1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Atsız’ı Etkileyen Şahsiyetler : Ziya Gökalp (2)

Altan Deliorman
Geçen yazımızda Atsız’la Ziya Gökalp’ın Türkçülük konusunda müşterek oldukları veya farklı göründükleri noktaları belirtmiştik. Bu yazımızda ise iki şahsiyet arasındaki mizaç ayrılıklarını ve bunun Türkçülük hareketine yansımasını ele alacağız.

Ziya Gökalp, kararlı fakat sakin bir yaradılış sahibidir. Hattâ mahcup denilecek ölçüde çekingendir. En azından, fikir hayatının ilk yarısında böyledir. Fakat kader onu kalabalıklara ve siyasete çekmiştir. İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne katılmış, bu cemiyet parti hâline gelip de iktidara geçince yönetici kadronun içinde ve önünde yer almıştır.

Ziya Gökalp’ın ünlü “Turan” şiiri, Selanik’te bulunduğu sırada, Ali Canip (Yöntem) ile bir arkadaşının yönetimindeki Genç Kalemler dergisinde yayınlanmıştı. İlk yayımında şiirin imzası Tevfik Sedat idi. Ali Canip, Turan şiiri eline geçince okuyup heyecanlanmış ve derhal yayınlamaya karar vermişti. Şiiri getiren zat “Bunu Ziya Beyden aldım” demişti. Peki ama, bu Ziya Bey nasıl bir adamdı? Şiir hem edebiyat bakımından hem millî duygular bakımından son derece başarılıydı. Ali Canip, Ziya Beyle mutlaka tanışmak istiyordu. Bu arzusunu açtığı arkadaşı birkaç gün sonra gelmiş “Ziya Bey bu akşam sinemadaki locasında olacak. Seninle birlikte oraya gideceğiz. Böylece tanışırsınız” demişti. Locaya girince Ali Canip’i takdim etmiş, Ziya Gökalp da “Müşerref oldum” gibilerden bir iki kelime söylemişti. Oturmuşlardı. Bir daha hiçbir konuşma olmamıştı. Ziya Gökalp sürekli susuyor, düşüncelere dalmış görünüyordu. Ali Canip sıkılmış, geldiğine geleceğine pişman olmuştu. Nihayet “Efendim, müsaadenizi istirham ediyorum” deyip kalkmıştı. Gökalp sadece “Güle güle” demişti. Çıkınca arkadaşına “Yahu, bu ne hâldir?” diye sitemle sorunca “Ziya Bey öyledir, alınmana gerek yok” cevabıyla karşılaşmıştı. Gerçekten, kısa süre sonra Ali Canip’le Ziya Gökalp çok yakın iki arkadaş olacaklardı. Genç kalemler, ikisinin gayretiyle ve Ömer Seyfettin’in de katılımıyla Türkçülük tarihindeki yerini alacaktı.

Balkan Savaşı’nda Selanik’in kaybı üzerine İstanbul’a geldiği zaman da Ziya Gökalp’ın aynı suskun tavrını devam ettirdiğini görüyoruz. Darülfünûnda içtimaiyat (sosyoloji) kürsüsü kurulmuş, başına da hoca olarak Ziya Gökalp getirilmiştir. O günlerde kendisine yardımcı olacak bir sosyologa ihtiyaç duymaktadır. Ona Necmeddin Sadık (Sadak)’tan bahsederler. Yurt dışındaki eğitimini bitirip yeni dönmüştür. Kabiliyetli bir genç adamdır. “Gelsin, göreyim” der, İttihad ve Terakki merkezinde randevu verir. Necmeddin Sadık, yanında arkadaşları olduğu hâlde o gün randevuya gider. Ziya Gökalp’ın odası büyük bir salondur. Onun oturduğu masayla kapı arasında uzun bir mesafe vardır. Necmeddin Sadık, yüreği çarparak masanın önüne kadar yürür ve kendini tanıtır. Gökalp “Buyurun” deyip yer gösterir. Sonra gözlerini hafifçe kapayıp düşünceye dalar. Uzun bir sessizlik... Tek kelime konuşulm z. Necmeddin Sadık, fuzulî yere geldiğini düşünüp müsaade ister. Kapıdan çıkınca, arkadaşları “Ne oldu? Ne oldu?” diye sorarlar. O da ümitsizce “Anlaşılan beni beğenmedi. Hiçbir şey söylemedi” diye cevap verir. O zaman, gülerek “Haydi hayırlı olsun, seni yardımcılığa almış bile” derler. Kısa zaman sonra da Necmeddin Sadık’ın içtimaiyat kürsüsüne müderris muavini olarak tayini gerçekleşir.

