1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Aslolan Türk'tür

Orkun Genci İsa Akif Yümnü
Ben her şeyden önce bir TÜRK milliyetçisiyim. Böyle doğdum. Böyle öleceğim.

TÜRK BİRLİĞİNİN bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. TÜRK BİRLİĞİNE inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasılların TÜRK BİRLİĞİYLE açacaktır. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır. TÜRK'ün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek.

Mustafa Kemal ATATÜRK

Gün 3 Ağustos 2002, Türk tarihinin gayri Türkler tarafından yazılışının ertesi günündeyiz. Gözlerimizden kin görünüyor... Zaman önümüzden geçip giderken, geleceğin karanlık istikameti bize bundan 146 sene öncesini işaret ediyor. Bindiğimiz trenin bizi nereye götürebileceğini görüyoruz geçmişin gözgüsünden... Dipsiz uçurumlara, sonsuz ölümlere gidiyoruz son hızla. Tıpkı Islahat Hatt-ı Hümayûnu'nu parelerce top atışıyla kutladığımız gibi...

Islahat Fermanı ve Paris Antlaşması'nın ardından Devlet-i Aliye Avrupa devleti sayılmış ve hasta adam görünümündeki kutlu devlet, içeriği genel olarak azınlık haklarının düzenlenmesi olan fermanı yayınlayarak ilginç ve ilginç olduğu kadar da ders alınması gereken bir sürecin içerisine girmişti. Asıl olanın Türk olduğu bilincinden uzaklaşıldığı anda ortaya çıkacak manzaranın ne olacağı konusunda bize tüm ışığını tutan tarih, 2 Ağustos 2002 kararlarını alan TBMM'nden dâvacı olacaktır.

Türkiye, uzun süreden beri bir AB heyecanı içerisinde. Gerçi bilinçsizleştirilen ve hâfızası elinden alınan toplumun duyacağı heyecanın ne kadar sağlıklı olacağı sonuna kadar tartışmaya açıktır muhakkak ki... Yukarıdaki girizgâhın ardından, kurulan Türk devletlerinin en ihtişamlılarından birisi olan Devlet-i Aliye-yi Osmanî'nin 1856 Paris Antlaşması'nı müteakip başlayan Avrupalı olma sürecine değinmek istiyorum. 1856 Paris Antlaşması ve Islahat Fermanı'ndan sonra hukuken bir Avrupa devleti sayılan Osmanlı'nın bu birliğe girdikten sonra başına gelen olayları iyi tahlil etmek gerekiyor. Ne gariptir ki bugün Türkiye Cumhuriyeti içinde yer alan Kürt azınlıklar ne ise bundan 200 sene önceki Rum ve Ermeni toplulukları o idi. Devlet otoritesi ile sürekli çatışan ve sürekli olarak bağımsızlık ya da özerklik gibi taleplerle ana idarî yapının karşısına çıkan tarafsa genellikle Yunanlılardı. 1866 ve 1896 yılında Girit'te otoriteye iki kez başkaldıran Yunanlılar son 1897 savaşında acı bir şekilde mağlûp edilseler de sürekli imtiyaz koparmayı bildiler.

Osmanlı'nın İslahat Fermanı'nı kabulünün üstünden 20 sene geçmeden 1875 senesinde Balkanlardaki diğer etnik azınlıklar da teker teker ayaklandılar. Bu ayaklanmalar zaten mahvolmuş devlet düzenini ve otoritesisini, daha da vahimi ekonomisini temellerinden sarstı. Günümüz şartları ile kıyaslamaya gidildiğinde tarihin aslında düzenli bir şekilde tekerrür eden bir yapısının olduğunu âdeta bir defa daha teyid ediyoruz. Zira 1878 Balkan bunalımını takip eden süreçte 1878 senesinde Kıbrıs İngiltere'ye üs olarak hediye edildi... Kırım Savaşı'nın ardından ilk defa borç almaya başlayan Devlet-i Aliye, 1856 senesinden 25 sene sonra, bir Avrupa devleti sayılmasına rağmen Duyûn-Umumiye idaresinin eline teslim edilerek ekonomik açıdan sıfırlandı. Bakmasını bilen gözlerin bu tarihî olaylar dan çıkaracağı o kadar çok sonuç var. Geleceğimizin deney ve gözlem alanı olan tarihe hak ettiği saygıyı duymamamız ve hak ettiği değeri vermememiz bakalım başımıza daha ne kadar çorap örecek?

