1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Atatürk eceliyle mi öldü, yoksa öldürüldü mü?

Araştırmacı yazar Ogün Deli, Atatürk’ün ölümüyle ilgili olarak yaptığı araştırmaları ve bunları destekleyen belgeleri topladığı kitabında büyük önderin ölümünün herkesin bildiği gibi siroz’dan olmadığını iddia ediyor.

Emekli Subaylar Derneği’nin (TESUD) 1999 yılında çıkarmış olduğu ‘Birlik’ dergisinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Sağlık Dairesi eski başkanlarından Emekli Deniz Kıdemli Albay Aytekin Ertuğrul’un, Atatürk’ün ölüm nedeninin, ‘Alkolik Siroz’ değil, sıtma olduğunu açıklamasının ardından o günlerde kamuoyunda ses getiren bu açıklama kısa zamanda unutulup hafızalardan silinmişti. Aradan geçen yıllar boyunca araştırmalar yapan Ogün Deli, ‘AGONİ’ isimli kitabıyla kamuoyuna yeni bilgiler sunuyor.

Ogün Deli, Atatürk’ün ölümünün 66 sene boyunca Türk halkından sorumsuzca saklandığını vurguladığı kitabında, Atatürk’ün tedavisinde kullanılan ilâçlarla, majistral olarak yapılan reçetelerin tarihsel ve parasal değerlerini de belirterek büyük önderin tedavisinde kullanılmak üzere sadece 1937 yılında İstanbul Eczanesinden 43 kutu kinin alındığını ortaya koyuyor. Yazar, kitabında belgelere yer verdiğini, yorumu ise Türk halkına bıraktığını belirtiyor.

ATATÜRK’ÜN ÖLÜMÜNDEKİ

SIR PERDESİ

Büyük önderin tedavisinde kinin ile beraber Salygran (civalı diüretikler)’ün de kullanıldığı belgelenen kitapta, bu ilâcın kullanıldığı zamanlarda; kronik zehirlenmelere neden olabileceği belgelerle ortaya konuluyor. Ogün Deli’nin kitabında yer verdiği 1 Ağustos 1948 tarihli Yunan ‘Halkın Sesi’ gazetesinde Bulgar Yahudilerinden 33 dereceli Farmason Avram Benaroyas’ın Atatürk’ün ölümü ile ilgili açıklaması ise şöyle: “Mefkûremizi imha edici darbe vuranların âkıbeti, feci şartlar altında ölümdür. Türkiye’nin mağrur Sarı Diktatörü Mustafa Kemal Atatürk, 10 Ekim 1935 tarihinde Ankara’da Çankaya köşkünde Doktor Mim Kemal Öke’ye hitaben, ‘Mason cemiyetinin faaliyetini inkılâplarıma muarı z gördüğüm için kapatılmasını elzem gördüm. Bu dakikadan itibaren bu cemiyeti ölmüş biliniz ve diriltmeye teşebbüs etmeyiniz’ demişti. Muhtelif memleketlerde, sistemli ve metotlu bir tarzda çalışan, bize her suretle hizmet eden 5’inci kolumuz masonlardır. Türkiye’deki masonlar, Atatürk’e karşı gayet müşfik ve dostane vaziyet aldıkları hâlde, mağrur diktatör yersiz vehime kapılarak yukarıda zikredilen tarihte mason cemiyetini lağvetti. O zannetti ki; bütün muhalif ve muarızlarını tasfiye ve bertaraf ettiği gibi masonları da tasfiyeye tabi tutmaya muvaffak olacaktır. Fakat asla!”.

KREMLİN KARAR ALIYOR

Kitapta Avram Benaroyas’ın dehşet verici açıklamaları ise şöyle devam ediyor: “Türkiye’deki mason cemiyetinin Atatürk tarafından kapatılarak faaliyetlerinin durdurulduğunu, Moskova’da tarihî bir yerde yoldaşlar arasında yapılan bir toplantıda işittiğim zaman, beynimden okla vurulmuş gibi sersemledim. Heyecandan şaşırmış bir hâlde oradakilere şaşkınlık içinde, bu nasıl olur? Neden kapatılırmış! Buna imkân yoktur! Kapatıldığı da bir gerçek ha! Bu böyle olduğuna göre, o sarı lider ortadan suret-i katiyetle kaldırılacaktır diye haykırıyordum. Atatürk’ün mason cemiyetini kapatması bizi pek derin bir düşünceye sevk etmişti. İlk anlarda Kemal Atatürk’ü silâhla ortadan kaldırmayı düşündük. Çünkü, o, felsefemizin Türkiye’de yerleşme imkânlarını ortadan kaldırmıştı. Kendisinin de ortadan kaldırılması son derece elzemdi. Nihayet bir gün Kremlin kat’i kararını verdi. Onun ölümü esrarengiz olacak ve kendine göre esrar arz edecekti.”

