1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Atatürk ve Atatürkçüler

Şükrü Karaca
HİÇ şüphesiz, milletler yetiştirdikleri kahramanlarla iftihar edip övünürler. Bu hâl mânevî, sosyolojik ve içtimaî değerler açısından gayet normaldir. Ancak, bu övünç milletlerin tekâmülüne sebebiyet vermeyip de, ilim ve fende atalete sevk ederse, işte asıl felâket başlamış demektir. Çünkü kahramanlar, mazinin eserleri olup tekrar dirilerek milletlerini yeniden hürriyet ve istiklâle, ihyaya kavuşturamaycaklarına göre, yazılı ve sözlü millî kültürde kokuşmuşluğun sürecine girilmiş demektir.

Biz de, Türk milleti olarak bilinen kahramanlarımızla övünüp onlarla iftihar etmek hakkına sahibiz. Özellikle, felâketlerin ve acıların en büyüğü olan insanın tecavüze uğrayarak öldürülmesi ve vatansız kalması gibi bir büyük felâket karşısında ortaya çıkıp milleti diriltme san’atıyla, muhtelif milletlerin üzerinize sevk ettiği her türlü musibet ve felâketleri bertaraf edenleri sevmekse, âdeta millî bir ibadet hâlini alır. Evet bu tür kahramanları sevmek, bir Türk olarak millî bir ibadettir.

Üst üste saikalar gibi gelen felâketler karşısında dermanı kesilmiş milletimizi vatansız bırakmayan Atatürk ve onun “er”inden “mareşal”ine kadar olan silâh arkadaşlarını sevmek, her Türk için Allah’ın ve resulünün emrini yerine getirmek demektir. Çünkü bizi yaratanın muhtelif âyetlerinde bu emredilirken, Peygamberi de tavsiye ediyor.

Devletler ve onun idarecileri olan “Devlet-i Hikmet” sahipleri, esnek, fakat değişmez dahilî ve haricî millî bir siyaset takip etmeli ve bunda da, son derece samimî olunmalıdır. Yüce Türk Devletini idare edenler, bizi emperyalizmin zalim pençesinden ve pis ayaklarının altında ezilip yok olmaktan kurtaran millî kahramanımız Atatürk’ün vefatından sonra, kime yaranmak ihtiyacıyla bilemiyorum, her beyanatlarında, Atatürk’ten feyz alıp “çizdiği yolda yürüdüklerini” söylemektedirler. Konuşurken kullandıkları kelimelere, icraatlarına ve hizmet etmekle mükellef oldukları Türk milletinin fertlerine olan tavır ve davranışlarına dikkat edip; kültür dünyalarına bakıyorum, Atatürk’ün o muhteşem kültür dünyasıyla uzaktan yakından hiç alâkaları yok.

Atatürk bizâtihî etrafına vatansever ve iman derecesinde samimî, çalışkan, hizmet ehli; ehliyet ve liyakat sahipleri toplamıştı. Bunlarla çalışıyor, hattâ bunlarla yemeğini yiyip, içkisini de içiyordu!.. Ya zamanımızdaki Atatürkçüler?

