1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Arap Baharı’ndan Türkiye’nin Sonbaharı’na

Ahmet Yaman
2011, tarihe, Afrika ve Ortadoğu’daki Arap (yalancı) Baharları ile geçecektir. Mısır ve Libya’da derin değişiklikler yaratan operasyon Suriye ile devam edecek görünüyor. Arap yapımı olmayan ama Arap topraklarını yönlendiren bir Arap baharı...

Batı, tam yüzyıl önce bu tarihlerde medeniyet götürürdü, Çanakkale’den Hindistan’a kadar bütün Asya’ya Ortadoğu’ya. Hatta, Yeni Zelanda’dan devşirdiği yalın ayaklı medeniyet misyonerlerini Çanakkale’de Mahmetçiğin karşısına dikmişti, birbirlerine doya doya medeniyet öğretsinler diye... Aradan bir asır geçti, baktılar ki, halklar şimdi de demokrasi istiyor kendilerinden (!), bol bol demokrasi getiriyorlar; kan döke döke, iki yıl önce %80’le seçilmişleri silahla devire devire... Sosyal yapı da bilinçli ve demokrasiye susamış (!) olduğundan; kendi seçtiği yöntecinin, on binlerce kilometre öteden gelmiş bilmediği güçler tarafından devrilmesini demokrasinin alâmeti sayıyor. Ve böylece, kazanılan demokrasi, bağımsızlık, ABD bayrakları ile kutlanıyor.

Öte yanda; insan haklarında, çağdaş yönetim standardında çok daha gerilerde olmasına rağmen teğet geçilen, meşhur baharın rüzgârından muaf tutulan; bütün ilkelliğine rağmen koltuğunda sapasağlam oturan, şimdilik oturtulan diktatörler de var. Demek ki, dert demokrasi değil. Ama; petrol derttir, büyük derttir, bütün dertlerin başıdır, her mücadele ve maceraya değer.

ABD devasa ve güçlü bir bünye ama onun da zaaları, bağımlılıkları var. Ürettiği ile tükettiği arasındaki büyük fark onu “dış petrol bağımlısı” yapıyor. ABD dünya petrolünün %24.9’unu tek başına tüketiyor. Yapılan rezerv hesaplarına göre; Kuzey Amerika kıtası, mevcut petrolün sadece %5.1’ine sahip. Demokrasi götürülen topraklar ise dünya petrolünün %71.1’ine sahip. (Ortadoğu %61.7, Afrika %9.4) Şimdi anlaşılabilir, bu toprakların bu operasyonları niye hak ettiği, Irak harekâtı ABD bütçesine 800 milyar dolara mal olmuş, değmez mi? Çöpçüden bile , verdiği bir sent verginin hesabını soran bilinçli ABD vatandaşı, 800 milyar doların hesabını sormuyorsa, elbette bir bildiği vardır.

ABD medeniyeti için petrol, kan gibidir, hayat cevheridir, onsuz yaşayamaz. Öyle ise, uğrunda kan dökülecek tek şey, petroldür. Kendi kendine yetmediğine göre, gözü hep dışarıdadır, dünya jandarmalığı yapar. Kendisini her an bu jandarmalığı yapacak güçte bulunmaya mecbur hisseder. Yani, onun dünya jandarmalığı, aslında dünya petrolünün jandarmalığı demektir; petrol uğruna her şeyi yapar ve yaptıklarının hepsi doğrudan veya dolaylı petrolle ilgilidir. El attığı toprakların yönetim biçimi ise, işin sadece istismarı ve kamuflajıdır. Demek ki, Arap Baharı aslında; ABD ve İngiliz’in enerji tedarikini, aşağı yukarı yüz yıl daha garantiye alacak bir, “kaynakları ve uşakları sağlamlaştırma” harekâtıdır.

Korkulur ki, Arap Baharının son halkası, Türk sonbaharı olmasının. Batılılara ve olayları Batılılar adına algılayıp uygulayanlara göre BOP olan şey, bu coğrafyanın milletleri ve devletleri için BİP (Büyük İmha Projesi)tir. Bu durum gayet açıkken, Türkiye yönetiminin operasyona en işgüzar taşeron olarak koşuşturması, bizi ilgilendiren temel noktadır. Irak’ın bölünmesi ve kukla Kürt Devleti yaratılması; ardından bölünecek Suriye’den de oraya toprak aktarılması, tampon bölge oluşturulması vs... Ankara’da oturmaya da, devlet adamı olmaya da gerek yok, bunlar; sonu köy kahvesinden bile görülecek gelişmelerdir. Tampon bölge boşaltılınca Türkiye’nin de Suriye’nin de olmayan bu şeridin Kürt Devleti’ne Akdeniz’e ulaşacağı koridor olarak bırakılacağını kim bilmiyor? Ucu elbette bir gün bize değecek bu seri operasyona Türkiye’nin dahil edilmesi, kendisini perişan edecek bir senaryoya hizmetkârlığıdır. Hatta Türkiye’ye öncekilere değdiğinden daha etkili değecek.