2 Ağustos 2002 kararlarının ardından Türk siyasetinin iradesi, Türk Devleti'nin kuruluş ölçütleri ile bire bir zıt ve çatışır biçimde tecelli etti. Aslında bakarsanız burada sorgulanması gereken temel sorun o ki, vekillerimizin tek eksiklikleri tarihten ders almayı bilmemelerinin ya da başka bir ifade ile yakın tarihte gelişen bir takım olaylardan haberdar olmamalarının dışında apayrı, bambaşka bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım öyle bir bakış açısıdır ki, bakmayı bilen gözlerin içinde şimşekler çaktıran, bakmayı bilmeyen gözleri taşıyan, arlanması olmayan suratlara da tokat gibi çarpan bir yaklaşımdır. Gazi Paşamız Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk isimli eserinin 388. sayfasında bakın ne diyor; "Bu vesileyle muhterem milletime şunu tavsiye etmek isterim ki, başına geçireceği insanların kanındaki ve vicdanındaki cevher-i aslîyi çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an fariğ olmasın" Acaba Atatürk'ün her ortamda gür bir sesle ifade ettiği Türk milliyetçiliği fikrini sulandırarak, kültür milliyetçiliği olarak yorumlayarak ve daha da acısı bunu kamuoyuna yutturma kaydına muvaffak olarak yüce Türk milletini Atatürkçülüğün özü ile tanıştırmaktan korkan, çekinen kara niyetli, kara yüzlü, çatal dilli siyasetçiler ve kalemşörler bu söze ve bu mantığa karşı nasıl bir yaklaşım geliştirecekler?

Ufuk ve vizyondan yoksun bir siyasî anlayış zorla bir şeye benzemeye çalışır ve bu uğraşından da hiçbir an geri kalmaz. Millî hedef olarak Avrupa Birliği'ni seçmek kadar ufuksuz ve vizyonsuz bir siyasî yaklaşımı kabul eden riyakâr politikacılar 57. hükûmetin hükmû nezdinde Türk tarihine asla çıkmayacak kara bir leke olarak geçmiştir. Siyasetin en çirkin taraflarını izlemeye alışık olduğumuz ülkemizde, Allah derken gözleri fıldır fıldır olan ve ağzından düşürmediği rantiyeci kelimeleri ile dinî söylem satıp oy alan, aman yanlış anlaşılmasın -kesinlikle dindar değil- "dinci" partinin şimdi yasaklı olan büyük başının 11 Nisan 1970 tarihinde Millî Nizam Partisi genel başkanı sıfatıyla meclise verdiği "Geçiş dönemine girişimizdeki usulsüz ve millî menfaatlere aykırı tutumundan dolayı hükûmet hakkında bir gensoru açılmasına dair" önergenin içeriğine millî nizam ekolünün şimdiki temsilcisi olan SP ve AKP gibi partilerin siyasî çizgilerindeki değişimin daha net bir şekilde anlaşılabilmesi bakımından değinmek istiyorum. "Ortak Pazar bir Katolik birliğidir. AT, Türkiye'yi Hristiyan Avrupa içerisinde eritecektir. Millî Nizam Partisi'nin Ortak Pazar hakkındaki görüşü açık ve kesindir. Biz, Türkiye'nin batı ile tek devlet olmasını gaye edinen ve asıl gayesi siyasî ve ideolojik olan Ortak Pazara kökünden hayır diyoruz." Edep yahu! Siyasî hayatımıza karaktersizliği sokan, seçim zamanlarında sırtına bakliyat küfelerini vurup şehreküstü muhitlerinde gezinen mantıktan ne beklenir?

