1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

ANAYASA’NIN SUYUNU ÇIKARDILAR

Yağmur Çavuşoğlu

Dr. Yağmur ÇAVUŞOĞLU

Son birkaç aydır ülkemizin gündemini işgal eden önemli olayların başında Anayasa değişikliği için bir parti tarafından yapılan çalışmalar gelmektedir. Şu andaki Türk Anayasası’nın yeterli olmadığı, toplum ihtiyaçlarına cevap veremediği gerekçesiyle, sil baştan bir anayasa ortaya konmak için düğmeye basılmış durumundayız.

Peki bu Anayasa kimin kanunu olacak? Türk milletinin mi, bir partinin mi, yoksa bir siyasî partiye bir yerlerden verilen emirlerin arkasındaki güçlerin mi, bir ideolojinin mi? Bu emir mevzuuna ne derseniz deyin. İster ABD, ister AB, ister İsrail! Ama hakikat olan bir şey var ise, bu da; söz konusu anayasa Türk milleti diledi diye hazırlığına girişilen bir anayasa değil.

Bütün bunları bir kenara bırakıp, meseleye bir başka açıdan bakacak olursak; herhâlde Türkiye’den başka hiçbir ülke de böyle zırt-pırt Anayasa değişikliğine gidildiği yoktur. Cumhuriyet tarihimiz açısından 1921 Anayasası’nı bir kenara bıraktığımızda, ilk Anayasamız 1924’te yürürlüğe girmiştir ki; bu anayasa Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu meclisi tarafından yapılmıştır. Esasında tek hukukî dayanağı olan anayasadır. Çünkü bu Anayasa yeni bir devletin kuruluşunun ve toplumsal uzlaşmanın nasıl olması gerektiğini belirleyen şartlardan ibarettir. Şu an için en uzun süreli Anayasa tecrübemiz budur. 1960 ihtilâlinden sonra bu Türk Anayasası’nın değiştirildiğine, 1980’deki askeri darben in arkasından 1982’de bir kez daha Anayasa hazırlanmasına şahidiz. Sanki bu darbeler neticesinde yeni bir devlet, yeni bir ülke doğmuş gibi, yeni kanunların ortaya çıkarılması mevzubahistir. Zamanın sıkıyönetim şartlarında ve halkın 10-15 yıl devam eden iç çatışmalardan bıkmış olması psikolojisi içinde, bu 1982 Anayasası’nın da kabul edildiğini görüyoruz.

Bugün bir parti, genel seçimlerde almış olduğu oy oranı ve halkın sadece kendilerini yönetmek üzere verdiği desteğin arkasına sığınarak; kime ve neye hizmet ettiği Türk Devleti’nin ilgili kurumları tarafından gayet açık olarak bilinen, ancak halkın haberdar olmadığı, vatandaşa sadece en basit örneğiyle üniversitelerde türban yasağı kalkacak denilerek, önüne bir şey sunuyor, % 90’ı Müslüman olan ve bazı mahfillerde başörtülü insanlara yapılan haksızlıklar ve ayrımcılıkların üzerinden duygu sömürüsüyle kamuoyu yaratmaya çalışıyor. Halkın karşısına çıkanların bu tasarıyı kabul ettirmek için dayandıkları ve ileri sürdükleri gerekçelerden birisi de, bunun “sivil anayasa” olduğunu söylemeleridir. Ama yüce Türk milleti maalesef anayasanın içerisine konan bazı gizli hükümlerin farkında değildir. Bu yeni anayasa ile en bariz şekilde “egemenlik kayıtsız, şartsız milletin” iken, belli bir grubun ve topluluğun (meselâ Avrupa Birliği, ABD veya Türkiye’de para ve güce sahip azınlıklar gibi) olacak ve bir süre sonra milli devletten, Türk dilinden eser kalmayacak. Avrupa’nın Sevr’de ve Lozan’da kabul ettiremedikleri bu şekilde kendiliğinden yürürlüğe konacak. Yani kısaca, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığına son verilecek.

Vurgulamaya çalıştığımız bu son derece mühim konular halka anlatılacak mı? Bilmiyoruz. Ancak yeniden Anayasa’ya dönecek olursak, günümüz şartlarında mevcut kanunların birtakım eksiklikleri elbetteki vardır. En azından bir akademisyen olmamız hasebiyle, Anayasa’yla kurulan bir teşekkül olan YÖK’ün (Yüksek Öğretim Kurumu) sıkıntılarını herkes yaşamaktadır. Rektörler bugün üniversiteleri sanki bir kral gibi yönetiyorlar. Astıkları astık, kestikleri kestik. Ellerinde sınırsız imkânlar tam bir derebeyliği gibi bu eğitim kurumları idare edilmekte. Kazandıkları maddî gelirler zaman zaman ülkenin başbakanından bile fazla. Belki YÖK’e yeniden bir çeki-düzen verilmeli, temel hak ve hürriyetler konusunda düzenlemelere gidilmeli, millî bütünlüğün ve beraberliğin pekiştirilmesi noktasında adımlar atılmalıdır. Bunlar sadece birkaç örnek. Peki, birtakım yanlışlar veya eksiklikler var diye, hemen anayasa mı değiştirilecek? Şurası unutulmamalıdır ki, bütün dünyada anayasalar umumiyetle kurucu meclisler tarafından yapılır. Arkasına şöyle veya böyle bir güç alan herkes (bu ne olursa olsun mühim değil. İster halk desteği, ister dış destek) sil baştan anayasayı ortadan mı kaldıracak? Olmaz!

Yasalar oyuncak değildir. En kötü Orta Çağ devletlerinde bile böyle bir şey yoktur. Bizim kendi tarihimize baktığımızda, Hunlar ve Kök Türkler döneminde Orkun Yazıtları’na da geçen Türk töresi (yani yasası) sonra meşhur Çingiz yasalarının hepsi, günümüze kadar korunarak gelmiştir. Meselâ dil ve millî birlik konusundaki hükümler, vatandaşın vazifeleri, devletin halkına karşı yükümlülükleri bundan 2000 sene önce ne ise bugün de öyledir. Bunlar değişmez, değiştirilemez. Bu töreler yani yazılı olmayan kanunlar halkın hafızalarında yaşatılarak bugünlere ulaşmıştır. Yine bir örnek verecek olursak; vatana ihanetin suçu ölümdür, hem de sorgusuz, sualsiz!

Anayasalar, ne olursa olsun, birileri beğenmiyor diye ikide bir değiştirilmez. Eğer eksiklikleri veya fazlalıkları varsa yeni kanunlar ile tamamlanabilir ya da düzeltilebilir. Mutlaka bir anayasa hazırlanacaksa, toplumun her kesimine hitap eden, bir ortak yapı olmalıdır. Belki de meseleye bu açıdan bakılınca 1924 Anayasası’na geri dönülmelidir. Çünkü bu anayasa biraz önce de söylediğimiz üzere Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran kişiler tarafından düşünülmüş ve kabul edilmiştir. Yanlışları olabilir, bu tartışılır.

Dolayısıyla şu anda durup dururken yeni bir anayasanın kabulü bizim mantığımıza göre, yeni bir devletin inşasıdır ki, bu da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ya da Türkiye’nin aslî kurucu unsuru olan Türklerin artık gözden çıkarıldığı mânâsına gelir. Bu çok tehlikeli bir sürece giriştir. Yüce Türk milletine arz olunur.