1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

AKDENİZ SULARINA DÜŞEN KÜR-ŞAD AKSİ –II

Yahyâ Bâlî

Hızır Reis, ağabeyinin başına gelenleri duyar duymaz, hemen Delikli Taş mevkiine gitti ve çatışmaya müdâhil oldu. Bu sûretle vaziyet Türk mücâhidlerinin lehine döndü ve Hızır, yaralı durumdaki Oruç Reis’i alarak, daha gemide tedâvisini başlattı.

Ne var ki, Oruç’un kolundan aldığı yara iyileşmedi. Günden güne azarak kangren olma istidâdına yöneldi. Bunun üzerine, hekimlerin tavsiyesi ile yaralı kol kesildi. Delikli Taş Muhârebesi, pek çok zâyiâtın ardından, Oruç Reis’in bir kolunu da alıp götürdü. Bu hâl, Hızır Reis’i haddinden fazla yeise gark etti. Oruç Reis, hem fizikî bakımdan, hem de moral açıdan hayâta dönünceye kadar, Hızır, onun yanından ayrılmadı ve Halkû’l-vâd’da kaldı.

Oruç Reis’in kolunun kesilmesinin ardından gelen İlkbahar’da, iki kardeş, yanlarında Yahyâ ve Deli Mehmed Reisler olduğu hâlde Akdeniz’e açılmışlar; İtalya ve İspanya limanlarını vurmuşlar; İspanya sâhillerine yığılan perîşân vaziyetteki Endülüs bakıyesi Müslümanlara yardım etmişler; bütün bu seferlerde ele geçirilen gemi, esir ve ganîmetten, Tunus Sultânı ile Halkû’l-vâd Limanı’na düşen payları hakkıyla ödemişlerdi.

Bu arada, kardeşi Hızır’la Midilli’ye de uğrayan Oruç Reis, adadaki akrabâsıyla tekrar görüşme, buluşma mutluluğunu yaşadı. Oruç Reis, Midilli’de iken, evlenip orada kalması yolunda yapılan akrabâ telkinlerine kanmak üzereyken, Hızır’dan ayrılarak sâkin ada hayâtı yaşamayı, gazâ dolu karakterine kabûl ettiremedi ve “Sonuna kadar deniz, sonuna kadar Hızır!” diyerek Midilli’den ayrıldı.

1516 yılı içinde, Yavuz Sultan Selîm’in İran Seferi’nden dönüp de nazarlarını Mısır’a çevirdiği günlerde; Oruç ve Hızır Reisler, pek değerli hediyelerle doldurdukları 6 gemiyi Pîrî Reis’in komutasında İstanbul’a, Osmanlı Hâkânı’na göndererek, Cihân Tahtı’nın sâhibine duydukları bağlılık ve hürmeti ifâde etmek istediler.

İstanbul’da son derece büyük bir memnûniyete sebep olan bu gemilere, Yavuz Sultan Selîm’in mukâbelesi de aynı yüksek seviyede tecellî etti. Huzûruna bizzat kabûl ettiği Pîrî Reis’e; iki elmas kabzalı kılıç, iki sorguç, iki hil’at-i fâhire ve iki firkate ihsân ederek: “Kılıçların birin Oruç Lala’m ve birin Hayreddin Lala’m kuşansınlar, gazâ eylesinler.” diye iltifât-ı şâhânede bulundu.

Yavuz’dan alınan referans, Oruç Reis’in zâten yaygın olan şöhretini, daha yukarı yerlere çıkardı. Bundan böyle, Oruç’un her hareketinin ardında Osmanlı otoritesi yer alacaktı ki, bu, nice olmazları olduran, nice kibirlileri sudan çıkmışa döndüren, muazzam ötesi bir destek idi. Artık Oruç Reis, Yavuz Sultan Selîm’in icâzetiyle gazâ edecekti.