Gün gelir, millet ve milliyetperver olurlar, gün gelir vatanın göz göre göre üç otuz Euro'ya satılmasını, yönetimini üstlendikleri belediyelerde havaî fişek gösterileri yaparak kutlarlar. Aslına bakarsanız özellikle Kürtçe konusunda SP'den aksine bir tutum beklemek yanlış olurdu. Bu karaktersiz siyaset anlayışının temsilcilerinden birisi olan Fethullah Erbaş denilen kişinin Van milletvekili olduğu dönemde, PKK kampına sözüm ona esir edilen askerleri kurtarmak için gittiğinde nasıl bir itibar ve iltifata mazhar olduğunu, nasıl ağırlandığını hatırlayınız lütfen. Bir yerde okumuştum, Avrupa Birliği'ni en çok isteyen bölgemiz Güneydoğu Anadolu bölgemizmiş. Olağan karşılıyorum, yurdumuzun bölgeleri arasında, sarışın mavi gözlü kesimin toplam nüfusa oranın en fazla olduğu bölgemiz bu bölgelerimizdir herhâlde?

2 Ağustos kararları ile Türkiye devleti açıkça kuruluş ölçütlerinden uzaklaşmıştır. Yazının başında yer alan söz, Gazi Mustafa Kemal'in ne kadar büyük bir Türk milliyetçisi ve ne kadar ciddî bir "TURANCI" olduğunu alenen gözler önüne sermektedir. Atatürkçülüğün idarî yapıdan neredeyse tasfiye edildiği bugünlerde, emperyalizme karşı savaşmış bu millet, emperyalizme alenen peşkeş çekilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk'ün ölçü ve ölçütlerinden ne kadar uzaklaşıldığı, millî ülkü ve şiarların 2 Ağustos kararları ile ne kadar zıt olduğu Mustafa Kemal'in Millî Türk Talebe Birliğine gönderdiği telgrafta göze çarpmaktadır:

27.III.1933

İstanbul'da Millî Türk Talebe Birliğine

Millî ülküye ulaştıran öz dil yolunda durmadan, şaşmaz, büyük adımlarla yürümeğe verdiğiniz değerden dolayı sizi överim. Yürekten sevgiler çocuklarım.

Reisicumhur

Gazi Mustafa Kemal.

Millî ülkünün anahtarının Türkçe olduğunu düşündüğünü gördüğümüz Atatürk'ün dilinden Meclisin 256 adet vatanı ruy-i zemin, soyu nev-i beşer olan vekiline sormak istiyorum. Kürt dili ile kimin millî ülküsüne ulaşacaksınız efendiler? Bütün bunların üzerine gün gibi aşikâr bir gerçek olan Türk Devleti'nin AB'ne girişinin ekonomik ölçütlerinin kısa bir vâdede gerçekleşmesinin imkânsızlığı da eklenince, utanmadan bu kanunları çıkaranlar Türkiye'yi yaklaşık bir 15-20 sene enflâsyonun yıllık yüzde % 4 olduğu günleri beklemeye mahkûm ediyorlar. Bu süreçte Türk insanı azınlıkların, neredeyse çoğunluk hâline geldiğini maalesef gözlemleyecektir. Dil noktasında verilen tavizler ve hakların, belirli bir sürecin başlangıcı olduğunu görmemek ya tarih karşısında kendisine çok güvenmek ya da -gaflet, dalalet değil de açıkça hıyanet içinde olmak durumu ile açıklanabilir.

Fransızların saygın gazetelerinden birisi olan Le Monde'un 3 Ağustos 2002 tarihli haberine bakalım. "Türkiye'nin AB üyeliği kolaylaştı. Fakat, AB yasalarının kabul edilmesi, belki Brüksel'i ikna etmeye yetmez. Buna rağmen Türk demokrasisi ve halkı açısından bu yasalar büyük bir adımdır". Le Monde gazetesinin tavrı, bizim için bir gösterge olmalıdır. Zira bu tavır bize karşı verilecek "olası ve yakın" olumsuz bir cevapta ağzımıza çalınacak bir parmak bal olacaktır. Bize, demokrasi ve çağdaşlık yolunda olumlu adımlar attınız, lâkin e hani Kıbrıs diyeceklerdir, üzeri kapalı bir biçimde. Bütün bunları göremeyecek kadar aptal olmayan fakat zamanında bizi yine şu koşulsuz destek söylemleri ile "Gümrük Birliği"ne sokarak ülke ekonomisini hançerleyen Amerikan vatandaşı bayan yine koşulsuz destek diye ünlemekte. Bebek katiline sayın diyecek kadar dili değil "beyni" sürçen bir siyasetçiden, ben sizin ananızım, bacınızım söylemleri ile, ülkenin iktisadî ve sosyal bakımdan anasını-bacısını ağlatan bir siyasetçiden şimdi nasıl karakterli ve millî bir tepki bekleriz ki?