Türk Ocağı’ndaki konferanslarında Ziya Gökalp’ın tavrı biraz farklıdır. Konuşmanın başında yine yavaş, âdeta ürkek bir eda ile söze girer, fakat konu ilerledikçe açılıp iki saat, üç saat konuşur, Türk tarihinden, etnoğrafyasından, halk biliminden, sanatından örnekler verir, dinleyicileri de heyecanlandırır.

Atsız’a gelince: O, Ziya Gökalp gibi suskun değildir. Ziyaretçileriyle ve konuklarıyla konuşup şakalaşmayı sever. Konuşma sırasında bazen heyecanlanır, bazen öfkelenir ve hislerini açığa vurmaktan kaçınmaz. Topluluk karşısında baştan sona kadar çok düzgün ve âhenkli bir ses tonuyla konuşur. Hitabet kudreti, tartışılmayacak kadar yüksektir. Zaten hayatı boyunca ancak birkaç kere konuşma fırsatı verilmiş, daha çok suskun kalması sağlanmıştır. Edebiyat derslerinde de aynı düzgün ve dikkatli konuşma tavrını muhafaza etmiştir.

Ziya Gökalp, Meşrutiyet dönemindeki siyasî hayata aktif olarak katılmış, yönetici kadro içinde yer almıştır. İstiklâl Savaşı’ndan sonraki dönemde de Atatürk’ü ve yeni kurulan Cumhuriyet Halk Fırkası’nı desteklemiştir. Atsız ise, hayatı boyunca hiçbir siyasî partiye katılmamış, politik hayata fiilen iştirak etmemiştir. Alparslan Türkeş Türkçü olduğu için CKMP’ni ve onun halefi olan MHP’ni yazılarıyla desteklemişse de daha sonra bu partinin Türkçülükten uzaklaştığını görerek ilgisini kesmiş ve ağır eleştirilerde bulunmuştur. Denilebilir ki, Ziya Gökalp, kendi dönemindeki siyasî partileri Türkçülüğün gelişip güçlenmesi için bir araç olarak görmüşken, Atsız bu gibi kuruluşları Türkçülüğe yakın veya uzak olmalarıyla değerlendirmiştir.

İki şahsiyet arasındaki mizaç farkı ülkü konusunda daha açık olarak kendini göstermektedir. Ziya Gökalp, ülkü meselelerinde sakin, temkinli ve soğukkanlıdır, Atsız ise atak, bazen fevrî ve kavgacı bir üslûbun sahibidir. Yazıları, İbnülemin’in deyimiyle “atlıyı atından indirecek derecede” şiddetlidir. Yanlış gördüğü bir şeye karşı çıkmamak onun deyimiyle “taviz vermek” anlamına gelir. Yerin ve zamanın uygun olup olmaması pek de önemli değildir. Sonu nereye varırsa varsın, doğru belleneni söylemek gerekir. Bunun faydası veya zararı ne olur, fazla hesap kitaba girişmez. Böyle davranışları “taktik” sayar ve taktikten nefret eder.

