1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Atsız Beye mektup

Arzu Demir
Merhaba,

Tanımadığım birine ilk hitabımın merhaba olması ne kadar uygun bilmiyorum. Birkaç olasılığı düşünmüş olmama rağmen merhabayı seçmemin sebebi, sizi bizzat tanımıyor olsam da, kendime hiç de uzak ve yabancı hissetmediğimdir. Esasen, bu mektubu hangi duygularla yazdığımı bir bilseniz belki siz de benim gibi ilk hitabın önemini yitirdiğini düşüneceksiniz. Bunları size açıklıyorum. Çünkü anlattıkça duygularımı anlayıp bana hak vereceğinizden eminim.

İstiyorum ki, bu mektup, anlatışlarım, verilen rutin bir görevin ifasından ibaretmiş gibi görünmesin. İstiyorum ki, satırlarım, bir ilacın kutusundaki neyi nasıl yapacağımızı anlatan, yazılarla dolu kağıt gibi duygudan yoksun olmasın. Ve bilin ki bu satırların samimiyetle dolu olmasını isterken bir yandan en ufak saygısızlık kırıntısının bile olmasından endişe duyuyorum. Eğer ufacık bir saygısızlık hissederseniz bilin ki heyecanımdandır. Lütfen heyecanımı mazur görün.

Doğrusu hakkınızda birçok şey duydum, öğrendim, eserlerinizi okudum. Okumaya da devam edeceğim. Ne şimdi tam bu satırlarda, ne de daha aşağılarda yaşayışınız, fikirleriniz, yaptıklarınızla ilgili, muhakkak övgü içerecek olsalar dahi herhangi bir cümle kurma hakkını kendimde görmüyorum. Zira deyim yerindeyse bunun için kırk fırın ekmek yemem gerektiği düşüncesindeyim. Buna bazıları “yaranmak için” deyip yargılayacaklardır. Eminim... Görünen köyün kılavuz istemeyeceği gibi hayatı son derece açık şekilde ortada olan birisiyle ilgili düşüncelerimin samimiyetsizliğinden şüphe edilmesini umursamıyorum... Umarsamıyorum, çünkü yine biliyorum ki bu sizin aklınızın ucundan geçmeyecektir.