Oruç Reis’in adı, dalga dalga Akdeniz sâhillerine vurdukça, bundan ürken ve korkanlar arasına, Tunus’daki Benî Hafs Hânedânı da katılmıştı. Oruç Reis yüzünden huzûrunu kaçırmak istemeyen Mevlây Muhammed, açıkça ifâde etmese de, dolaylı yoldan hoşnutsuzluk hâllerine girdi. Çünkü, Oruç Reis’in Hristiyan âlemine karşı kazandığı her muvaffakiyet, onu barındıran Tunus Sultânı’na Avrupa’dan düşmanca yönelişler getiriyordu. Mevlây Muhammed’in bu tarz soğuk davranışlarından rahatsız olan Oruç Reis, bir ara Benî Hafs’ı tamâmen ortadan kaldırmayı düşündü, fakat, Müslümanlığın bir dalını kırmış olmak gibi yakışıksız fiili, kendine kabûl ettiremedi. Bunun üzerine, daha batıdaki İspanyol ve Ceneviz işgâlinde bulunan Mağrib Afrikası’nı fethetmek fikrini benimsedi. Oruç ve Hızır Reisleri Cezâyir’e taşıyan gazâ ateşinin kıvılcımı, bu şekilde çaktı.

Cezâyir’in fethine Bicâye’den başlayan Barbaroslar, bu kalenin sâhiline toplar yerleştirerek muhâsaraya giriştiler. İspanyolların şiddetli mukâvemeti üzerine, Oruç Reis’in maiyetindeki bâzı reis ve levendlerde; geriye dönme, kuşatmayı kaldırma kanaati belirince, Oruç Reis, tek kolu ile tuttuğu kılıcını havaya kaldırarak: “Ben burada bir kolumu bıraktım. Birini daha değil, kellemi de bırakırım. Ölümden korkan var ise, çekilsin gitsin; bana sıdk ile yoldaş olanlar, korkup kaçmazlar!..” diye haykırdı.

Bu yiğit ses, Bicâye surlarına çarparak, Akdeniz’in köpüklü sularına karıştı. Oruç Reis’den, böyle azim dolu bir cevap alan gâzîler, hamiyetl erine hamiyet; şecaatlerine şecaat katarak Bicâye’ye yüklendiler ve muhâsaranın dördüncü günü şehrin birinci hisârını zapt ettiler. Ancak, daha muhkem olan ikinci hisâr, çok çetin ceviz çıktı. Dayandıkça dayanıyordu. Sonunda, Oruç Reis’in barutu tükendi. Tunus Sultânı’na gönderilen tekne de barutsuz dönünce, umutsuzluk son haddine ulaştı. Buna, kalabalık bir Haçlı donanmasının Bicâye sâhilinde görülmesi eklenince, yapılacak tek şey kalıyordu. Oruç Reis de onu, hiç tereddüd etmeden tatbîk etti. Hemen, efrâdına deniz cengi için, kılıç ve okla hücûm emrini verdi. Lâkin, Bicâye Körfezi’nin cezîr vakti olduğundan, limana demir atmış Türk gemilerinin su ile temâsı kesilmiş ve hepsi karaya oturmuştu.

Oruç Reis, iki ateş arasında kalmamak ve gemilerini düşmana sağlam teslîm etmemek için, târihî bir emir vererek, kendi donanmasını yaktırdı. Sağ kalan maiyeti ile, 60 mil ilerideki Cicelli’ye kadar yürüdü.

Bicâye muhâsara ve muhârebesi, Oruç Reis’i madden ve mânen çok yormuştu. Bu yüzden, Hızır Reis’i yeni deryâ seferine yalnız göndererek, kendisi Cicelli’de kaldı.

Cicelli, o yıllarda Benî Abbas kabîlesinin lideri Abdülazîz ile bir başka Berberî komutanı olan Kuko Ahmed arasında çekişmeye sahne oluyordu. Oruç Reis, daha nüfûzlu ve kuvvetli bulduğu Abdülazîz’in safında yer aldı ve onu Kuko Ahmed’e karşı destekledi. Oruç Reis’in bu tavrı, Cezâyir’deki diğer Müslüman ahâli tarafından da hayli müsbet karşılandı ve Cezâyir’in fethi husûsunda, ileriye dönük bir adım diye anlaşıldı.