Millî devletin millî onurunu ayaklar altına alan Meclise ilk teşekkür eden, millî devletin millî ordusu ile senelerce savaşmış kanlı bir terör örgütünün siyasî temsilcisi olan partinin genel başkanıymış. Herhangi bir HADEP mitinginde veya kongresinde bölücü başının ya da örgütünün bayraklarını görmeyeniniz var mı diye sormak isterim bu vekillere... Hazin olan, ülkenin satıldığını, kötü niyetli ellerin, kararmış beyinlerin kirli emellerine âlet edildiğinin göstergesi olan durum, HADEP'in kongresinde bir adamın Türk bayrağımızın iplerini kesmesi ile Türk siyasetinin yüz karası olan ANAP'ın genel başkanının "Bırakın bayrak-mayrak işlerini" kabilinden sözlerindeki fikir ve eylem paralelliğidir. Millî özne küçümsenmekte, önemsizleştirilmektedir. İşin diğer tuhaf tarafı, karaktersiz siyasetin yıllar öncesi ve yıllar sonrası arasındaki uzlaşmayan farklılıklardır. Bakalım Mesut Beyin 25-06-1996 tarihli grup konuşmasına... "Değerli arkadaşlarım, geçtiğimiz grup toplantımızdan sonra, geçen bir hafta içerisinde en önemli, en üzücü ve zannediyorum sadece partimizi değil, bütün milletimizi derinden etkileyen olay, HADEP Kongresinde bayrağımızın uğradığı hakarettir. Bayrak, bir ulusun birliğinin, bütünlüğünün sembolüdür. Hele biz Türkler için bayrağın çok özel, çok kutsal bir anlamı vardır. Elbette ki bayrağımıza karşı, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı sıfatını taşıyan, statüsünü taşıyan bazı kendini bilmez hainler tarafından girişilen bu eylem, hepimiz için son derece üzücüdür. Nefretle, şiddetle telin edeceğimiz, kınayacağımız bir olaydır". Siyasî bukalemunluğun hatırı sayılır ekolünden gelen Yılmaz ve partisinin bayrak ile ilgili bu kadar millî tavır koyduğu zamanlarda, Gümrük Birliği'ne ateş püskürdüklerini de unutmadık.

Kimsenin aklından bir an çıkarılmaması gereken bir gerçek varsa o da, Türk topraklarının her biri, hâliyle Anadolu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve diğer Türk devletleri Türklere ve kendisini kültür genleri ile Türklüğe bağlı hissedenlere aittir. Bu topraklarda yaşayan aslî unsur, Türklerdir, asıl olan Türklerdir. Her ne kadar yönetenler için bunu söylemek imkânsız olsa da yönetilenler için bu böyledir, gün gibi açıktır. Türk milletine bu noktada düşen en büyük görev, en başta aslî unsur olduğu bilincini kavraması ve bu doğrultuda "başına getireceği insanların kanındaki cevher-i aslîyi doğru tayin etmeyi bilmesi", sonra da idarî yapının Türk için, Türk'e göre ve Türk tarafından tesis edilmesi sürecine katkıda bulunması, bunun için de her açıdan donanımlı bireylerden oluşmasıdır. Tarih önünde ağır bir vebal altına giren 256 kişilik kendini bilmez ya da "kendilerini çok iyi bilir" kalabalığın 30 bin insanımızın kanı üzerine aldığı kararları esefle ve şiddetle kınıyor ve lânetliyorum. Hürriyet gazetesinde, önceden şehit analarını, bebek katilini affa çağırmaktan sabıkası bulunan çok gelişmiş yaşam formu Ertuğrul Özkök'ün yazdığı yazının başlığı aynen şöyleydi. "Biji Türkiye" Bu cümlenin, bu kanunları çıkaran 256 kişilik kalabalağın içine sineceğinden zerre kadar şüphem olmadığını belirtmek isterim. Bununla birlikte sormadan geçmeyeyim: Ey Paşalar! Sizin içinize sinmedi, değil mi?

Tanrı Türk'e Onurlu Bir Savaş

Görkemli Bir Utku Versin...