Atatürk, Türk Dili ve Tarih Encümenlerinin başına ilimde dün olduğu gibi bugün de hâlâ bir “allâme” otorite- sayılan ilim adamlarımızı yerleştirmişti. Maarifimizi, milletimizin yetiştirdiği en büyük sosyologlardan Ziya GÖKALP’e ve Yusuf AKÇURA’ya emanet etmiş, Maarif Vekâleti’ni de Hamdullah Suphi Tanrıöver’e bırakmıştı. Bu aziz insanların Türkçülüğünü Atatürk de dahil, herkes biliyordu. Zaten bile bile bu ilim adamlarına teslim etmişti; bu da şu demektir: Atatürk, Türkçü ve Turancı idi. Bir sözünde: “Her ne kadar benim babam Ali Rıza Efendi ise de, fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tır” demişti ki, bu duygularıyla, Türk filozofuna verdiği kıymeti ifade ediyordu. İskender de aynı mânâda sözler söylememiş miydi? Bunlar ancak ve ancak büyük kafaların idrak edip söyleyebileceği sözlerdir; sadece küçük dağları değil, büyük dağları da ben yarattım diyen sıska kafalı, önünü görmekten âciz zavallıların değil. Acaba, Atatürk İsviçre’li antropoloji bilgini Prof. Eugéne Pittard ile Türkçülüğü alâkadar eden hangi hususları görüşüp fikir alışverişinde bulunmuştu? Türkiyat Enstitüsü’nü Ord. Prof. Mehmet Fuat KÖPRÜLÜ’ye; Türkoloji Kürsüsü’nü ise, zamanında olduğu gibi bugün de hâlâ en büyük “Umumî Türk Tarihi” allâmesi olarak kabul edilen Ord. Prof. Dr. Ahmet Zeki Velidî TOGAN Hoca’ya vermişti. Bu âlimlerimizin hizmetleri dost ve düşmanlarımızca da bilinmektedir. Aklımıza gelmişken cevap aradığım şu soruyu sormak istiyorum: Gazi Atatürk’ün vefatından sonra, bu büyük Türk bilginlerini, “Atatürkçüler” ne yaptı? Atatürk’ün emanetlerine nasıl bir muamele gösterdiler? Yetiştirdikleri âlimler ve eserleri, bizlere bırakmış oldukları mirasın ispatıdır.

Ömründe “Devlet Reisi” olarak, bir defaya mahsus bile olsa, hiçbir devleti ve reisini ziyarete gitmeyen, fakat ziyarete gelen devlet reislerine de Türklüğün şan ve şerefini tasdik ve tebcil ettiren: “Allah nasib eder, ömrüm vefâ ederse Musul, Kerkük ve Adalar’ı geri alacağım. Selânik de dahil Batı Trakya’yı Türkiye hudutları içine katacağım.” (Mc. Arthur’a gönderildi, 1933) diyen Atatürk’ün eserleri bunlar... Peki ya, Atatürkçülerin hizmetleri? Bakınız, taklit etmeye çalıştığınız yüksek deha:

“Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin istiklâline, kendi benliğine, an’anat-ı millîyesine düşman olan bütün anâsırla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir. Beynelmilel vaziyeti cihâna göre, böyle bir cidâlin istilzam eylediği anasır-ı ruhiye ile mücehhez olmayan fertler ve bu mahiyette fertlerden mürekkep cemiyetlere hayat ve istiklâl yoktur.” der. Ya O’nun taklitleri, sahi Türk çocuklarına ne öğretmektedirler? Gerçi, Atatürk’ün:

“-Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki, sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki cevher-i aslîyi çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir ân feragat etmesin.” emir ve tavsiyesine riayet etmeyen milletimiz, avamdan derlenip toparlanmış idarecilerden, istikbali için ne bekleyebilir ki? Bu eğitim ve öğretim sistemiyle “iç cephe” çökmek üzeredir. Ahlâkın ve faziletin, hülâsa millî değerlerin “dibe vurduğu” elâlem tarafından bilinirken, hâlâ “demokrasi”, “cumhuriyet”, “lâiklik”, “Atatürkçülük” nutukları atılmasının arkasında, bence, başka bir ihanet aramak gerekir! Çünkü, Gazi: “Cumhuriyet ahlâk-ı fazilete dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir.” demiyor mu idi? Atatürkçülerin samimiyetlerini anlayabilmek için, lütfen Atatürk’ün bize verdiği şu gözlük ve merceğe, şu laboratuar cihazına bakınız:

“-Samimîyetin lisanı yoktur. Samimiyet kâbil-i izah değildir; o gözlerden ve nâsiyelerden anlaşılabilir.” Mantık, felsefe, biyoloji ve psikolojinin harman ve sentez olduğu mükemmel bir vecize.

