1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

ARI BİZİZ, BAL BİZDEDİR…

Turgut Güler
(Türkçenin Bahçesinde Bir Gezinti) – II-

YAYLA KARTALLARI NASIL KONUŞUR?

“Bizim Türk milletimiz, eski ve şerefli bir millettir. Zâten Orta Asya’nın Altay Yaylası’nda yetiştiği için, kartalın meziyetlerini daha gençliğinde kazanmıştır.” – Atatürk –( Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1969, s. 125)

Orta Asya, Türk’ün anayurdudur. Asya’nın ortasında, Altay Dağları’ndan Hindistan’a, Hazar Denizi’nden Japon Denizi’ne kadar uzanan bu geniş sâhada Türklerin ilk def’â nerede göründüğü, ortaya çıktığı sorusu, bugün tam olarak cevaplandırılamamıştır. Türkolojinin kabûl ettiği genel görüş, bu bölgenin Altay Dağları olduğu yolundadır. (Prof Dr. Lazslo Rasonyi, Târihte Türklük, Ankara, 1971, s. 4/ Ord. Prof. Dr. Zeki Velidî Togan, Umûmî Türk Târihine Giriş, İstanbul, 1970, s. 9)

Atatürk’ün de ifâde ettiği gibi, Altay Yaylası’nda târih önüne çıkan Türk milleti, kartalın meziyetlerini daha gençliğinde kazanmıştır. “Tâ uzakları görür, hızlı bir uçuşu vardır ve bu rûhu barındıracak kadar ku vvetli beden sâhibidir.”( Dr. Utkan Kocatürk, a. g. e. s.125) Bu meziyetler, kartalın hayvânî, vahşî özellikleri değil, Türk’ün çelik karakterinin ve yüksek dünyâ görüşünün sıfatlarıdır.

Altay Yaylası’nın, bu, “uzağı gören, hızlı uçan ve kuvvetli beden sâhibi” kartalları, kendilerinden önceki ataları gibi, Türkçe konuşuyorlardı.

Bu, nasıl bir Türkçeydi? Kartallara yaraşır sertlik ve toklukta bir dil mi? Yoksa, yayla sularının nazlı, fakat coşkun akışını andırır bir dil mi? Veyâ, yerine göre, her ikisini de bünyesinde barındıran; hem kartal, hem güvercin – hattâ bülbül – olmasını bilen bir dil miydi?

Bu sorulara lâyıkıyla cevap vermek mümkün değildir. Çünkü, Türk siyâsî târihinde olduğu gibi, Türk dili târihinde de oldukça büyük bir bölüm aydınlanamamıştır.

Bütün dillerin târihinde incelemeye tâbi tutulan esas bölüm, o dilin yazılı hâle gelmiş şeklidir. Buna, “konuşma dili” nin zıddı olarak “yazı dili” denmektedir.

Konuşma diliyle yazı dili arasındaki farkları, Prof Dr. Muharrem Ergin şöyle belirtiyor:

“ Konuşma dili evde, sokakta, her günkü hayatta kullanılan tabiî bir dildir. Konuşma dili, içtimâî muhîtlere bağlı olarak bir dil sâhası içinde farklı şekiller gösterir.

… Yazı dili eserlerde, kitaplarda, tek kelime ile yazıda kullanılan dildir. Yazı dili, bir medeniyet dilidir. Târih boyunca ancak medeniyeti, kültürü, edebiyâtı olan kavimlerin yazı dilleri olmuştur.

… Konuşma dili, canlı bir dil olarak nesillere, fertlere bağlıdır. Gelişme seyri içinde safhaları nesillerle berâber ortadan kalkar. Ancak yaşayan şekli tesbit edilebilir.

… Buna karşılık, yazı dili yazılı olduğu için, dillerin târihî gelişmesi yazı dilinden tâkip edilebilmektedir. Onun için, bir dilin geçmişinden bahsetmek, târih içindeki gelişmesine bakmak demek, yazı dilinin târihî gelişmesine bakmak demektir. Yazı dili de, dilin en gerçek aynası olduğu için, onda dilin asırlar içinde akıp gelen yapısını görmek mümkündür.” ( Prof. Dr. Muharrem Ergin, Türk Dil Bilgisi, İstanbul, 1962, s. 8-11)

Buna göre; Türkçenin yazı dili hâlinde ortaya çıktığı zaman, Türk dil târihinin de esas ve gerçek başlangıcıdır. Daha öncesi, ancak yazılı metinlerin vereceği mukâyese ve tahmin imkânlarıyla – o da nazariye olarak – incelenebilir. Türk dilinin elde mevcut ilk yazılı metinleri Orhun Âbideleri’dir. Âbideler’in dikiliş yılları ise, milâdî sekizinci asrın ilk yarısı içindedir. Orhun Âbideleri’nden önceki devirler, Türk dilinin “târih öncesi” veyâ “karanlık çağları”dır.

İşte, Altay Yaylası’nda târih sahnesine çıkan Türklüğün ilk temsilcileri – Atatürk’ün deyişiyle “kartalın meziyetlerini kazanmış” atalarımız – hem siyâsî, hem de dil târihimizin, bu aydınlanmaya muhtaç karanlık devrinde yaşamışlar, konuşmuşlardır. Yayla Kartallarının nasıl konuştuklarını, bu yüzden ilmî hükümler vererek inceleyemiyor, dillerinin yapısı hakkında kâideler koyamıyoruz. Ancak, milâdî sekizinci asırda ortaya çıkan Türk yazı dilinin hazırlayıcısı olduklarını, adı belli ilk Türk müellifi olmak şerefini taşıyan Vezîr Tonyukuk’u, bu “kartal meziyetli” insanların yetiştirdiğini, kesinlikle biliyoruz.