Nitekim, çok geçmeden Şeyh Sâlim Et-Tûmî’nin mânevî himâyesinde bulunan çok kalabalık bir Cezâyir’li grup, şeyhlerinin tâlimâtıyla, ülkelerini İspanyol işgâlinden kurtarmaları için resmen Oruç Reis’e mürâcaat etti. Önce, Cezâyir şehrinin tam karşısındaki adada yer alan Penon d’Alger Kalesi’ni İspanyollardan almak isteyen Oruç ve Hızır kardeşler, bütün Cezâyir ülkesinin fethine vesîle olacak bu ilk harekete girişmeden, çok ince ve etraflı bir hazırlık yaptılar.

Penon d’Alger Kalesi, Gazavât-ı Hayreddin Paşa’da: “Cezâyir’in yalısında bir cezîre palanka burçcağız, Göbekli Burç dimekle mârûfdur.” ifâdesiyle anılıyor.

Hızır Reis’in de, Cezâyir fethi husûsunda kararlı olduğunu gören Oruç Reis, önce kendisini ileri harekâta atarak, kardeşini Cicelli’de bıraktı. 1516 senesi içinde, Cezâyir şehrine vardı. Penon d’Alger’i kuşatmış olan Şeyh Sâlim’in yanında çarpışmaya girdi. Araplarla Berberîlerin elinde yeterli miktarda top yoktu. Oruç Reis’in getirdiği topların yerleştirilmesi, hemen tesirini gösterdi. İspanyollar, İspanya ve diğer Hristiyan Avrupa ülkelerinden yardım istediler. O günlerde, İspanya Kralı Ferdinand ölmüş idi. Bu haberin ulaştığı İspanyol kolonilerinde bir bekleyiş ve kararsızlık havası hâkim oluyordu. Penon d’Alger’de de, benzer bir durum yaşanıyordu. Fakat, yine de bu ada kalesini zapt etmek, epeyi zaman alacaktı. Oruç Reis’in berâberinde getirdiği mühimmat ve erzak da bitmeye yüz tutmuştu.

Cicelli’deki Hızır Reis, ağabeyinin sıkıntılarını duyar duymaz, yanında bulunan 280 levendi, bulabildiği barut ve erzakla Oruç Reis’in yanına gönderdi. Bu takviyenin daha büyüğünü temin etmek maksadıyla da, Tunus’a gitti. Orada, Midilli’den yeni gelen diğer ağabeyi İshak Reis’i gördü, buna çok sevindi. Daha da sevindirici olanı, İshak Reis, yanında Yavuz Sultan Selîm’in hediyye-i şâhânesi olan iki muhteşem kadırgayı da getirmişti. Bütün bunlar, çok mühim moral artışları olarak, Barbaros kardeşlerin üstüne konmuştu.

Hızır Reis, İshak Reis’le berâber Penon d’Alger önündeki Oruç Reis’in yanına vardı. Oruç Reis cenâhına ulaşan bu yeni yardım, Toledo Kardinali F. Ximenes’i harekete geçirdi. Don Diego de Vera kumandasındaki büyük bir donanma ile, o donanmaya bindirilmiş ordu, Eylûl 1516’da Oruç Reis’in üzerine gönderildi. Bu kuvvet içinde 40’ı kadırga olmak üzere 140 gemi bulunuyordu ki, o devir için çok muazzam bir güç demekti.

Don Diego’nun gelişini önceden öğrenen Oruç Reis, Cezâyir surlarını tahkîm etti ve önceliği Penon d’Alger’den esas Cezâyir şehrine çekerek, müdâfaa hattını orada kurdu.

