi(37) iki gün aç bırakan;

Beni toprağın beş metre altında, küflü ve rutubetli havasında kibrit yanmayan ve eşyalar küflenen, duvarlarından lâğım borusu sızan bir mezarda bir hafta tutan;

Masum zevcemi tevkif ettirerek yavrusundan zorla ayırıp /40/o zaman dört yaşında bulunan küçücük oğlumu anası babası sağken öksüz bırakan bu adamın vicdansız diyerek beni tahkire cüret etmesi vicdana karşı bir iftira ve işgal ettiği makama hakarettir.

Emniyet Müdürlüğünde bütün ifadeler bu şekilde işkencelerden sonra veyâ işkence tehditleriyle alınmış, ifadeler alınırken de kanunî hak ve salâhiyetleri[37] olmadığı hâlde Emniyet Umum Müdürlüğü Müdür Muavini Kâmuran Çıkrık,(38) Istanbul Emniyet Müdürü Ahmet Demir, Birinci Şube Müdürü Said zaman zaman hazır bulunmuşlar, maznunlara sualler sormuşlar, hakaret etmişlerdir.

Yirmi milyonun selâmeti için çırpındığını, nedense sesi titreyerek söyleyen Kâzım Alöç’ü bu vatanperverliğinden dolayı tebrik ederim. Fakat o yirmi milyonun arasında Yahudilerden, Arnavutlardan, Boşnaklardan önce Türk ırkından gelenlerin de bulunduğunu kendisine hatırlatırım. Anayasada yalnız 88inci maddeye saplanmamasını, mânâsını yanlış anladığı o maddeden önce 73üncü maddeyi de ezberlemesini tavsiye ederim.

/41/SONUÇ

Netice olarak şunları söylüyorum:

1-Türkçüyüm. Türkçülük milliyetçiliktir. Irkçılık ve Turancılık da bunun şümûlüne dahildir. Memleket ya bu iki temel üzerinde yükselecek veya yıkılacaktır. Irkçılık ve Turancılık Anayasaya aykırı değildir. Ceza Kanununda sarahatle[38] suç olduğu yazılmayan bir hareketten dolayı kimse suçlandırılamaz. Devlet de icraatıyla açıkça ırkçı, Hatay’ı ilhak etmekle de Turancıdır.

2- Yalnız gönderilenlere malûm mektuplara ve herkese meçhul vasiyetnameme bakılarak hükûmeti alenen tahkir ettiğim iddia olunamaz. Bunlar polisin başka bir mesele için yaptığı arama dolayısıyla elde edilmiştir. Hükûmeti tahkir ettiğim hakkında bir şikâyet veya ihbar yapılmış değildir. Şu dakikada böyle mektuplar yazmış veya vasiyetname hazırlamış kaç bin kişinin bulunduğunu Tanrı bilir. Anayasaya göre istediğim gibi düşünmekte serbestim. Çünkü eşit adaletin hüküm sürdüğü hür vatandaşlar diyarının vatandaşıyım.

3- Ankara nümayişini hazırlamadım. Bu nümayiş mebusların /42/teşvik ve Sabahattin Ali’nin tahrik ettiği milliyetçi gençliğin kalbinden kopmuş maşerî[39] ve millî bir harekettir. Bunu hükûmet aleyhinde bir hareket diye gösteren benim şahsî ve barışmaz düşmanlarım olan Hasan Âlî ile Falih Rıfkı olmuştur.

Sözlerimi bitirirken tarihî bir misâl zikretmeden kendimi alamıyorum: Taşa tutularak öldürülecek bir maznun hakkında İsa Peygamber’e fikrini sordukları zaman ilk önce hiçbir söz söylememiş. Israr olununca “içinizde hiç günahsız olan kim ise ilk taşı o atsın” diye cevap vermiş.

Siz de, eğer bir parça olsun benim gibi düşünmüyorsanız, iyi veya kötü daima doğruyu söylediğime kani değilseniz istediğiniz şekilde karar verin. Siz hâkimler de insan olduğunuz için belki insanlık icabı zuhûllerde bulunabilirsiniz. Fakat yanılmaz hâkim olan zaman, yani tarih, hepimiz hakkında en âdil kararı verecek, Irkçı ve Turancı olduğum için mahkûm olursam bu mahkûmluk hayatımın en büyük şerefini teşkil edecektir.