İçimdeki milliyet bilinci ortaya çıktığında, daha doğrusu ben bunun vücuda geldiğini farkettiğimde tek korkum bunun için geç kalmış olmaktı. Sizi ve daha birçok Türkçü aydını tanıdıkça, okudukça, öğrendikçe şimdi bu düşüncemi ye nmiş olduğumu görüyorum. Türk olmak, onu ta içinde hissetmek öylesine gurur verici ki belki saçma ve yersiz ama bu şekilde hisseden başka bir millet var mıdır diye düşünüyorum bazen. Aslında bu oldukça garip... Kendimle ilgili tarif etmeye çalışacağım şey yani... Milliyetçilikten mi geliyor! En azından ben öyle düşünüyorum. İstiklâl Marşı okunurken, kalbimin daha hızlı çarpmasına engel olamıyorum, bir yerde kahramanlıklarımıza dair bir şey gördüğümde veya okuduğumda nefesimin boğazımda düğümlenmesine, gözlerimin dolmasına ve kendimi sıktığımda içimde hissettiğim hafif sızıya... Ve biliyorum ki Türk olmaktan duyduğum gurur bana bunları yaşattırıyor, hissettiriyor. Tüm bunlar kendimi iyi ve güçlü hissetmemi sağlarken, o coşku dinipde yerini sessizliğe bıraktığında, içimde, huzurla birlikte endişenin de zuhur ettiğini farkediyorum. Buna engel olamıyorum. Anlıyorum ki, hissettiğim coşku, içimdeki Türklük bilinci bugünümüz ve geleceğimizle ilgili endişelerimi gidermeme yeterli değil. Azçok bu endişelerimi gidermek için neler yapmam gerektiğini biliyorum. Fakat öyle bir yol izlemeliyim, öyle sağlam adımlar atmalıyım ki, ne şimdi ne gelecekte mevcudiyetimizin temellerine asla zarar gelmesin, bilakis o temeller daha da güçlensin. Üzerine inşa ettiklerimiz öyle kendinden emin, öyle doğru, öyle sarsılmaz olmalı ki kimse o temeli bırakın yıkmak sarsmaya bile cesaret edemesin. İşte tam bu düşüncelerden yola çıkarak size yazmaya karar verdim. Belki bana yapacağınız yardımlar, vereceğiniz fikirler, göstereceğiniz yollar aynı zamanda binlerce gencin de fikirlerine ışık tutacak, onlarda da artık bir şeyler yapma hissi uyandıracak. Şundan eminim ki benim gibi düşünen binlerce akranım var. Fakat biz nasıl bir araya gelip sarsılmaz bir bütün oluşturacağız? Zaman içinde karşılaştığım bazı olaylar, kolaylıkla tek parça olabilir miyiz diye sürekli kendime sorduğum soruya tereddütsüz cevap vermeme yardımcı olurken aynı zamanda ironik bir şekilde tereddütsüzlüğümün aksi endişeler doğuruyor. Mesela; dünya futbol kupası karşılaşmalarında millî takımımız dünya üçüncüsü olduğunda, etnik kökenine bakmadan binlerce insanımız futbolcularımızı karşılamışlardı ve bunun devamında ülkenin çeşitli yerlerinde meydanlarda toplanarak kardeşçe başarımızı kutlamışlardı. Bir başarıda çok kısa zamanda, hiçbir ayrım gözetmeksizin bir araya gelebilen bizler zor bir durumda da aynı süratle tek vücut olabilecek miyiz? Yine meydanları farklı koşullarda da olsa doldurabilecek miyiz? Sanırım en fazla bu soruların cevabını bilmek istiyorum. Bunu gerçekleştirebilmek için iyi ya da değil her koşulda milliyet ruhunun vücutlarımızdan taşması gerekli. Affınıza sığınarak ekliyorum ki, bununla ilgili şüphelerim maalesef beni hayli karamsar bir yapıya sevkediyor. İnsanlarımızın üzeri (hatta en çok fikirleri) görünmeyen bir ağla sıkı sıkıya örülmüş de bu ağ ilerlememize engel olmakla kalmıyor, sanki bizi yüzyıl öncesinin âcizliğine geri çekmek istiyor gibi. Sanki herkes kimliğini unutmuş da, sürdürmek zorunda olduğu hayatı itaatkârane, hiçbir şey üretmeden ve hiçbir şeyi sorgulamadan tüketiyor. Âdeta, güvenç kaynağımız olan köklü tarihimizi yadsıyıp neredeyse millî kimliğimizi unutarak Türk’ün cesur ve soylu adını tarihin parlak sessizliğinde bırakmak istiyoruz. Sanki karşı konulmaz bir güç, popüler kültürü hayatî hücrelerimize işleyerek millî şuurumuzu felç etti edecek, bu bencil zihniyet önümüze aşılması zor duvarlar çekerek, okumamıza, öğrenmemize engel olup, lâfta bunun aksini söylese de fiiliyatta tam aksini yaparak mütemadiyen bilgisiz, bilinçsiz, kültürsüz bir toplum olmamızdan yana ve bu toplum üzerinde din üzerinden hâkimiyet kurarak geçmişlerine, atalarına düşman, millî kimliğinden kopmuş bir güruh teşkil etmeyi kendine en hakikî amaç olarak görüyor. Ve yine maalesef bizim bu sele kapılıp girdaba sürüklendiğimizi düşünmekten kendimi alamıyorum. Sanki bir solukta yazmışım gibi görünen bu satırların aslında nasıl da soluğumu kestiğini bilemezsiniz. Lütfen bana endişelerimin yersiz ve haddini aşmış olduğunu söyleyerek kızın, Türk’ün hiçbir zaman kimliğini unutmayacağını en sert cümlelerinizle dile getirin ve beni hiçbir Türk’ün asla nankör olmayacağını söyleyerek ayıplayın. Çünkü ancak bu cümleler beni biraz da olsa mutlu edip içimin rahatlamasını sağlayacak şeylerdir. Lütfen bana en açık şekilde söyleyin, ümidimin hiçbir zaman kaybolmayacağını bilsem de son zamanlarda iyice belirginleşmiş olan karamsarlık bulutlarından nasıl sıyrılabilirim? Daha doğrusu benim gibi düşünen binlerce kişi hiç batmayacak bir güneşi sarmalamaya çalışan bu bulutlardan nasıl kurtulabilir?

Satırlarımı okuduktan sonra bana kızacak mısınız yahut tamamı için benimle hemfikir olduğunuzu mu düşüneceksiniz? Beni son derece memnun eden, içimden gelen duru bir ses size kesinlikle güvenebileceğimi söylüyor... Kararınızı vermeden evvel şundan emin olmalısınız ki bu kelimeler, Türk olmanın ne anlama geldiğinin kendince tamamen farkında olan bir Türk genci tarafından biraz hırs-ki hırsının temelinde sadece endişe ve yalnızlık hissi var - biraz üzüntü ve biraz da canına tak etmişlikle bir araya getirildiler. Benim, Türk’ün adını güçlü kılmak, Türk’ün başını daima dik tutmak, Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza kadar bağımsız yaşatmak pahasına gideceğim oldukça çetin bir yolum var. İşte bu yolda sizden ricam, rehberliğinizi benden ve tüm yardım isteyenlerden eksik etmemeniz.

Sizi ziyadesiyle meşgul ettiğim düşüncesi beni daha fazla huzursuz etmeden, büyük bir ümitle cevabınızı bekleyeceğimi söyleyerek satırlarıma son veriyorum.

En içten saygı ve sevgilerimle.