1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Alp-Arslan

Yrd.Doç.Dr. Saadettin Gömeç
Bugün özellikle Anadolu’nun Türkleşmesi tarihinde ön plâna çıktığını gördüğümüz Selçuklu sultanı Alp-Arslan’ın Türklerin nazarında yeri bambaşkadır. Her ne kadar hanedanlığın kurucusu, babası Çagrı Beg ile amcası Tugrul kabul ediliyorsa da, esasında bu Türk devleti en geniş sınırlarına Alp-Arslan ile oğlu Melik-Şah devirlerinde ulaşmıştır. Tabi ki Selçuklunun buradaki tarihi görevi yalnızca Türk devletinin hudutlarını büyütmekten ibaret değildi. O, aynı zamanda İslâm’ın da yayılmasında, daha doğrusu batı istikametinde önünün açılmasında önemli bir güçtü.

Bildiğimiz üzere Selçuklu hükümdarı Tugrul’un çocuğu olmadığından dolayı, Çagrı Beg’in oğlu Süleyman kendinden sonra başa geçecek hükümdar olarak tayin edilmişti. Fakat Çagrı Beg’in diğer oğlu Alp-Arslan, onun sultanlığını tanımadı. Bu arada diğer amcazadesi Kutalmış da hükümdarlık düşüncesini açıklayınca, aralarında bir çarpışmanın olacağı gün yüzüne çıktı. Nihayet bu iktidar mücadelesinden 1064 nisanında Alp-Arslan galip ayrıldı. Yapılan muharebede Kutalmış mağlup olup kaçarken, atından düşerek öldü.

O, devlet makamlarındaki en önemli değişikliği, baş vezirliğe Nizam’ül-Mülk’ü getirmekle gösterdi. Arkasından batıya doğru, yani Azerbaycan ve Doğu Anadolu topraklarına yürüdü. Bu faaliyetler sırasında oğlu Melik-Şah da büyük yararlıklar göstermiş, Kars bölgesi zapt edilmişti. Bu başarılardan dolayı da kendisine “Ebu’l-feth” unvanı verildi. Onlar bu fetih hareketleriyle meşgul olurken, Alp-Arslan’ın kardeşi Kavurd’un isyan ettiği haberi geldi. Rey’e döndü ve bu meseleyi hallettikten sonra oğlunu bir Kara-Hanlı prensesi olan Terken Hatun ile evlendirdi. 1065’te de Hazar Denizi’nin doğu taraflarında dolaştı ve burada dedesi Selçuk’un mezarını ziyaret etti. 1 067 tarihinde bir kez daha Kavurd’un kuvvetleriyle savaşmak zorunda kalan Alp-Arslan, onu susturduktan sonra kumandanlarına bir emir yollayıp, Bizans arazisinde “gazâ”yı hızlandırmalarını istedi. Afşın, Gümüş Tigin, Ahmed-Şah, Horasanlı Salar Bey’in idaresindeki bu Türkmen akıncıları çok küçük birliklermiş gibi gözüküyorlarsa da, hakikatte Bizans’a yıpratıcı taarruzlarda bulunuyorlardı. Ve onlar Sultan’ın emri dahilinde, gayet muntazam hareket ediyorlardı.

Bizans İmparatorluğu da Türkmenlerin kendileri için ciddî bir tehlike olduğunu yavaş yavaş anlamaya başladı. Çünkü onlar ne pahasına olursa olsun Anadolu’nun adını değiştirmeyi, burayı Türkiye yapmayı düşünüyorlardı. Bu sebeple Bizans’ın da onları ortadan kaldırması gerekiyordu.

Aslında Alp-Arslan önce Suriye bölgesine inerek, buradaki Türk hakimiyetini sağlamlaştırmayı hedeflemişti. Bizans’ın yeni imparatoru Roman Diogenes’in komutasındaki ordunun Malazgirt’e geldiği, kaledekilerin teslim olmasına rağmen, öldürülmeleri haberinin duyulması, Türk sultanını hiddetlendirdi. O hırs ile hayvanların yarısını yolda kaybetmek bahasına kuzeye yöneldi. Yanındaki yaşlı askerleri, hatunu, şehzadeleri ve Nizam’ül-Mülk’ü bu sırada çıkabilecek bir karışıklığa engel olmak ve yeni kuvvetler sağlamak üzere Hemedan’a yolladı.

