1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Atsız'ın Kaleminden Savaş Aleyhtarlığı

Hüseyin Nihal ATSIZ
Savaş için, mutlak olarak, iyidir yahut kötüdür diye bir hüküm yürütülemez. Milletin kuvveti iyi hesaplanmadan, millet savaşa hazırlanmadan girişilen, mağlubiyetle biten savaşlar kötüdür. Fakat yabancıların elinde tutsak yaşıyan urukdaşları kurtarmak, milleti daha zengin ve güçlü bir hale getirmek, bir ülküyü veya bir dini yaymak için girişilen savaşlar, zaferle biten savaşlar şüphesiz iyidir. Tarihte savaşsız büyümüş bir millet gösterilemez. Büyük devletler ve büyük medeniyetler daima savaşlardan sonra kurulur.

Bu böyle olduğu halde, ilim kılığına bürünerek yapılan savaş aleyhtarlığını her gün görüyoruz. İştahlı milletlerin yanı başında yaşıyan 18 milyon nuüfuslu Türkiye, varlığını korumak için savaşa ruh ve beden bakımından daima hazır bulunmağa mecburdur. Pek kuvvetli ve yırtıcı olan arslan ve kaplan, kendilerinin dörtte biri kadar olan parsa saldıramaz. Çünkü pars dövüşkendir ve dövüşte müdafaa nedir bilmez, daima saldırır. "Biz yalnız bize saldırırlarsa harbederiz" düşüncesi de yanlıştır. Çünkü bu düşünce bir milleti pasif kılmağa mahkûm eder. Pasif yaşayanlar taarruz kabiliyetinden mahrumdur. Taarruz kabiliyeti ise müdafaa için dahi lâzımdır. Çünk en iyi müdafaa taarruzdur.

Bir zamandan beri Cumhuriyet gazetesinde fikrî yazılar yazan eski dahiliye vekili Şükrü Kaya da sistemli bir şekilde savaş aleyhtarlığı yapmaktadır. Bilhassa 23 İlkeştirin 1943 tarihli Cumhuriyet'teki yazısı savaş aleyhtarlığının destanıdır. Bu yazı şöyle başlıyor. "Tarih söylüyor: Harplerin en zaferlileri bile Pirus'un talihini gizlermiş." Bununla, en büyük zaferle biten savaşların bile o zafere değmiyecek kadar çok kayıplara mal olduğunu anlatmak istiyor. Acaba Şükrü Kaya bu büyük hikmeti hangi tarihte okudu? Acaba Şükrü Kaya'nın, şimdiye kadar meşgul olduğu işler arasında tarih okumağa vakti oldu mu? Dahiliye vekâletine kadar çıkarılmış olan bir adamın bu yazıları insanda hüzün uyandırmaktan başka bir şey yapmıyor. Çünkü savaşmağa mecbur olan bir millete, savaş haddi zatında çok kötü bile olsa, savaş aleyhinde bulunmak o milleti yıkmağa çalışmakla müsavidir. Şükrü Kaya hâkikaten tarih bilseydi, dünyada şimdie kadar yalnız Napolyonların ve Kayser Vilhemlerin değil Fatihlerin, Yavuzların, Kanunîlerin de yaşamış olduğunu düşünürdü. Napolyon Moskova'ya kadar gittikten sonra esarette ölmüş olabilir. Fakat Fatih sekiz ülkeyi açtıktan sonra Fatih olarak öldü. Kayser Vilhelm de yurdundan kaçmağa mecbur kalmış olabilir. Kanunî'nin ölüsü ise Almanya içinden İstanbul'a kadar zafer alayı ihtişamıyla gelmişti. Savaş kötü bir şey olsaydı bugün Anadolu bizim elimizde kalmazdı. Çünkü biz Anadolu'yu savaşla, su gibi düşman kanı akıtarak, kendi kanımızı da cömertlikle sel gibi dökerek aldık. Savaş kötü bir şeyse 10 yıl sonra, 1953'te İstanbul'u almamızın 5000'üncü yılını kutlamıyalım. Fatihe lânetler savuralım. Çünkü saldıran oydu. Rumlar yurtlarını müdafaa ediyorlardı. Son iki üç asırlık tarihimizde, kıymet olarak, milletler arası terazinin kefesine "savaş"tan ve "kahramanlar"dan başka atacak birşeyimiz olmadığı için de savaşı kutlu bilmeğe mecburuz. Aksi taktirde kendimizi inkâr etmiş oluruz ki, bu da yok olmakla birdir. Savaş aleyhtarlığı tenperverlikten, zevke ve rahata düşkün olmaktan, kendisini ülküler uğrunda feda edemiyecek kadar hodbin olmakatan doğuyor. Şükrü Kaya emin olsun ki savaş kalkarsa dünyadan kahramanlık, fazilet ve fedakârlık da kalkar ve insanların, yalnız doymak ve cinsî ihtiyaçlarını kovalamaktan başka gayesi olmayan hayvanalardan hiçbir farkı kalmaz.

Orhun, 1943, 12. Sayı

TÜRK TARİHİNDE YABANCILARIN İHANET SERİSİ

DÖRDÜNCÜ İHANET

Gök Türklerin hâkimiyeti çağında ve 580 yılında Çang-sun-çing adında bir Çin kumandanı Türk kağanına zevce olarak bir Çin prensesi getirmiş ve bir daha kendi memleketine dönmemişti. Ertesi yıl kağan öldü. Yeni hükümdar İşbara Kağan, ok atmadaki ustalığından dolayı bu Çin kumandanını beğenerek nedimleri arasına soktu. Türk beğleri de kağanın buyruğu ile onunla sıkıfıkı konuşuyorlar ve büyük avlara birlikte gidiyorlardı. Çang-sun-çing herkese sorular sorarak Türk boylarının ayrı ayrı kuvvetleri ve devletin durumu hakkında bilgi ediniyordu. Gök Türk devletinin iç durumunu iyice öğrendikten sonra Çin imparatoruna bir rapor verdi. Bu raporda Türklerin hepsini birden yok etmek imkânsız olduğu için aralarına ayrılık sokarak yenmek gerektiği belirtiliyordu. Türklerden yılgın olan Çin imparatoru büyük bir sevinçle Çang-sun-çing'i çağırttı. Onu iltifatlara boğdu. Çinli casus Türklere karşı neler yapılması gerektiği hakkında birçok şeyler söylediği gibi imparatora Türkelinin bir haritasını da verdi.

Düşün ve unutma!

Atsız

(Orkun, 1950, 6. sayı)