“Atatürkçüyüm” diyenlerin pek çoğunun gözlerine bakınca, gözbebeklerinin arkasında riyakârlığın, sahtekârlığın ve ihanet plânlarının sırıttığını görürsünüz. Adam Marksist, “Atatürkçüyüm” der; Mason “Atatürkçüyüm” der. Kürtçü komünist “Atatürkçüyüm” der. Oysa bunlar Atatürk’ün komünistlere, masonlara ve devlete isyan bayrağını açmış hainlere karşı tavırlarını çok iyi biliyorlar. Kimisini huzurundan kovmuş, kimisini Karadenizin sularında boğdurtmuş, pek çoğunu da yağlı urganlar bogazlarına takılarak darağaçlarında sallandırtmıştır. Hele hele Türk Devletine küfreden müteşairlerin heykellerini hiç dikmemiş, dikilmesine de müsaade etmemiştir. Bu icraatları Türklüğün bekası için yaparken “-İngiltere ne der acaba?” dememiş; düşünmemiş bile. “Fransa ne düşünür?.. Almanya ile Amerika’ya bir soralım!” dememiş. Çünkü bu milletlerin Türklük hakkındaki gayelerini fevkâlâde iyi biliyordu. Onların, bizi köle yapmak ve hattâ topyekûn yok etmek arzularının ebedî olduğunu ve bu emellerinden kıyamete kadar da vazgeçmeyeceklerini, kalbindeki Türklük ve İslâmiyet aşkı gibi biliyordu. O dâhi insan, Avrupa milletlerinin memuru, hele hele “emireri” hiç olmamış; tam aksine onlara hükümran olmuştur.

Herifler devletimin rejimini sorguluyor, o rejimi kuran insana ve silâh arkadaşlarına hakaret ediyor da, “Atatürkçüler” hakaretçilere ricada bulunuyorlar. Bu ne utanmazlık, ne pişkinlik! Yarın bayrağımdaki istiklâl alâmetinin kaldırılmasını isteyecekler. Öbürgün Yeşilırmak’tan ötesinde Ermenistan, Fırat’tan ilerisinde de Kürdistan kurulmalı diyeceklerdir.

19. yüzyılın başından beri Avrupa’ya yaranmak için muhtelif ıslâhatlar yaptık. Biz yaptıkça onlar “Daha!” dedi. Arzuları üzerine kanunlarımızı değiştirdik, “-Daha, daha!” dediler.

Bütün bunlara rağmen milletin oylarıyla iktidara gelmiş olan meşru hükûmetlere karşı “inkılâp”lar yaptırdılar, “daha!” diyorlar. Cezaevlerindeki Türklük düşmanı ihanet şebekesi katillerin yeniden yargılanmasını istiyorlar. Bunu isteyen, yarın “-salın, çıkarın!” diye emredecektir. Başkatil’in, Cellâtlarreisi’nin dosyasını Başbakanlıkta bekletenlerin ihaneti, önümüzdeki yıllarda daha da iyi anlaşılacaktır. Çeyrek asırlık zaman içerisinde, Türklüğe yapılan ve telâfisi gün geçtikçe imkânsız hâle gelen en büyük ihanet budur. Ey Türk oğlu bu ihaneti unutma ve affetme!..

Dünkü koskoca Balkanlardaki topraklarımızdan bugün Meriç’ten ötede bir gül fidanı dikeceğimiz kadar olsun toprağımız kaldı mı? Ya Adalar? Tâ Cebelitarık Boğazı’ndan İskenderun Körfezi’ne kadar olan sular “Türk gölü” değil miydi?

Bu ihanetlerin arkasında, içini çeke çeke ağlayarak: “-Ah Selânik; seni bir daha Türk olarak görebilecek miyim?” diyen insanın değil, ama onun adını ağzına alıp da ihanetlerini o ulu ve muhteşem ismin arkasına gizleyenler yatmaktadır.

“Milletlerin talihi, önderlerinin ihtimam ve fadâkârlıklarına bağlıdır. Güçlü milletler, güçlü önderler yetiştirdikleri gibi; güçlü önderler de güçlü milletlerin oluşmasını sağlarlar!... Yönetenler, yönetilenler, birbirlerinin teminatıdır.”