İspanyol donanması, Cezâyir şehri önlerine geldi ve karaya asker çıkardı. Yerleştirilen uzun menzilli toplarla surlar dövülmeye başlandı. Oruç Reis, bu sırada, hayret içinde kalarak gördü ki, bir kısım Arap kabîleleri İspanyollara yardım ediyor. Hemen o Arap birliklerinin üstüne yürüdü ve onları darmadağın ederek, develerini ve erzâkını ele geçirdi. Ardından da İspanyol ordusuna hücûm etti. 1.500 civârında kayıp veren Don Diego, geri çekilmek mecbûriyetinde kaldı(30 Eylûl 1516).

O sıralarda, bir başka Türk gücünün başında bulunan Hızır Reis, Cezâyir şehrinin 90 mil batısındaki Tenes Kalesi’ni fethetmişti. Böylece, Tunus’dan Tenes’e kadar oldukça geniş bir sâha, Barbarosların hâkimiyetine girmiş oluyordu. Bu geniş ülkeyi idâre edebilmek için, Oruç ve Hızır Reisler, aralarında vazîfe taksîmi yaptılar. Anılan bölgenin doğu kısmı, batısına nazaran daha sâkin ve düşman taarruzundan uzak idi. Tunus’dan Cezâyir şehrine kadar olan doğu bölgesini Hızır Reis; merkezi Cezâyir şehri olmak üzere batı bölümünü de Oruç Reis üstlerine alarak idâre etmeye başladılar. Türk târihinde vaktiyle yaşanmış Attilâ-Bleda, Bumın-İstemi, Bilge-Kül Tigin, Çağrı-Tuğrul kardeşlik âhenklerine, Kuzey Afrika’nın Akdeniz sâhillerinde bir yenisi, Oruç-Hızır adlarıyla ilâve ediliyordu. Artık, bir Cezâyir Türk Sultanlığı vardı ve onun başında da Oruç Reis, resmen hükümdâr sıfatıyla oturuyordu.

Oruç ve Hızır Reisler, Cezâyir diyârını Türk-İslâm Devleti zihniyetiyle idâre edebilmek için, baş başa verdiler ve arka arkaya ıslahat hamlelerine giriştiler. Nüfûs ve arâzi sayımı yaptırdılar. Mevcut askerî birliklerin kalıcı olabilmesi uğrunda esaslı bir nizâmnâme hazırladılar.

Oruç Reis’in Cezâyir’deki hâkimiyeti, Hristiyan Avrupa devletleri kadar, Kuzey Afrika’daki bir kısım Müslüman kabîleleri de rahatsız etmiş, endîşeye düşürmüştü.

16. asrın başında, Mağrib bölgesinin en büyük şehri, Cezâyir-Fas sınırına yakın mevkideki Tlemsen(Tilimsân veyâ Tlemsan) idi. Denizle bağlantısını Oran Limanı’nı kullanarak sağlayan Tlemsen, o esnâda Benî Zeyyân Hânedânı’nın elinde bulunuyordu. Fakat, Oran’ı ele geçiren İspanyollar, Tlemsen’i ve Benî Zeyyân adına oraya hükmeden Ebû Hammû’yu da dolaylı olarak baskı altında tutuyorlardı.. Bunda, Ebû Hammû’nun basîretsiz davranışlarının da büyük payı vardı.

Benî Zeyyân ileri gelenlerinden aldığı destek ve cesâretle, Oruç Reis’i Cezâyir’den sürüp çıkarmaya niyetlenen İspanyollar, yanlarında Ebû Hammû’nun askerlerini de hazır buldular.

Tlemsen halkı, bu hâin işbirliğini öğrenir öğrenmez, Oruç Reis’e mürâcaat ettiler ve kendilerini Ebû Hammû’dan kurtarmasını istediler. Cezâyir’in tamâmına hâkim olmayı arzû eden Oruç Reis, bu yardım teklifini memnûniyetle karşıladı. Hızır Reis’i Cezâyir şehrinde bırakarak, ağabeyi İshak Reis ile Tlemsen üstüne yürüdü.