Pazartesi Saat 16.55

19 Şubat 1944

NİHÂL ATSIZ

(SON)

DİPNOTLARI

(20) Dr. Fethi Tevetoğlu: (1916-1989) Askerî tabip üsteğmen iken tutuklandı. Atsız’la genç yaşta tanışmış ve şiirlerini “Atsız’a Yoldaş” adıyla yayınlamış, Kopuz dergisini çıkarmıştı. Beraat ettikten sonra askerî hizmetine devam etti. Amerika’ya gönderildi. oradan dönüşte Samsun’da serbest hekim olarak çalıştı. Samsun senatörlüğü (1961-1973), Senato Dış İşleri Komisyonu Başkanlığı, AP senato grup başkanlığı yaptı. 1973 seçimlerini kaybedince Almanya’ya giderek hekimlik mesleğine devam etti. İslâm Konferansı genel sekreter yardımcısı oldu. (1976-1986). Türk Ocaklarında çeşitli dönemlerde görev aldı, Hars Heyeti başkanlığı yaptı.

(21) Nejdet Sançar: Doğumu 1910. Atsız’ın kardeşi. Balıkesir’de edebiyat öğretmeni iken tutuklandı ve Türkçülük dâvâsında yargılandı. Bakanlık emrine alınmışken, beraat ettikten sonra da kendisine uzun süre görev verilmedi. Zonguldak’ta edebiyat öğretmenliğine tayin edilince, burada Komünizmle Mücadele Derneği’ni kurdu ve bu derneğin yayınlarını yönetti. Daha sonra Ankara’ya tayin edildi. Polis Koleji’nde ders verdi. Millî Kütüphane’deki memurluk hayatından sonra emekli oldu ve İstanbul’a yerleşti. Ancak az sonra vefat etti (1975). Türk-İtalyan Savaşları, Türklük Sevgisi, Hasan Âli ile Hesaplaşma adlı kitapları vardır. Genç yaşta kaybettiği oğlunun adına kurduğu “Afşın Yayınları”nı yönetmiştir.

(22) Sabahattin Ali: Ünlü hikâye ve roman yazarı. Gençlik yıllarında milliyetçi olan Sabahattin Ali, Atsız’ın çıkardığı Atsız Mecmua’da yazılar yazmıştı. Daha sonra, Atatürk’e hakaretten hapis cezasına çarptırıldı. Hapisten çıktıktan sonra, Marksist gruplara katıldı. Turancılar aleyhinde “İçimizdeki Şeytan” adıyla roman yayımladı. Millî Eğitim’de görev aldı. 1946’dan sonra Aziz Nesin’le birlikte Marko Paşa adlı mizah gazetesini çıkardı. Bulgaristan’a kaçmak isterken sınıra yakın bir yerde öldürüldü.

(23) Cabbar Ertürk: 1944’te yargılanan Türkçülerden. O sırada Hukuk Fakültesi öğrencisiydi. Daha sonra hâkimlik yaptı. Yassıada duruşmalarından önceki sorgu heyetlerinde görev aldı.

(24) Sait Bilgiç: 1944’te yargılanan Türkçülerden. Daha sonra avukatlık, Isparta milletvekilliği (1950-1960) ve Türk Milliyetçiler Derneği genel başkanlığı, MHP genel başkan yardımcılığı yaptı. Ölümü 1988.

(25) Atsız, Orhun dergisinde Başvekil Şükrü Saracoğlu’na hitaben yazdığı açık mektuplarda Sabahattin Ali’nin komünist olduğunu ve Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel tarafından himaye edildiğini açıklamıştı. Bunun üzerine Sabahattin Ali, Hasan Âli Yücel ve Falih Rıfkı Atay’ın teşviki ile Atsız aleyhine hakaret dâvâsı açtı. Atsız, bu dâvânın duruşmalarına katılmak için Ankara’ya geldiğinde Sebat Oteli’nde kalmıştı.

(26) Osman Yüksel Serdengeçti: 1944’te DTCF felsefe bölümü öğrencisiydi. 1950’li yıllarda Serdengeçti dergisini yayımladı. Malatya suikasti dolayısıyla tutuklandı. 1965’te Antalya milletvekili seçildi. 1983’te İstanbul’da öldü.

(27) Nevzat Tandoğan: 1944’te Ankara valisiydi. Bir dâvâya adı karıştığı için makamında intihar etti.

(28) Falih Rıfkı Atay: O dönemde milletvekili ve Ulus gazetesinin başyazarı. Ulus, CHP iktidarının yarı resmî yayın organı idi.

(29) Hasan Âli Yücel: Felsefeci ve eğitimci. Türkçülük Dâvâsı sırasında Millî Eğitim Bakanı.

(30) Reşide Sançar: Atsız’ın kardeşi Nejdet Sançar’ın eşi. Kimya öğretmeni.

