1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Anne Krueger ve ekonomik ders

Turan Kazanlı
IMF'nin iki numaralı yöneticisi olan Anne Krueger, Türkiye'deki asgarî ücretin çok yüksek olduğunu söylemiş. "... Siz bu ücretle Türkiye'de yaşayabilir miydiniz?..." sorusuna "... Yaşanmak zorundasınız..." diye cevap vermiş. Buna pek çok kişi kızmıştır, belki söven bile olmuştur. Ama A. Kruger'in sözlerinin gerisinde özellikle önemli iki husus yatmaktadır. Birincisi genelde "Batı Mantığı" dediğimiz düşünce tarzı, ikincisi de bu mantığın mantıkî sonucu olan "Ekonomik Mantık."

Bundan takriben 45 yıl kadar önce kalbim, sol kolum ve sırtım ağrımaya başlamıştı. Almanya'da bulunuyordum ve bir Alman bankasında hesap tutan anlamında "Kontoführer" olarak çalışıyordum. Mahallemizdeki doktor iri kıyım al yanaklı bir doktordu ve çift doktor titri vardı. Tahliller ve uzun bir muayene sonucu bana "... Sigarayı bırakacaksınız..." dedi. O zamanlar ucuz ama sert bir sigaradan, adi galiba Roth Händle idi, günde 40-50 adet tüttürüyordum. Benim beklentim hem sigaraya devam edebilmek hem de bu ağrılardan kurtulmaktı. "... Bırakabileceğimi sanmıyorum..." dedim ve beklentim, "... Şu ilâçları alınız ve idare ediniz..." gibi şeklindeydi. Dr. Dr. Hübner, hekimin adı böyleydi, "... O zaman ölürsünüz..." diyerek gayet ciddî bir cevap verdi. 33 yaşındaydım ve böyle bir cevaba hazırlıklı değildim. Hemen terlediğimi hâlâ hatırlıyorum. Paniğe kapılmış olarak "... Ne zaman?..." diye aptalca bir soru sordum. Doktor aynı ciddî tutumu içinde "... Belki şimdi!..." dedi. Sonra bana hiç de bir ölü namzedi olarak yüz vermeyerek masasına geçti, bazı ilâçlar yazdı ve "... Sigarayı bırakmazsanız size yardımcı olamam... Eğer bırakırsanız kısa zamanda zaten bana ihtiyacınız olmayacak..." dedi ve oturmu noktaladı, sırada başka hastalar vardı...

Siz biraz zorlama ile Türkiye'yi sigarayı bırakmak istemeyen bana ve Anne Krueger'i de doktor Hübner'e benzetiniz. İsterseniz, sigara tüttürmeyi de, popüler yani halka hoş görünmek, oy toplamak için uygulanan akılsız ve bilim dışı ekonomik politikalar olarak okuyunuz.

Ben 56 yıl önce İktisat Fakültesi'nden mezun olmuş birisi olarak Anne Krueger'e hiç kızmadım, aksine onun objektif mesajını da aldım. Anne Kruerger şunu da söylüyordu, anlayanlara: "... Eğer ekonominin bugün ulaşmış olduğu düzeye uygun uygulamalar yapmaz, popülist ekonomik politikalar uygularsanız, ekonomik olarak ölürsünüz... Popülizmden vazgeçer, bilimsel ekonomik politikalar uygularsanız o zaman da IMF'ye ihtiyacınız kalmaz!..." Ben bunu böyle anladım, yeni moda deyim ile böyle okudum.