“ATATÜRK, HAYATINI

BİZE TESLİM ETTİ”

Avram Benaroyas’ın açıklamalarında mason cemiyeti kapatıldıktan sonra mason biraderlerin, cemiyet sanki hiç kapatılmamış ve Atatürk’le aralarında hiçbir ihtilâf yokmuş gibi vaziyet aldıklarını ifade ettiği açıklamasında, “İmkân buldukça, onun her hareketini alkışladılar ve zamanla onun etrafında bir çember vücuda getirdiler ki, sarı lider kendiliğinden bu çemberin içine girip bize hayatını teslim etti. Doktorlarımız Atatürk’ün ölümünün ani oluşunu tehlikeli gördüklerinden, 1937 yılı ortalarında ismini açıklayamayacağım bir doktor, bazı şöhretlere dayanarak Atatürk’e ilk darbeyi sinir organlarını zaafa düşürmek suretiyle indirdi. Böylelikle gösterdiği tedavi usulü, Atatürk’ün sinir organlarını felce uğrattı. Atatürk’te zaman zaman burun kanamaları, baş dönmeleri, istifralar, karşısındaki arkadaşı tanıyamazlıklar kendini göstermeye başladı. Onun pek elim bir vaziyette olduğunu, beşinci kollarımızın ajanları, gizliden gizliye yaymağa ve hastalığın öldürücü olduğunu efkârı umumiyeye duyurarak millî hislerde zaaf hâsıl etmeye çalıştılar. Atatürk’ün hastalığı efkârı umumiyede şüyû bulunca vazifemizin birinci faslı muvaffak oldu”

NALÇACI KREMLİN’DE

Kitapta bundan sonraki aşamalara ise yine Yunan Halk cephesi gazetesinden alınan Farmason Apostolos Grazos’un açıklamalarında yer verilmiş. Apostopolos’un açıklamalarında, “Filistin Siyon kolonilerini meydana getirmek için, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçaladık. Bundan sonra yapılması elzem olan, ikinci, üçüncü ve dördüncü vazifeler geliyor ve bunları seri olarak tatbik etmek isteniyordu ki ; Doktor Abravaya ve Fissenger cidden bu işte fedakarâne çalıştılar. Bazı Avrupalı tıp dahileri, siroz mütehassısları, sarı liderin hastalığı ile meşgul olmak istediklerini bildirmişlerse de; Türkiye’deki mukaddes üçgenimizin meydana getirdiği muhkem mevki ve selâhiyetlerini cemiyetimize muhalif olanlara sarı liderin tedavisinde vazife vermemekle bize pek âlâ ispat ettiler. Sarı liderin ölümü bir gün meselesi hâline gelmişti. Onun ölümünden her suretle istifade etmeliydik. Türkiye’nin ikinci Mason lideri kimyager Mustafa Hakkı Nalçacı, bunun üzerine Kremlin’e davet edildi. Üstad Moskova’ya vardığında yüzü sararmış ve korkak, ürkek bir hâle bürünmüştü. Sovyet Hariciye Komiserliği, Nalçacı biraderimize samimi alâka göstererek kendisini hoşnut etmek için bütün imkânlarını seferber etmişti” deniliyor.

GENEL KURMAY ÖĞRENİRSE

Masonların Türkiye’nin ikinci mason lideri Mustafa Hakkı Nalçacı’yı Kremlin’e davet etmesinin ardından Apostolos Grazos’un açıklamaları kitapta şu şekilde devam ediyor: “Moskova’ya ulaşmasının hemen akabinde, büyük ve şahane bir yerde ilk toplantı yapıldı. Ben, Laurenti Beria ile yan odada ses alma cihazıyla içeride cereyan eden muhavere ve müzakereyi takip ediyorum. Nalçacı, Türkiye’nin siyasî ve askerî icraatına ve kuvvetine dair etraflı malûmat taşıyan, bir dosyayı tevdi etti. Birkaç gün sonra anladım ki, Nalçacı’nın tevdi ettiği bu dosyadan Kremlin çok memnun kalmıştı. Nalçacı, Atatürk’ün mason doktorlar tarafından yanlış teşhis ve tedavi neticesinde öldürüldüğü, Türkiye Genel Kurmayı tarafından öğrenilirse, gayet müşkül vaziyete düşeceklerini ve eğer bu âkıbete maruz kalırlarsa, Kremlin’in Çankaya nezdinde siyasî bir tazyik yaparak serbest bırakılmalarının temini hususunda ısrar ediyordu. Yoldaşlar, her vesile ile Türkiye’deki mukaddes üçgenimizi müdafaa etmenin kendi menfaatimiz icabı olduğunu izah ettiklerinde, Nalçacı bundan memnun olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Nalçacı’nın Atatürk’ün ölümünü müteakip, Nazım Hikmet’in riyaseti altında bir hükûmetin teşekkülü, gayri ihtiyarî bazı dedikoduların ve tereddütlü düşüncelerin çıkmasına yol açacağı, ölümü tabiî sebeplerden olmayıp, kasıt olduğu öğrenilirse mürteci Mareşal Çakmak’ın tabancasına hedef olunacağı itirazıyla karşılaştı, denilmekteydi.”

ORKUN’un notu: “Agoni” kitabındaki belgelerin ve iddiaların ciddî boyutlar taşıdığı açıktır. Bu konuda, Türkiye’deki mason derneklerinin sessiz kalması düşünülemez. İddialara karşı mason derneklerinin yapması beklenen açıklama, konunun gereği gibi aydınlanmasına yardımcı olacaktır.