Oruç ve İshak Reisler, Tlemsen yolu üzerindeki Benî Raşîd Kalesi(Kâl’atü’l-Kılâ)’ni zapt ettiler. İshak Reis, bu yeni kalenin kumandanı olarak orada kaldı. Oruç, yürüyüşüne devâm ile Arbal Kalesi yakınlarında sıkıştırdığı Ebû Hammû ordusunu, müthiş bir bozguna uğrattı. Tlemsen eşrâfının delâletiyle şehre girdi. Ebû Hammû, bir yolunu bulup Oran’a kaçmayı başardı.

Ne var ki, Oruç Reis’in Tlemsen’i kendi nâmına zapt ile Cezâyir ülkesinin içine dâhil etmesi, bir müddet sonra yerli halkın hoşnutsuzluğuna sebep oldu. Onlar, Tlemsen’de Ebû Hammû’yu değil ama, hiç olmazsa bir başka Ebû Zeyyân temsilcisinin hâkimiyetini istiyorlardı. Oruç Reis’den, bu maksatla yardım talep etmişlerdi veyâ İspanyol tahrîki ile bu tavrı gösteriyorlardı. İkinci ihtimâlin daha akla yatkın olduğu, çok geçmeden anlaşıldı. Tlemsen’in Berberî ve Arap ahâlisi, İspanyollarla birlikte hareket etmeye başlayınca, Oruç Reis, kardeşi Hızır Reis’den yeni birlikler göndermesini istedi,

Hızır Reis’in tedârik ettiği 600 asker ile 2.000 Arap atlısı, muhtemel İspanyol baskınını önlemek için Kâl’atü’l-Kılâ’da İshak Reis’in yanına yerleştiler.

İspanyolların beklenen askerî harekâtı, 1518 Ocak ayında başladı. Don Martin de Argote’nin kumanda ettiği İspanyol ordusu, Arap ve Berberî müttefiklerini de yanına alarak Kâl’atü’l-Kılâ’yı kuşattı. Uzun süren şiddetli muhârebelerden sonra, İshak Reis ve yanındaki Türk gâzîlerinin tamâmı şehîd oldu, Kâl’atü’l-Kılâ düşman eline geçti.

Bu netîce, İspanyolları daha da cesâretlendirdi. Oran Umûmî Vâlisi sıfatı verilen Marki de Comares, daha da arttırılmış birliklerin başında Tlemsen’e yüklendi. Şehir halkından en ufak bir yardım ve teveccüh görmeyen Oruç Reis, buna rağmen esaslı bir müdâfaa plânı yaptı. Çok üstün İspanyol kuvvetlerine ve onların yerli işbirlikçilerine 6 ay kahramanca dayanan Oruç Reis, zaman zaman hurûc hareketleri yapıp bir hayli esirle Tlemsen Kalesi’ne dönüyordu.

Devamlı yeni birliklerle desteklenen İspanyol ordusu, Tlemsen kuşatmasını ısrarla sürdürüyordu. Oruç Reis’in elindeki asker, mühimmat ve erzak imkânları gittkçe azalıyor, vaziyet hiç de iyi görünmüyordu. Bu arada Tlemsen yerli halkının ihânet hareketleri, Türk gâzîlerini daha da çâresiz bırakıyordu. Bir bayram günü, bayram namazını Tlemsen İç Kale Câmii’nde kılmak ve Oruç Reis ile askerlerine duâ etmek bahânesiyle izin alan bir grup Tlemsenli, namaz esnâsında kılıçlarını çekip Türkler üzerine yürüdü. Bereket, atik davranan Oruç Reis’in gâzî askerleri, bu densizliğe gereken cevâbı vererek, hâin yerlileri orada imhâ ettiler.