N TV'deki Ekodiyalog programını devamlı izlerim. Katılan hocalar bilimsel, öğretici, eğitici analizler yapıyorlar. Ben lisans üstü eğitimini aldığım Ekonomi'den hiç kopmadığım hâlde yeni yeni şeyler öğreniyorum değerli hocalardan. Bu vesile ile bir hususa değinmek istiyorum. Bu Ekodiyalog programının yapıldığı üniversitelerde izleyici ve ekonomi eğitimi almakta olan öğrenciler hocalara (Deniz Gökçe-Asaf Akat Savaş-Taner Berksoy) tamamen ekonomi dışı (ön yargılarla) yorumlu sorular yöneltiyorlar, meselâ "... Türkiye'yi sömüren IMF tarafından...", "... IMF boyunduruğundaki Türkiye..." gibi, "sömürme" ve "boyunduruk" sanki açık-seçik bilimsel olarak kanıtlanmış gibi. Doğrusu bunları çok yadırgıyorum ve böyle mantıklı öğrencilerin yarın yönetime geldiklerinde uygulayacakları politikayı endişe ile karşılıyorum. Çünkü bilimin olduğu yerde peşin hükümler, ön yargılar olmaz ama o gün itibarıyla bilimsel kesimde genel kabul görmüş kurallar olur. Bir bilimi öğrenen kişi öncelikle olayları - hattâ dünyayı - önce o bilim dalı gözü ile görmelidir. Anne Krueger mesleği olan ekonomi gözü ile görmüş ve değerlendirmiş. Bu Batılılara özgü bir tutumdur ve doğrudur. Eğer Anne Krueger bir başka göz ile baksaydı, "... Bu para ile geçinmek bir mucize..." derdi. Doğulu kafalar, bu meyanda Türk kafaları kendi uzmanlık alanları dışında uzmanmış gibi ahkâm kesmeğe yatkındırlar. Bir Türk iktisatçısına bir iktisadî konuyu sorun, muhakkak cevap vermeğe uğraşır. Ben bir ara - 1947 veya 1948 olmalı - Prof. Neumark'a bir soru sordumdu ders çıkışı. Bana, "... Bunun cevabını biliyorum, ama konu Para-Banka konusudur ve bu konuda Prof. Hazım Atıf Kuyucak ihtisas sahibidir, ona sorsanız daha sağlıklı cevap alırsınız..." mealinde cevap vermişti.

IMF Türkiye'yi sömürüyor, demek, Türkiye kendini sömürtüyor, demektir. Türkiye kendisini sömürtecek kadar bilgisiz ve akılsız demektir. Türkiye kendisini sömürtecek düzeye getirecek politikaları uygulamak hamakatini, basiretsizliğini göstermiş, demektir. Türk ekonomistleri o kadar geri ki, IMF'nin sömürücü olduğunu anlayamamışlar, IMF önerileri iktisat literatüründe bulunmayan saçma ve kötü niyetli önerilerdir, diyememişler demektir. Ve de Türkiye, kendini sömürtmeyen, boyunduruk altına almayan alternatif politikalar olduğu hâlde bunu almayan, alamayan zavallı bir ülkedir, demektir. Düşünüyorum. Benim 1945 yılında fakülteye girdiğimde kayıt numaram 2609 idi. Demek ki daha o tarihte yüzde elli başarı oranı ile dahi 1300 lisanslı iktisatçı yetişmişti. IMF ile tanışmamız tarihini bilmiyorum. Ama herhâlde o zaman yerli iktisatçı sayısı, artan fakülteler sayısı, SBF ve dış ülkelerde okuyanlar nedeniyle rahatlıkla 15 bin cıvarında idi. Demek ki, Türk kökenli 15 bin iktisatçı İMF'ye alternatif çare üretememiş ve IMF'ye enternasyonal forumlarda "... Sen sömürücüsün, sen sömürücü düzenin bir maşasısın, senin ekonomik önerilerin dünya ekonomik literatüründe olmayan veya demode önerilerdir..." diyerek, kanıtlayamamış, demektir. Ya da, IMF'ye atfedilen suçlamalar dayanaksız popülist boş lâflardır. Veya ekonomiyi düzlüğe çıkarmak için sunulan ekonomik(!?) reçeteler bir hekimin mesir macunu denen saçmalığı güçlendirici ilâç yerine tavsiye etmesi gibi bir yaklaşım...

Ben 2609 da zaten IMF'ye, sen sömürücüsün, sömürü düzeninin maşasısın, senin ekonomik önerilerinin dünya ekonomik literatüründe yeri yok veya demode, dememiştim; alternatif de önerememiş, Türk ekonomisinin kendi öz dinamikleri ile gibilerden boş hamaset lâfları da etmemiştim. Dünyadaki tüm ticarî-sınaî kuruluşlar likidite vs. sıkıntısı çektiklerinde bir bankadan destek istiyorlar (kredi talep ediyorlar), banka da o kuruluşun hesaplarını kontrol edip ileriye dönük stratejilerini inceleyerek ve bazı öneri, telkin ve /veya koşullar ileri sürerek onları destekliyor ve de banka akıllılık edip o kuruluş anlaşma dışı uygulama eğilimi gösterirse desteklemeyi haklı olarak durduruyor. Bu varsayımımdaki ticarî-sınaî kuruluş Türkiye, bankanın adı da IMF.