Tarih Kongresi’nde, hocası Zeki Velidî Beyin tenkidleri sert cevaplarla karşılaşınca dönemin Millî Eğitim Bakanına protesto telgrafı çekmesi, onun üniversitedeki asistanlık görevinden alınmasına yol açmıştır. Uzun yılların ardından bakınca, o telgrafın olumlu hiçbir etkisinin olmadığı görülmektedir. Ama, Atsız’ın akademik hayatına mal olmuştur. Atsız, üniversitede kalsaydı, hiç şüphe yok ki dünya çapında bir Türkoloji âlimi olarak çok verimli olacak ve gayet önemli araştırmalara imza atabilecekti. O kadar sıkıntıya, zaman yokluğuna ve mahrumiyetlere rağmen Atsız’ın Türk tarihi, dili, edebiyatı ve Türk dünyası hakkındaki bilgi birikimi şaşılacak derecede kuvvetliydi. Üniversite Atsız’ı kaybetmekle şüphesiz çok şey kaybetmiş demektir.

Üniversiteden alınıp edebiyat hocalığına tayin edilmesi Atsız’la dönemin iktidarı arasına soğukluğun girmesine sebep olmuştur. Çıkardığı Atsız Mecmua ve Orhun dergilerinin, onun muhalif tavrına tahammül gösteremeyen yönetim tarafından kapatılmaları da sürekli yayın yapmasını engellemiştir. Halbuki o dönem, yani 1932 ile 1938 arası, Atatürk’ün Türk milliyetçiliği yolundaki çalışmalarının hız kazandığı dönemdi. Atsız’ın bu faaliyete muhalif olması için hiçbir sebep yoktu. İktidarın yaptığı ilmî hatalar dahi, Türk toplumuna millî şuur ve benlik kazandırma hedefine yöneldiği için hoş görülebilirdi. Nitekim, Atatürk de yanlış atılan abartılı adımlardan geri dönmeyi tercih edecekti.

Atatürk döneminin son yıllarında devletin resmî milliyetçilik siyaseti yanında bir de sivil milliyetçilik akımı ortaya çıkmış bulunuyordu. Bu akımın öndeki ismi Atsız’dı. Tabii ki tek partili şeflik sistemi böyle bir ikiliği hazmedemezdi. Türk Ocağı’nı, Mason localarını, Kadro dergisini kapatan Atatürk, her akımın devlet denetiminde olmasını öngörüyordu. Buna aykırı davranışlar ise tepki çekiyordu. Atsız’ın bakanlık emrine alınması, Gedikli okuluna tayin edilmesi, hattâ özel liselerde ders vermeye mecbur bırakılması, onun rejim nazarında mimli hâle gelmesinin sonuçlarıydı,

Şimdi bir kıyaslama yapabiliriz: Ziya Gökalp, sakin ve ikna edici tavrıyla İttihad ve Terakki kadrosu üzerinde etkili olmuş, fikirleriyle de bu iktidarın temel politikalarına yön vermeyi başarmıştır. O kadar ki, Turan şiirinin yayınlanmasından, yani 1910’dan sonraki birkaç yıl içinde Türkçülük devlet siyaseti olarak benimsenmiştir. Teşkilât-ı Mahsusa’nın faaliyetleri bu istikamette şekillenmiş, Osmanlı Devleti dışındaki Türk yurtlarına önce ajanlar, sonra silâhlı birlikler gönderilmiş, buralardaki topluluklar ve hükûmetlerle yakın ilişkiler kurulmuştur. O dönemde Turan’ın kurulmak üzere olduğuna gönülden inanan aydınlar, daha çok askerler hiç de az değildi. Savaş kaybedilmeseydi belki de birçok şey daha değişik olabilirdi.