Nihayet 26 Ağustos 1071 Cuma sabahı, Türk ve Bizans orduları karşı karşıya dizildiler. Kaynaklarda değişik rakamlar veriliyorsa da, Türklerin sayısı Bizans kuvvetlerinin yarısı kadardı. Fakat burada Tanrı’nın ilâhî bir işini de unutmamak gerek. Bizans askerleri içerisinde yer alan Peçenek ve Uz (Oguz) birliklerinin, önündeki düşmanlarının aynı kendilerine benzediklerini, onlar gibi giyinip, konuştuklarını görmeleri, taraf değiştirmelerine sebep oldu. Zaman zaman bu durum küçük bir hâdise gibi yorumlanıyorsa da; aslında Bizans’ın morali bozulduğu gibi, Alp-Arslan’ın idaresindeki Türklere de bir şevk vermiştir. Bugün bile, savaşın iki tarafında yer alan Türk askerlerinin karşı karşıya geldiklerini hayâl bile etmek çok korkunç. Buna bir örnek olarak, Gürcü kuvvetleri içinde çarpışan Türklerin hem Selçukluları, hem de İlhanlıları ne kadar uğraştırdıkları ortadadır.

Alp-Arslan insiyatifi hiç bir zaman elden bırakmadı. Savaşın yerinin belirlenmesi ve vaktinin seçilmesine kadar. O gün, yani Cuma namazında Türklerin ve Müslümanların mutlaka muzaffer olacağına dair bir hutbe okundu. Zaten Selçukluların barış için göndermiş oldukları elçilere de, menfî cevap verilmiş; imparator Isfahan’da kışlayacağını, görüşmelerin ancak Rey’de olabileceğini bildirmişti. Âdeta bir kefen misâli, beyazlar giyen Alp-Arslan, ordusuyla beraber Cuma namazını kıldı. Askerlerine yaptığı konuşmada; şehit düştüğü yerde gömülmesini, öldükten sonra oğlu Melik-Şah’a tâbi olunmasını, bir hükümdar gibi değil, bir er misâli devlet ve din uğrunda döğüşeceğini söyledi. Sonra atının kuyruğunu bağlayıp, ön saflarda savaşacağının işareti olarak; ok ve yayını bırakıp, kılıç ve topuzunu eline aldı. Alp-Arslan’ın bu konuşması ve davranışları Türk askerlerinin maneviyatını son derece yükseltti.

Saldırıya ilk geçenler Türkler oldu. Tarih bir kez daha tecellî ediyordu. Bizans ordusu, Türklerin bu öncü birliklerini tamamen ezmek için top-yekûn ayağa kalktı. Elbette ki onlar, bir “Kurt Kapanı”nın (Turan Taktiği) içine düştüklerini bilmiyorlardı. İmparator kendi merkezinden epeyce ayrılmış ve pusuya yatan Türklerin arasında kalmıştı. Her taraftan sarılan Bizans güçleri tam manasıyla imha edildi. Türk dehası ve kurnazlığı karşısında, Orta çağların en büyük devletlerinden birisinin ordusu ortadan kalkıyor ve Türkler bir daha geri çekilmemek üzere, kesin olarak Anadolu’ya yerleşiyorlardı.

Bilindiği gibi esir alınanların içinde Diogenes de vardı ve Alp-Arslan’ın huzuruna getirildi. İkisi arasında yapılan görüşmede; Alp-Arslan onun hatâlarını saymış, kendisine nasıl davranılacağını düşündüğünü sormuş, o da zincire vurularak İslâm ülkelerinde dolaştırılacağını zannettiğini söylemişti. Türk sultanı ona gayet dostane davrandı. Teselli olsun diye, kendi tahtının yanında Diogenes’e de yer verdi ve sonra da maiyetiyle beraber onu serbest bırakarak, İstanbul’a yolladı. Alp-Arslan Türk’ün büyüklüğünü ve hoşgörüsünü bir defa daha ispatlamıştı. Ama talihsiz hükümdarı yurdunda iyi şeyler beklemiyordu. Gözleri kör edildikten sonra bir manastırda hapis olundu.

Malazgirt Savaşı Türk tarihinde olduğu kadar, İslâm tarihinde de bir dönüm noktasıdır. İslamiyet yeniden Avrupa’ya doğru yayılırken, Türkler de kendilerine ikinci bir yurt kazandılar. Ebediyete değin yaşayacakları bu vatana arkası kesilmeyen bir Türk göçü vukubulacak ve bundan sonra da bu topraklar, Türkiye diye anılacaktı.

Türk tarihinin en büyük hakanlarından ve kahramanlarından birisi olan Alp-Arslan, Malazgirt Savaşı’ndan sonra Maveraünnehir’deki karışıklıkları ortadan kaldırmak için doğuya yöneldiği bir sırada; 1072’de bir kale komutanı tarafından hançerlenmek suretiyle vefat etti. Daha çok gençken, 45 yaşlarında ölen bu Türk büyüğü kısacık ömründe tıpkı ataları gibi attan inmemiş, millet ve din uğruna pek çok savaşa girip, başarılar elde ettikten sonra, maalesef talihsiz bir şekilde, yapacağı daha çok şeyler olmasına rağmen, hayata gözlerini yummuştur.