1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Arapların Türklere karşı değişmeyen tavırları

Sebahattin Şimşir
BÖLGEMİZDE yaşanan sıcak gelişmeler en çok bizi ilgilendirmesine rağmen en az görüş belirten, fikri sorulan, sözü dinlenen de galiba biziz. II. Savaş öncesi ve sonrası yaşanan tezkere krizleri, Türk ordusunun bölgedeki gelişmelerin dışında tutulmak istenmesi, askerlerimizin başına geçirilen çuval, 1000 yıllık Türk şehirlerinde Türkmenlerin azınlık olarak değerlendirilmesi, Büyük Orta Doğu projesi... Hepsini ayrı ayrı düşündüğümüzde çıkacak netice tektir: Bölgesinde ve dünyada güçlü bir Türkiye olmasın.

Bunun maşası dün olduğu gibi bugün de Arap âlemini yönetmeye talip olan liderlerdir. Bugün Türklere karşı ortaya konulan tavır yeni olmadığı gibi, Türkün varlığı olduğu müddetçe de, bunlar bu tavırlarını batılı güçleri yanında gördükleri müddetçe devam ettireceklerdir. Arapların Türklere karşı tepkilerine baktığımızda, kendilerine karşı girişilen mücadelelerden kaynaklansa anlaşılabilir. İfade edeceğimiz ilk örnek, İslâm’a karşı hazırlanan ve tek amacı Müslüman Türkleri Anadolu’dan ve Ön Asya’dan atmak olan Haçlı seferlerinde görülmektedir. Meşhur Fransız tarihçi, Rene Grousset’in bu olayla ilgili yazdıkları şöyledir:

“Haçlılar Suriye’ye geldiklerinde Türklere karşı Mısır (Fatimî) ile birleşmekte tereddüt etmediler. Haçlı ordusu Antakya’da Türklere saldırdığı sırada, Mısır ordusu da yine aynı Türklerden Kudüs şehrini zaptediyordu. (İ. Hami Dânişmend, Tarihî Hakikatler c.1, s.378) İşte bu suretle Arapların Türklere karşı besledikleri millî ve ırkî kin ve garez, nihayet İslâmiyeti yok etmek için ortaya atılmış olan Haçlıların en büyük başarılarını temin ederek Antakya Haçlı Prensliği ile Kudüs Krallığının ve netice olarak Suriye ile Filistin’deki Lâtin hâkimiyetinin kuruluşunun da tek sebebidir.

Bu kinin tek sebebi vardır, o da Türk düşmanlığıdır. Çünkü, Antakya Haçlıların eline geçtikten sonra, Haçlı ordusu 109 9 tarihinde Kudüs’e doğru ilerlediği sırada Suriye’deki sünnî Arap emaretlerinin hepsi onlarla birleşmiş ve hattâ Haçlı ordusunun her türlü malzeme naklini ve iaşe ihtiyaçlarını bile temin etmişlerdir. Bu davranışlarından da anlaşılmaktadır ki, Haçlı orduları için tek düşman arazisi Türklerin yaşadıkları topraklardan ibarettir. Bu hususta da Grousset şunları yazmaktadır;

“Onların, yani Arapların Haçlılara karşı durmaları genellikle Türklerin karşı koymalarından çok farklıdır. Haçlılar Türk topraklarında hep kendilerine karşı koyan, yaşadıkları toprakları mukaddes bilen ve düşman çizmesine çiğnetmek istemeyen bir kuvvetle karşılaşmışlardır. Arap memleketlerinde ise, daha başlangıçta antlaşma ve hiç olmazsa uzlaşma teklifleriyle karşılaşmışlar ve sonunda da Araplara göre mahallî bir siyaset uygulamayı başarmışlardır. Bu politika sonucunda da, Araplar İslâmiyeti Türk düşmanlığına feda edecek kadar millî ve tarihî kin ve garezlerine kapılmış olmasalardı, İslâm dininin varlığını ve sonuç olarak Haremeyn’i savunan Türk ordularının kutsal cihadını cephe cephe zorlaştırmak gibi tarihî bir vebal altında ebediyen ezilip kalmazlardı. Haçlı istilâsına karşı onlara düşen görev, Türk ırkının sarsılmaz imanından dolayı yüklendiği büyük külfet kadar ağır değildi. Araplardaki, bu müthiş kin ve gayzın feci tezahürleri Arap – Haçlı birleşmelerine münhasır kalmamış, Haçlıların Antakya önlerindeki meşhur yamyamlıkları Arapları sevindirmiştir. Açlıktan büyük sıkıntılara düşen Haçlıların Arap yardımlarından önce Türk şehitlerini mezarlarından çıkarıp pişirerek kebap gibi yedikleri, tarihin daima korku ve lânetle anacağı bir vahşet hâtırasıdır.” (Dânişmend, 380-1)