Ve şu iki halde de değecek Ya; Türkiye’yi yönetenler planın son noktasına kadar rıza gösterirler ve Türkiye, ülkesiyle, sistemiyle ve haritası ile çökertilmiş olur. Ya da; o gün Türkiye’yi yönetenler “Bu kadarı da olmaz” demeye kalkışırlar ve bugün hizmetkârlığını yaptıkları operasyonun hedefi olurlar. Ve o zaman; “Ne oluyor?” dediklerinde, kendilerine bugünkü “baharlar” hatırlatılacaktır. Onun için endişe; Arap Baharının, Türkiye’nin sonbaharı ile bitmesidir.

Türkiye’nin, sonu kendisinin de imhası olacak bir dizi operasyona alet edilmesi, tarihin vicdanını kanatarak uşak olarak kullanılması devletin ve milletin reddetmesi gereken millî bir zillettir. Buna, Türk tarihinin gurur dönemlerinden “Osmanlı”nın âlet edilmesi ise ayrıca utanç vericidir. Şöyle ki: Osmanlı, bu coğrafyanın h alklarının ve yönetimlerinin, azgın Haçlı saldırılarına karşı korunma şemsiyesidir. Ortadoğu, Anadolu ve Balkanları haçlılara karşı ayakta tutmak misyonu ile şekil bulduğu içindir ki, büyük bir coğrafyada asırlarca kabul görmüştür. Bugün; “Osmanlı sempatisi”ni suiistimal ederek Haçlının uşaklığını yapıp onun emriyle Müslümana bile saldıran “sınır tanımaz hizmetkâr”ın misyonu, Osmanlı’nın ihyası olamaz; olsa olsa onun son büyük mirasının darmadağın edilmesi olur, halen yaptırılan budur zaten. Ülke güvenliğiyle ilgili bir operasyona bile yedi kapıdan izin toplayan, C. RiceIın “Dublör olarak kullanıyoruz” (Ağustos/2008) dediği ve buna cevaben; “Böyle kullanılmayı onurlu görev biliriz” diyen bir âcizlikten “Cihanşümûl” Osmanlı çıkar mı? Çıksa çıksa; Osmanlı rolü oynatılarak eğlenilenlerin, bir devleti felâkete sürükleme dramı çıkar. Nitekim, hesaplarına göre bu çirkin ve komik imparatorculuk oyunu; “Hepimiz Osmanlıyız, boş ver TÜRK’ü” sloganıyla, Anadolu’da TÜRKLÜK’ün yeniden gömülmesi projesine hizmet edecektir. Zaten; Atatürk’e özel düşmanlıklarının sebebi de, O’nun bu topraklarda Türklüğe can katmış olmasıdır. Batı’nın, yıkmak için asırlarca uğraştığı Osmanlı’yı son yıllarda birden bire özlemesindeki çelişki gayet açık. Haçlının izniyle ve gazıyla doğacak bir oluşum, tehlikelidir, Osmanlı’nın istismarıdır, ruhlarını taciz eder. Tarihte zirveler gibi, uçurumlar da vardır. O uçurumlar, arkasından itilen gafiller ve onların sürüklediği zavallılarla doludur. Ayrıca; Osmanlı’dan örnek alınan kesitin kronolojik yeri de manidardır. Bugünün yönetim zihniyetindeki kompleksli lüks özentilere bakınca; basit yapılarda oturup fetihten fethe koşan kuruluş-yükseliş döneminin değil, yıkılış dönemi Osmanlısının taklitçisi oldukları görülür. Dün; çökmekte olan ve Galata tefecilerinden borç alan devletin kesesinden kırk odalı saray yaptıran ile; bugün borcu 500 milyar doları bulmuş devletin kesesinden şahsına üçüncü özel uçağı aldıran kafa aynı kafa... Âkibetin aynı olmaması ise, tarihin mantığına aykırı bir hayaldir.

Yıllarca Irak’tan yükselen ıstıraplı inleyişleri duymayıp, Ebu Gurayb Cezaevi’nde ırzına geçilen Müslüman kadınların feryadını işitmeyenlerin, Suriye için birden bire insanlık komiseri kesilmeleri inanç ve erdem işi olamaz; zihniyetle değil, ancak talimatla izah edilebilir. Belli ki, bölgede, Sünni-Alevi fitnesi ve ardından kavgası isteniyor. Türkiye’nin, böyle bir kavgaya taraf olması son derece yanlıştır.. Dış ilişkileri bir yana, kendi iç güvenliği ve sosyal huzuru için açık ve derin bir risktir, sonuçları vahim olur. Bitmeyen bir “kin” ile kendilerine “Muaviye Tugayları” diyen güruhun macerasına Mehmetçiği malzeme yapmak siyasî cinnettir; getireceği, felâkettir. Bunun hesabını millete de, tarihe de kimse veremez. Ve Allah’a zerre kadar imanı olan herkes, büyük hesap gününde; “Yarabbi, mecburdum, Obama böyle emretti”den başka cevabı olup olmadığın düşünmek zorundadır. Türkiye’yi yönetenler, hiç olmazsa bu talimata, ne pahasına olursa olsun, direnmek zorundalar. Ayrıca; dış gelişmelere simetrik olarak iç politikada da, Sünnî-Alevî çatışması yaratacak tezgâhlar kotarılması tehlikeli ve haincedir.