Bıçağın kemiğe dayandığı 1518 güz mevsiminde bir gün, Oruç Reis, yanında kalan 39 yiğidi ile, sabâhın ilk ışıkları belirir belirmez, Tlemsen Kalesi’ni terk etti. İspanyol hatlarını cesâretle aşıp, doğu istikâmetinde ilermeye başladı.

Oruç Reis’le silâh arkadaşlarının hurûc ettiğini fark eden Marki de Comares, Garcia de Tineo kumandasındaki kalabalık bir tâkip müfrezesini, Oruç Reis’in arkasından gönderdi.

Tlemsen yakınlarındaki Rio Salado Irmağı’na ulaşan Oruç Reis, bir kısım askeriyle suya atladı ve tek kolu ile yüzerek karşı sâhile çıktı. Ancak, bu sırada Türk askerlerinden bâzıları, nehre atlamakta geç kalmış ve Garcia de Tineo’nun sürü hâlindeki birliği, onlara yetişmişti.

Oruç Reis, hayâtını kurtarmış iken, Rio Salado’nun öte yakasından:

“-Oruç Baba!.. Baba Oruç!.. Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?...”

diye feryâd eden silâh ve kader arkadaşlarına kıyamadı. Tekrar nehre girerek İspanyollarla kanlı bir vuruşmaya girişen Türk levendlerine katıldı. 39 yiğidinin tamâmının şehâdetine şâhit olduktan sonra, tek koluyla tuttuğu kılıcını savura savura, Dünyâ’nın en hisli celâdet destanlarından birini yazarak son nefesini verdi.

İspanyol komutan Garcia de Tineo’nun emriyle, Oruç Reis’in mübârek başı, vücûdundan ayrıldı ve bal dolu bir keseye konarak İspanya’ya, Kral’a gönderildi.

Oruç Reis’in başından arta kalan azîz naaşı, bilâhare Cezâyir şehrine götürülerek Kasbah semtindeki Sîdî Abdurrahman Câmii yanında bulunan Sîdî AbdurrahmanTürbesi’ne gömüldü. Cezâyir evliyâsının önde gelenlerinden olan Sîdî Abdurrahman ile yan yana yatan Oruç Reis, atası Kür Şad gibi, onunkine pek benzeyen bir sahne içinde, ölümsüzlük defterine kayıt yaptırmıştır. Kür Şad ve 39 bahadırının Vey Irmağı kıyısında Çinlilerle vuruşması, 900 sene sonra, Rio Salado Irmağı sâhilinde, Oruç Reis ve 39 gâzî levendinin İspanyollarla vuruşmasına ne kadar da çok benziyor. Zâten Oruç Reis’in 44 yıllık ömrü, neresinden bakılırsa bakılsın, Kür Şad’ca bir gürlemeden ibârettir. Aradan geçen 9 asra rağmen, Kür Şad’la Oruç Reis’in damarlarında dolaşan kan ve o kana rûh veren yiğitlik mâdeni, aynı saflık ve âyârda parlamaktadır. Tek farkla ki, Oruç Reis, Kür Şad’ın iki koluyla yaptığını, tek kolu ile başarmıştır.

Kuzey Afrika’da Oruç Reis’in başlattığı Türk hâkimiyeti ve buna dayanan Türk nizâmı, ileriki yıllarda kardeşi Hızır Reis’in muktedir ellerinde iyice sağlamlaşacak ve Osmanlı dönemine geçişi, yine Hızır temin edecektir.

İspanya başta olmak üzere, Müslüman ahâliye zulmeden Hristiyan devletler, Oruç Reis gibi sert bir kayaya çarptıkları için, düşündükleri mel’anetin büyük kısmını kursaklarında tutmak mecbûriyetinde kalmışlardır.

Oruç Reis, daha pek çok şey demektir ama, sâdece Barbaros Hayreddin Paşa’nın ağabeyi ve de denizcilikteki hocası olmak şerefi, târihin elinde ona verilecek rütbe bırakmıyor…