1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

ARI BİZİZ, BAL BİZDEDİR…

Turgut Güler
(Türkçenin Bahçesinde Bir Gezinti)-IX

İMPARATORLUK DİLİ VE “EJDERLERİN BEKLEDİĞİ HAZÎNE”

“Osmanlı Devleti’ne gelince, bu devlet yedi asırdır yaşamaktadır ve muhteşem mâzîsi ve târihiyle övünebilir.” –Atatürk, 1919- (1)

Dil âlimlerimizin Eski Anadolu Türkçesi dedikleri 13.-15. asırlar arasındaki Türkçe, Batı Türkçesinin bir oluş, kuruluş devresidir. “Batı Türkçesini Eski Türkçeye bağlayan birçok bağlar bu devrede henüz kendisini iyice hissettirmektedir.

Eski Anadolu Türkçesi, yabancı unsurlar bakımından, denilebilir ki, Batı Türkçesinin en temiz devridir.” (2) Gerçi, Türkçede Arapça ve Farsça unsurlar vardır ama, ortada anlaşılmaz, içinden çıkılmaz bir dil yoktur. Hattâ, alınan yabancı terkibler bile, sonraki dönemlere göre oldukça basit, halkın konuşma dilinde de bulunabilen cinstendir. Nazım dilinin, zamanla ağırlaşmasına karşılık, nesir dilindeki sâdelik 15. asırda bile bozulmamıştır. “II. Murad devrinde geniş bir kültür hamlesinin ifâdesi olarak meydâna getirilen telif ve tercüme pek çok Türkçe eserin dili, bunu açıkça göstermektedir.” (3) Fâtih dönemini de idrâk eden Âşıkpaşazâde’nin Tevârih-i Âl-i Osman’ında, Dede Korkud dilini andıran bir halk söyleyişi vardır.

Osmanlı Devleti, aslında I. Murad’ın Balkan harekâtıyla imparatorluk özelliğini kazanmıştır. Fakat, imparatorluğun dildeki tesirleri, daha ziyâde Istanbul’un Fethi’ni tâkib eden yıllarda görülmeye başlanmıştır. Fâtih’in vefâtında(1481) Osmanlı İmparatorluğu, Asya ve Avrupa toprakları aşağı- yukarı birbirine eşit, Afrika’ya oldukça uzak bir devlettir. 39 yıl gibi, devlet hayâtı için çok kısa olan bir zamanda, imparatorluğun en büyük parçası Afrika kıt’âsında uzanır hâle gelmiştir. Yavuz’un Mısır Seferi; hem siyâsî, hem ekonomik, hem de dinî sonuçları bakımından çok büyük kazançlar getirmiş, Osman Gâzî’nin Şeyh Edebâlî’ye tâbir ettirdiği meşhûr rûyâ, hemen hemen gerçekleşmiştir. Kaanûnî devrinin şevket ve haşmeti, sosyal bünyeyi kemiren kurtlara rağmen Viyana Bozgunu’na kadar sürecektir.

Bu muazzam imparatorluk, siyâsî zaferlerle taçlandırılırken, Türk dilinde de, 15. asırdan itibâren yabancı dillerin – bunlara, imparatorluğun dilleri de denilebilir – gittikçe artan ve ağırlaşan tesirleri görülmeye başlamıştır.

Eski Anadolu Türkçesinin nazım dilinde kendisini gösteren Arapça ve Farsça kaynaklı sözlerin çokluğu, 15. asırdan itibâren nesir dilini de sararak iyice kesifleşmiştir. Sonunda öyle bir duruma gelindi ki, sâdece bâzı edatlarıyla yardımcı fiilleri Türkçe olan bir yazı dili ortaya çıktı.

Osmanlıca denilen bu yeni yazı dili; Arapça, Farsça ve Türkçenin karışmasından meydâna gelen, sun’î bir dildi. “Bünyesi bakımından Osmanlıca, diller bilgisinin konglomera adını verdiği dil tipine benzer. Konglomera, jeolojide çeşitli çakıl taşlarının, çimento vazîfesini gören bir çamur içinde donması ile meydâna gelmiş bir kayanın adıdır. Osmanlıca, çimentosu Türkçe olan bir konglomeradır.” (4)

Osmanlıcanın böyle bir dil olmasının târihî ve dinî, hattâ sosyal sebepleri vardır. O sebeplere dayanan gelişmelerin tabiî sonucu, böyle bir dildir:

“… Türklerde lisan inkişâfının bu istikâmeti alması, bir dereceye kadar kaçınması kâbil olmayan bir hâl olduğu şüphesizdir. Çünkü bu, bütün İslâm âlemini, İslâm milletlerini birbirine bağlayan, ecnebî kavimlerin istilâ ve tesirine rağmen bâkî kalan îmân ve din birliği neticesidir.” (5)

“İçtimâî plânda Türkler, nasıl göçebelikten yerleşikliğe geçmiş iseler, kültür bakımından da şifâhî kültürden kitâbî kültüre geçmişlerdir. … İslâm medeniyeti, diğer büyük medeniyetler gibi bir kitap medeniyetidir. Bu medeniyeti geniş bir coğrafya üzerinde yayan ve asırlarca devâm ettiren âmillerin başında kitap gelir. … Bin yıl Türklere kaynaklık eden bu kitapların dilinin, Türk dili üzerine tesir etmesi, mukaddes ve kıymetli bilinen mefhûmlarını kelimeleri ile berâber, tükenmez bir hazînenin altınları gibi dökmemesi imkânsızdı. … Osmanlıca hakkında hüküm verirken, yeni bir medeniyet âlemine giren ve onun içinde asırlarca yaşayan insanların duygu ve davranış tarzını benimsemek ve tasavvur etmek lâzımdır.” (6)