Beklendiği gibi bayan Anne Krueger'e veryansın başladı. Ben ne IMF'nin ne de onun başkan yardımcısı A. Krueger'in avukatıyım ama sadece realitenin ve bana okutulan iktisat ilminin avukatıyım. Neymiş? IMF kendi alacağını düşünüyormuş! Hatırlatayım: IMF ne bir Kızılhaç ne de bir Kızılay kuruluşudur. IMF dünyadaki tüm bankalar gibi belirli kurallara uyarsa yaşayabilir. Eğer parasını dönüşü olmayan paralara yatırırsa, kaynaklarını hortumlatırsa, batar! Neymiş? IMF Türkiye'nin sosyal şartlarını - vergi ve prim ödemeyip devletten avanta hizmet bekleyenlerin beklentileri olmalı - nazarı itibara almıyormuş! Türkiye'nin şartlarını IMF bozmadı, bizim popülist politikacılarımız bozdu. Pastayı IMF bozmadı. Kayıt dışı ekonomiyi başı boş bırakıp bordro mahkûmlarına yüklenin, benzin istasyonlarını vergi dairesine çevirip vatandaşınızı hortumlayın demedi. Bankalarınızı hortumlatın, hayalî ihracat ile hazineyi soydurun, sonra da soyguncuları baş tacı yapıp özel af yasaları çıkartıp yükünü halka yükleyin demedi. O zamanlar Alman 65 yaşında emekli olurken Türk 40 yaşında emekli olsun, demedi. Ekonomi bir denklemdir. Ekonomiye ister pasta, ister somun, ister sucuk, ister pastırma deyin. Bıçağı dayadığınız yere göre bir tarafı büyür öbür tarafı küçülür. Anne Krueger'in dediği gayet basit. Denklemin asgarî ücret faktörünü artırırsanız diğer faktörler azalır. Ve anlaşılan diğer faktörlerin azalması ekonomiyi fena etkiler ve de belki veya kesinlikle IMF'nin alacağını tehlikeye düşürür. Ve de IMF'nin başında, Anne Krueger gibi, IMF'nin geleceğini düşünen kötü ruhlu yöneticiler var. Ekonomide, Tevrat, İncil ve Kur'an'daki gibi mucizeler olmadı, olmaz ve de olmayacak! Artık realiteyi görelim, ekonominin popülizm, kayırma ve hamasetten anlamadığını kafamıza sokalım. Türkiye, kredi kartını mal bulmuş mağribî gibi şuursuzca kullanan insanların seçtiği aynı mantıktaki insanların ekonomiye bir süre yön vermesinin faturasını ödeyen bir ülkedir. Çelme takan (komplo teorileri) yok, Türkiye kendisi düşmüştür.

Eski kafalı olduğumdan, meselâ, Türkiye Gümrük Birliği’ne girdi de ondan AB'ye karşı açık veriyor, safsatasına da iltifat etmem. Neden? Çünkü Türk ekonomisi, Türk sanayii, belirli yatırım, ham ve yarı mamul ithal etmek zorundadır. Yani Türkçesi verilen açık bünyeseldir, bu ithalâtı nereden yaparsak yapalım bu boyutta açık kaçınılmazdır. ABD'den veya Japonya'dan veya Rusya'dan veya Çin’den almamız sadece alacaklı adresini değiştirir, bir de tabiî ithal olunanın kalitesini. Türkiye AB marketten alış veriş yapıyor, iyi de ediyor akıllılık da bana göre. Bu marketlerden en iyi ve elverişli olan market AB'dir ve alternatifini düşünmek belki uzun vadede söz konusu olabilir. Alternatif aramak da neden gereksin ki...

Benim doktor-sigara hikâyemin sonunu merak ediyor musunuz? Bu yazıyı öbür dünyadan göndermediğime göre yaşıyorum ve 78 yaşındayım demektir. Ölmedim, çünkü doktor Hübner'in dediğini istemeyerek de olsa uyguladım ve zehiri kullanmayı hemen o gün durdurdum. Ben, vücudümün iç dinamikleri ile kalp ağrılarını durdurur ve de sigara tüttürmeğe de devam ederim, demedim... Aklımı başıma topladım, bilime saygı gösterdim, bir süre alışkanlığımdan kurtulmak beni zorladı ama silkindim, kendime geldim. IMF yöneticileri bizden ve bizim gibilerden epey küfür işitti. Şimdi sıra IMF gibi bir kuruluş olan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı UNDP'nin başkanlığına getirilen ve geri kalmış ülkeler aydınları (!?) tarafından sövülecek olan Türk Kemal Derviş'te. Kemal Derviş'in bizdeki yerilme kontenjanı zaten dolmuştu...