Demek ki Ziya Gökalp’ın mizacı, Türkçülüğün genel gidişatı üzerinde etkili olmuştur. Aynı şey Atsız için de söylenebilir. Ancak, aradaki mizaç farkı, Türkçülüğe de yansımış ve bu ülkü çok ağır ve haksız saldırılara maruz kalmıştır. Atsız, inandığı doğruyu veya gördüğü yanlışı, zaman ve zemin uygunluğuna bakmaksızın ifade etmekten kaçınmazdı. Bu tutumu, yaradılışından ileri geliyordu. Böyle olunca da gereğinden çok hasım kazanıyor, onların iftiralarına maruz kalıyordu. Çok kere bunlara aldırmaz, savunma ihtiyacı da duymazdı. Öyle olunca da, hakkındaki suçlamalar gerçekmiş gibi kabul edilirdi. Türkçülüğün en ön safında yürüdüğü için bu yanlış izlenimler, onunla birlikte Türkçülüğe de mal edilirdi. Açıkça söylemek lâzım gelirse, Türk toplumunda Türkçülüğe bakış açısı hâlâ bu kuşkulu nazarın kırıntılarından kurtulabilmiş değildir.

Ziya Gökalp’ın yazılarındaki ve eserlerindeki ağırlık noktaları daha ziyade ülkü ve toplum konularında yoğunlaşmıştır. Onda hayat, ölüm, ölümden sonraki hayat, insanlık gibi konulara eğilim görülmez. Buna karşılık Atsız bu konuları değişik yazılarında ve şiirlerinde ele almıştır:

“Hayat ve ölüm!.. Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve ebedî olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kânatın sinesinde yatmak... İşte bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi almadan önceki kısa rüya âleminde kendimizi ölüm kadar ebedî bir fikre vermek ve fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan şerefli ne olabilir? Bu ölüm bizi gayemize, Tanrı Dağında bekleyen ecdat ruhlarına ve bizzat Tanrı’ya kavuşturacak şanlı ve güzel bir ölümdür. Bu ölümün güzelliği ile içki ve şehvet içindeki hayatın çirkinliğini düşünmek hakikatı anlamaya da yardım edecektir.” (Veda, Orkun, 68. sayı, 1952)

“Şu gördüğün ne varsa birer küçük damladır / Bir denize akıyor hepsi yerli yerince/ Bitiş gördüğün baştır, mezar beşiğe aştır / Ölü diriye eştir, düşün biraz derince...” (Gel Buyruğu, Yolların Sonu, 1975)

Atsız’a göre, ülkü sahibi olanlar hariç, riyakârlıkla, dalkavuklukla, sahtekârlıkla, bencillikle ve dünya nimetlerine sarılmakla kirlenmiş bir dünyada yaşamaktayız:

“Bilsin cihan ki ben bu cihanın nesindeyim

Bir ülkünün mehabetinin zirvesindeyim

Dünya denen mezellete dalsın her isteyen

Ben ırkımın şeref taşan efsanesindeyim.” (Sona Doğru, Yolların Sonu, 1975)

Ziya Gökalp ile Atsız arasındaki benzerliklerden biri, her ikisinin de şiiri, ülkü için bir araç olarak kullanmalarıdır. Çünkü, manzum eserler insan hâfızasında daha kolay yer edinir ve uzun zaman unutulmazlar. Ziya Gökalp’ın hemen bütün manzumeleri bu amaca yönelmiştir. Atsız ise, ümit, hayâl kırıklığı, aşk, özlem gibi şahsî duygularını da ifade eden şiirler yazmıştır.

Ziya Gökalp’ın Atsız üzerindeki etkisi başlangıçta daha kuvvetlidir. Fakat zamanla Atsız’ın Türkçülüğün bazı alanlarına farklı veya yeni yorumlar getirmesi bu etkinin nispeten azalmasına yol açmıştır. Ancak, Ziya Gökalp’ın Atsız nezdindeki itibarlı mevkii hiçbir zaman azalmamıştır. Atsız, Ziya Gökalp’ın Türkçülüğün birkaç büyük önderinden biri olduğu inancını daima muhafaza etmiştir. (Ziya Gökalp, Orkun, l. Sayı, 1962)