(31) Orhan Şaik Gökyay: Atsız’ın Edebiyat Fakültesinden sınıf arkadaşı. 1944’te Ankara’da Konservatuar müdürüydü. Sabahattin Ali ile olan dâvâsı dolayısıyla Ankara’ya gelen Atsız’ı bir gece evinde misafir etmişti. Bu sırada kendisine gelen talimatla Atsız’ı evinden çıkarması istenmişti. Gökyay, bu isteğe uymadı. Türkçülere karşı saldırı başlayınca görevinden alınarak tutuklandı ve Türkçülük dâvâsının sanıkları arasına katıldı. Edebiyat tenkidleri, incelemeleri ve şiirleriyle ün yapmıştır. Ölümü İstanbul 1995.

(32) Hüseyin Namık Orkun: Tarihçi, öğretmen, müellif. Türkçülük dâvâsının sanıklarından. Eski Türk Yazıtları, Türk Tarihi, Türkçülüğün Tarihi ve Yeryüzünde Türkler, başlıca eserleridir.

(33) Osman Turan: O sırada Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakiltesi’nde doçentti. Atsız, Ankara’ya gittiği zaman Fakültede onu ziyaret etmiş ve bu yüzden Osman Turan, hükûmet çevrelerince mimlenmiştir. Daha sonra profesör, Türk ocağı genel başkanı, milletvekili ve AP genel başkan yardımcısı oldu. Selçuklu ve Orta Çağ tarihinin tanınmış uzmanlarından.

(34) Fehiman Altan: Türçülük dâvâsı sanıklarından. O sırada Mühendis Mektebi (İTÜ) talebesi. Hâlen hayattadır.

(35) Hikmet Tanyu: Türkçülük dâvasının sanıklarından. O sırada İç İşleri Bakanlığında memurdu. Daha sonra öğretmenlik yaptı. Ankara İlâhiyat Fakütlesi’nde profesör ve dekan oldu. Tutuklu Türkçülere yapılan işkencelerin sorumluları hakkında dâva açtı ve onları mahkûm ettirdi. Ancak, 1950’dan sonra çıkarılan af kanunu, bu mahkûmiyetleri geçersiz kıldı.

(36) Mehmet Külâhlıoğlu: Sorguya çekilen, ancak dâvâ dışı bırakılan Türkçülerden. O sırada Tıp Fakültesi öğrencisiydi. Daha sonra doktor oldu. Memleketi olan Erzincan’da uzun yıllar hekim olarak çalıştı.

(37) Zeki Velidî Togan: Tanınmış tarihçi. Atsız’ın Edebiyat Fakültesi’nden hocası Türkçülük dâvâsı sanıklarından. Ölümü: İstanbul 1970.

(38) Kâmuran Çukruh: Daha sonra valiliğe getirilmiştir. Atsız, Türkçülere yapılan işkencelerden sorumlu tuttuğu Çukruh’ın soyadını, onu aşağılamak amacıyla ve bilerek “Çıkrık” şekline sokmuş.

SÖZLÜK

[1] münhasıran: yalnız, özellikle

[2] matbuat: basın yayın

[3] muhasama: husûmet, düşmanlık

[4] maznun: zanlı, sanık

[5] ittifakla: oybirliğiyle

[6] aleniyet: açıklık, göz önünde olma hâli

[7] zulmet: karanlık, haksızlık, eziyet

[8] hamakat: ahmaklık, beyinsizlik, bönlük

[9] mahrem: başkalarına söylenmeyen, gizli

[10] seciye: tabiat, karakter

[11] tahrik: harekete geçirme, kışkırtma

[12] tezahürat: gösteri

[13] zapt ü rapt: düzen, disiplin

[14] teyit: doğrulama

[15] âmme: kamu

[16] icbar etmek: zorlamak

[17] akl-ı selim: sağduyu

[18] fevrî: birdenbire, ani yapılan hareket

[19] şifahî: sözlü

[20] izam etmek: olduğundan fazla büyütmek

[21] tezahür: zuhur etme, ortaya çıkma

[22] cereme: başkasının sebep olduğu zararı çekme

[23] tevkif: tutuklama

[24] tecemmüât: gösteri için yapılan toplantılar

[25] mevkuf: tutuklu

[26] efkâr-ı umumiye: kamuoyu

[27] selef: bir görevde, bir makamda kendinden önce bulunmuş kimse, öncel

[28] tahakkuk: gerçekleşme

[29] bariz: açık, göz önünde, aşikâr

[30] cihanşümul: dünya ölçüsünde

[31] azamet: büyüklük, görkem

[32] ikbal: talih açıklığı, yüksek bir mevkie erişme

[33] hâilevî: dramatik, trajik

[34] muvazenesiz: dengesiz

[35] şecaat: yiğitlik, kahramanlık

[36] istihza: biriyle alay etme, eğlenme

[37] salâhiyet: yetki

[38] sarahat: ifadede açıklık

[39] mâşerî: topluluğun olan, ortaklaşa