“Hakîkat şudur ki, Türk milleti gibi, asırlarca dünyâ sathında konuşmuş, büyük ve fâtih bir milletin dili öz dil olamaz, imparatorluk dili olur. … Türkçe, tıpkı Türk milleti gibi, târihinin bu dokuz asrında ve dünyânın üç kıt’âsı üzerinde yeni bir dil imparatorluğu kurmuştur.” (7)

Rahmetli Banarlı’nın bir âşık ihtirâsıyla hayat boyu severek, gönül vererek müdâfaa ettiği dil imparatorluğumuz, hakikî ve silinmez hâkimiyetini, sun’î yazı dilinde değil, millete mal olmuş kelimelerde kurdu. Bu yüzden, fiil ve edatları dışında Türkçe unsur taşımayan Veysî, Nergisî Osmanlıcası, zâten yaşamamıştır. Pek çok vasıflarıyla bin yıllık kültürümüzü söz sâhasında kudretle temsîl eden Dîvân Edebiyâtı’mızın büyük isimleri, asırları delerek bize ulaşan klâsik ölçüde üstadları, umûmiyetle anlaşılmaz dile rağbet etmemişlerdir.

Dünyâ târihine Türk asrı diye geçen 16. asırda; biri Bağdad’da, diğeri İstanbul’da iki büyük Türk şâiri Fuzûlî ve Bâkî, Türk şiir dilinin zaferini birlikte kutluyorlardı. Yalnızlık ve ızdırâbının ateşini:

Ne yanar kimse banâ âteş-i dilden özge,

Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı

diye aksettiren Fuzûlî’yi, Bâkî:

Yine gömgök tere batmış çıkageldi çemene,

Nev-bahâr erdi deyû verdi haberler sümbül

mısrâlarında serinletiyordu. İmparatorluk dili Türkçe bu idi işte! Türk dilinin, büyük san’atkârların kaleminde kazandığı berrak ve mûsıkî dolu Türkçe! Yoksa, yazanların bile zor anladığı, günlük konuşma diliyle bağlarını iyice koparmış o, çetrefil, o, sahîfelerce uzayan cümlelerin meydâna getirdiği resmî yazışmaların dili değil.

Türkçe, gerek menşe’, gerekse yapı bakımından Arapça ve Farsçaya çok uzak bir dildir. İslâm medeniyetine girişimizden sonra, Türk asıllı şâir ve yazarların doğrudan Arapça, Farsça yazmalarında veyâ haddinden fazla Arap, Fars kaynaklı kelime kullanmalarında, bu husûsun büyük rolü olmuştur. Bilhassa şiir dilinde Türkçenin arûza ters düşen yapısı, Farsçaya rağbeti arttırmıştır. Bu, biraz da işin kolayını tercih etmekten böyle olmuştur. Zîrâ, Türkçeyi arûzla ifâde etmenin güçlüğü yanında, buna daha yatkın olan Farsçaya meyletmek, bir sürü zahmetten kurtulmaktır.

Türk dilinin zenginliklerini Kâşgarlı Mahmûd’dan dört asır sonra aynı şuûrla, millî haysiyet mes’elesi yaparak araştıran Ali Şîr Nevâî, Muhâkemetü’l-Lügateyn adlı eserinde, Türkçe yazmanın güçlüğü yüzünden, gençlerin Farsçaya yöneldiklerini belirtiyor. “Kendisinin de gençliğinde bu usûle uyduğunu, fakat durumu anlayınca güçlükleri yenmek için Türkçeye döndüğünü, işte o zaman, önünde on sekiz bin âlemden daha geniş bir âlem belirdiğini, yabancı eli değmemiş bir gül bahçesine rastladığını, fakat bu hazîneyi bekleyen ejderlerin kan dökücü, dikenlerin sayısız olduğunu” (8) ifâde ediyor.

Nevâî, bu ejderlerden korkmamış ve cesâretle Türkçenin hazînesinden mücevher ve çiçek toplamıştır. Türk dilini bekleyen ejderlerden korkmamak ve sayısız dikenlerine katlanmak için, her şeyden önce, onu Nevâî gibi sevmek gerekir. Nevâî’nin şuûru, aynı zamanda millî kültüre açılan yolun ışığıdır. Böyle bir ışığın aydınlattığı yolda şaşırmak mümkün değildir.

- Dr. Utkan Kocatürk, a. g. e. s. 127

2 - Prof. Dr. Muharrem Ergin, Türk Dil Bilgisi, s. 15-16

3 - Prof. Dr. Muharrem Ergin, a. g. e. s. 16

4 - Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Devlet Dili Türkçe Üzerine, s. 11

5 - Sadri Maksûdî Arsal, Türk Dili İçin, s. 7 (Brockelmann’ın önsözü)

6 - Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Nesillerin Ruhu, İstanbul, 1970, s. 155-156

7 - Nihad Sâmi Banarlı, Türkçenin Sırları, İstanbul, 1972, s. 31-32

8 - Ali Karamanlıoğlu, a. g. e. s. 61