1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Atatürk'le Mukayese

Ömer Lütfi Şekerli
"Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümid etmediği, bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahra oldu. Bu sahra yedi bin senelik en aşağı, bir Türk beşiğidir; Beşik tabiatın rüzgârları ile yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvelâ korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı. Onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu, tabiat oldu, şimşek, yıldırım, güneş oldu. Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir" Gazi Mustafa Kemal Atatürk.

Yukarıdaki yazıyı Kâzım Karabekir Vakfındaki yazıdan aldım.

Gelelim bugünkü hâlimize.

Terörist başı Abdullah Öcalan'a verilen idam kararının onaylanmasından sonra Türkiye'nin içine düştüğü âciz durumu maalesef çok üzülerek müşahade ettim. "Adriyatik'ten Çin seddine kadar", lâflarının nasıl havada kaldığı anlaşıldı. Cumhuriyet'in 75 yılının ilk onbeş yıl lından sonraki dönemlerde yönetime gelen kişilerin, on yıllık dönem hariç, ne kadar yetersiz oldukları ortaya çıktı.

Bir yöneticinin, (bu bir mahalle bakkalı olabilir, bir holdingin yönetim kuruluşu başkanı olabilir veya basit bir atölye sahibi veya fabrikalara sahip bir iş adamı olabilir) yapması gereken, önce kendi imkânlarını doğru olarak ölçüp tartmak, sonra çevresinin durumunu değerlendirip işine ona göre yön vermektir. Ve her türlü gelişmeyi takip eder, durmadan tekâmüle göre dümen kırar, hattâ, kendi imkânlarını zorlayarak yenilikler bulur. Ve ömrü hep araştırmalarla geçer. Teknoloji satın almaz, teknolojiyi üretir. Önce zaman kaybı olur, üretmeye başlayınca kaybı fersah fersah geçer.

Cumhuriyetin ilk yıllarında devlet de, millet de fakirdi. Sermaye birikimi hemen hemen yoktu. Bu sebeple devletçi bir politika izlendi ve millete öncülük edildi. Karabük, Kırıkkale, Eskişehir, Kayseri gibi bazı vilâyetlerde sanayi tesisleri kuruldu. Harp yılları, Türkiye ekonomisi ve sanayii bakımından çok talihsiz geçti 1950'ye kadar devam etti. Harp yıllarında yapılan toprak mahsulü ihracatlarla altın stokumuz çok yükseldi. Stoktaki altın bir şey ifade ediyordu; teminat. Bu gücü harekete geçirecek bir kimse ortaya çıkmıyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki heyecan ve atılım ruhu yerini rölantiye bırakmıştı. 1950 seçimlerinde milletimiz, kendini yönetenlerden ne kadar ilerde olduğunu gösterdi. O yöneticiler, Atatürk gibi Türk milletinin fıtrî kabiliyetlerini görememişler miydi? Bu iki dönem arasındaki zihniyet farkını düşündükçe kafalardaki istifhamlar çoğalıyor. Anadolu'da evler kerpiç, yollar stabilize, gaz lâmbası hâlâ kullanılıyor. Bunları aşmak isteyenlerin önüne engeller çıkarılıyor. Yıllar heba edilmişti. Batı ile aramızdaki mesafa çok açılmıştı. Türkiye'nin kalkınması, şahısların ciddî ve samimî kararlarına bağlıydı. Maksatlı iç çekişmeler zaman kaybını artırıyordu. Türkiye'nin tarihî düşmanları belliydi. Bunlar komşularımızı ve iç düşmanlarımızı körüklüyorlardı. Demokrasi denen zümrütüanka kuşunun kalkınmamızın tek ilâcı olduğunu kabul eden yetkililer demokrasi havarilerince uzatılan her metnin altını imzalayarak, hareket hattâ düşünce kabiliyetimize, ekonomik, siyasî, adlî kapilütâsyonlar koyarak uzun yıllar oynanan bu esaret satrancının şah hamlesini yapmışlardır. Böylece düşmanlarımızın kimlikleri kendi elleri ile tarihe tescil edilmiş oldu.

İçine düştüğümüz bu hâllerden nasıl kurtulacağız? Osmanlı'nın son yılları. Dahilî ve haricî bedhahlar.

Oynanan satrançta devleti ve milleti ayakta tutan esaslar tahrip edilmişti. Atatürk'ün tarif ve tavsif ettiği Türk ne hâle getirilmişti. Jenosidin bu şekli de vardır. Bilge Kağan'ın, "Ey Türk titre kendine dön" sözünü tutmadık. Şimdi Allah zelzele ile titretiyor.

Tanrı Türk'ü KORUSUN.