Türklere karşı yapılan Haçlı seferlerinden bu güne dokuzyüz küsur yıl geçmiş olmasına rağmen, yirmibirinci yüzyılda da, Anadolu’da Türk’ün varlığı kabul edilememektedir. Bunun önemli kilometre taşlarından bir diğeri de, emperyalizmin tüm gücü ile saldırdığı Birinci Dünya Savaşında birbirinden uzak ve Çanakkale’den Kafkasya’ya, Romanya’dan Filistin’e savaşmak zorunda kaldığımız birçok cephede aynı anda farklı kimlik, renk ve suretteki düşmanlara karşı savaşmamıza rağmen, mağlûp edilememe endişesi çekenlerin yardımına da, yine Araplar yetişmiştir. Kanal harekâtının en hassas olduğu bir zamanda, İngilizlerin vaatlerine kanan Araplar, Türk birliklerinin ikmal yollarını keserek su ihtiyacını engellemişlerdir. Bunun sonucunda, Şerif Hüseyin’e vaat edilen Arap Krallığı hayâli ile Türklerin arkadan vurulmasının üzerinden çok zaman geçmemiştir. Dörtyüz yıl Türkün şefkatli ve âdil yönetimi altında bir tekinin bile burnu kanamadan yaşayanlar, daha bir asır geçmeden bölgeyi kan gölüne çevirdilerse bunda herhalde bölgede bulunmayan Türklerin rolü yoktur. Aksine, bu kanın dökülmesine sebep olanların, dini, dili, kültürü, anlayışı ve yaşayışı kendisinden farklı olan topluluklarla yaptıkları ittifaklarda aranması gerekmektedir. Ancak, bir koltuk uğruna her şeylerini feda edenler, petrol ile kan’ı ayıramadıkları müddetçe huzuru bulamayacaklardır. Bu bölgede huzur ortamının sağlanmasında, kanaatimizce temel faktör, şehitlik ve gazilik mertebelerinin, para ve petrolden üstün tutulması ile mümkünse de, bunun yanında aslolan, tarih boyunca Türk devletinin çeşitli sebeplerle zayıfladığı dönemlerde, Türk’ün yerini almak isteyen topluluklarla Arapların yaptıkları ittifaklardan vaz geçmeleridir. Yoksa, insan hayatının değeri olmadığı bölgede, kukla devletlerin ve yöneticilerinin de kalıcı olmasını beklemek mümkün değildir. Tıpkı Şerif Hüseyin gibi, tıpkı Saddam gibi devrildikten sonra hiçbiri hatırlanmaz.

Her ne kadar Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türk’e ve İslâm’a ihanet edercesine Fransa ve İngiltere himayesinde manda devletlerini kurmalarına, daha sonra da güya bağımsızlıklarını kazanmalarına, ismi cumhuriyet ile ifade edilen rejimler oluşturmalarına rağmen, ne yazık ki demokratik bir rejim kurmayı da başaramamışlardır. Kendilerince bağımsız olduktan ve uluslar arası kuruluşlara üye olmalarından sonra, insaf sahibi olmaları, tarih boyunca Türk’ten duydukları nefretin bari bu dönemde olsun bitmesi beklenirken, ne yazık ki değişen bir şey olmamıştır. Türk düşmanlıkları bu dönemde de devam etmiştir. Tarih boyunca, Türk devletlerinin himayesinde yaşamanın verdiği psikolojik eziklikle, Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra, Osmanlı Devleti’nin boşalttığı coğrafyada kalan, Türkiye’ye de gelemeyen Türklere her türlü kötü muamele yapılmaya başlanmıştır. Bu hareketle sanki, her Türk bir teşkilât olarak görülmüş ve bu teşkilâtları çökertmek için akla hayâle gelmedik yöntemlerle üzerlerine gidilmiştir. Ancak, bu yöntemler sadece insanların acı çekmesine, üzülmesine ve göz yaşı dökmesine sebep olmuş, hiç kimse, millî kimliğini, Türklüğünü unutmayı, terk etmeyi kabul etmemiştir. Ne Suriye, ne Irak, ne Lübnan hattâ ne de Mısır’ın uluslararası arenada Türkiye’ye karşı her fırsatı kullanmalarına, her türlü terör örgütünü desteklemelerine, ülkelerine kabul ettikleri bu teröristlerin her türlü ihtiyacını karşılayarak görevlendirmelerine rağmen, Türkiye’nin maddî kayıpları yanında, binlerce de vatandaşımızın canına mâl olan vahşetlerini sergilemekten, üç aylık bebekleri kurşunlayarak medyada yer almaktan öteye gidememişlerdir.

Haçlı Seferleri’nden bugüne geçen zaman dilimi içerisinde değişen bir şey olmamıştır. Bölgede hâlâ Türk’ten nefret edilmektedir. Bin asır da geçse bu kinin ortadan kalkması mümkün olmadığı gibi, Türk bu coğrafyada vatan mücadelesi verdiği müddetçe de bu kin devam edecektir. Müslümanlar kardeştir mi? Güldürmeyin...