1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

ÂGÂH OLMAK

Turgut Güler
Haberleşme sektöründe elektronik posta ve internetin ağırlığı, her geçen gün biraz daha artıyor. Bu sür’atle gidildiği takdirde, önümüzdeki yıllarda insanı hangi çeşit bir haber alış-verişinin beklediğini tahminde zorlanıyoruz.

Gerçekten, yaşananlar tam mânâsıyla rûyâ sahnelerine benzemektedir. Bilhassa görüntülü telefon ve internet konuşmaları, vaktiyle seyredip de, fanteziden saydığımız “ışınlama” yoluyla seyâhatin, yakın gelecekte hakîkate dönüşeceği kanaatini uyandırıyor.

Jules Verne’in hayâlleri, çoktan demode gerçekler listesine girdi. Kendisi, bugün hayatta olsaydı, yazdıklarını saklamak mecbûriyetinde kalırdı. Lâkin, hemen her sâhada ilerlemenin motoru, hayâl kurmak ve onları başkalarıyla paylaşmak.

Hayâl eden ve hayâl ettiğinin peşine düşen insanlar, tâlihleri yâver giderse, mûcid ve kâşif oluyorlar. Îcâd veyâ keşfolunanın üstüne tapu çıkaran sermâye sâhibi ise, bunu pazarlamanın ince hesâbını yapıyor.

Haberleşme vâdisinde de, işler ekonomi merkezli dönüyor. Fakat, ihmâl edilen en mühim merkez aksesuarı, insanın kendisi. Ne araştırma safhasında, ne de piyasanın insâfsız rekâbetinde insânî duruşumuzu göremiyoruz.

Yeni âlet, makine ve vâsıtalar, hayâtımıza girdikçe, yaşayışımız kolaylaşıyor, refâhımız artıyor. Lâkin, ters açıdan bakıldığında, bu, önce tembelliği, sonra da ahlâksızlığı teşvîk eden grafikler çiziyor.

Adale gücüyle kotarılan işleri; daha fazlasıyla, daha kısa zamanda ve daha kaliteli yapan teknoloji ürünleri, bedenimizi tâtile soktukları yetmiyormuş gibi, şimdi de beynimizin makâmına göz dikmiş görünüyorlar. İlk rehâvet ânında insanın pek hoşlandığı bu atâlet hâli, ilerleyen zamân içinde “acabâ?”lara kapı aralıyor. Çünkü, yaradılış hikmetine ters düşen dâimî tembellik, ilelebed muhâfaza edilecek metâ değil.

İşin ahlâksızlık yönüne gelince; çalışmayan, âtıl duran insanı, geri zekâlı kategorisine koymak, son derece yanlış ve yanıltıcı bir yöneliş. Bu hüküm verilirken, sanki ahlâkî tavırlarla zekâ arasında paralellik varmış zannediliyor. Hâlbuki, Türk ve Dünyâ târihlerinde umûma mâl olmuş nice zekî ahlâksız portresi vardır. Nice zekâ fukarâsının da, düzgün ahlâk sâhibi olduğu, bilinen bir hakîkattir.

“Âlet işler, el övünür.” dediğimiz günler, çok geride kaldı. Şimdi âletler, hem de şaşılacak şekilde hızlı ve girift işliyorlar ama, elimizle berâber bütün vücûdumuz dövünüyor.

Postacı mârifetiyle gidip-gelen haberlerimiz, çok değil, bir nesil sonra şâhidsiz kalacak. “Tatar Ağaları”ndan mülhem “berîd” neşîdeleri, bugün sâdece çok dar çerçevedeki mütehassısları için mânâ ifâde ediyor. “Bak postacı geliyor, selâm veriyor!” diyen çocuk şarkısını da, “Kara tren”in yanına gönderdik. Belki hâlâ postacılar var, hâlâ sokaklarımızda dolaşıyorlar ama, artık taşıdıkları haber değil; banka ekstresi, telefon faturası, mahkeme celbi, icrâ tâkibi.

Haber ve haberleşmenin merkeze oturduğu elektronik âlet piyasası, bir önceki günü mezâra gömecek hızla, göz kamaştırıp baş döndürüyor. Elimizde tuttuğumuz cihâzın, adını bile doğru-dürüst telâffuz edemez olduk. Zîrâ, tanışmaya fırsat bulamadan eskidiğini ve yerine yenisinin arz-ı endâm eylediğini görüyoruz.

Bütün bu âlet sağanağı, yeni yetme ahlâksızlık kuyuları açarak, orada, insanı pusuya düşürmenin plânını kuruyorlar. En şaşılacak olanı ise, bu çeşit, âdemoğlunu gâfil avlama şebekelerinin çoğunda resmî etiketler bulunması. Telefon dinlemekten tutun da, akla gelebilecek her türlü temel hak ihlâli, bizzat bu hakları korumakla mükellef makâm eliyle yapılıyor. Duyanın, görenin kanını donduran bu kabil gelişmelere, kılıf bulmakta da hiçbir sıkıntı yaşanmıyor. Mahkeme karârı, savcı müsaadesi, güvenlik endîşesi gibi, daha da çoğaltılabilecek yığınla sun’î gerekçe, insanlığımızın altına deste deste patlayıcı döşüyor.

Kadîm çağların sâde ve teknolojiden mahrûm hayâtını kıskanır hâle geldik. “Furya” kelimesini utandıracak bollukta, suçsuz-günâhsız pek çok kişi, kendilerini en ağır ve haysiyet kırıcı ithamlarla hapiste buluyorlar. Daha usûlüne uygun tahkîkat bile yapılmadan, alenen “hâin” ilân edilen bu hukukzedelerden biri, ilk duruşmada tahliye edildikten sonra:

“-Mukaddesâtım üzerine yemîn ederim ki, bundan sonra cep telefonu ve laptop kullanmayacağım.”

diyordu. Çünkü, onu bu elîm noktaya taşıyan, adını andığı o iki âletin peşinden sürüldüğü söylenen izler idi.

Şu geldiğimiz noktaya bir bakar mısınız? Kaanûn içi veyâ dışı, bütün â sâyişi havaya uçuracak vukuâtın sarıldığı tek minâre kılıfı var: Haberleşme vâsıtaları. Peki, o zaman, nerede kaldı haberleşme hürriyeti? Hâ, onu birilerinin istediği miktarda kullanma hakkımız var ise, o vakit başka… Öyle olunca da, bunca demokrasi cambazlığı güme gidiyor.

Mata Hari’ye, Lawrence’e, hattâ James Bond’a haksızlık ettiğimizi, Türkiye’deki haberleşme kâbusunu gördükten sonra, kesin olarak anlıyorsunuz. Dünyâ’nın değme câsusları, memleketimizdeki adlî gelişmelere bakarak; ne kadar acemî ve de vicdân sâhibi olduklarına şaşırabilirler. Hukûkun heyûlâya dönüşmesinde, haberleşme vâsıtalarıyla âletlerinin mühim pay sâhibi oluşu, insan ve teknoloji arasındaki münâsebete hem düz, hem de ters dikişler attırıyor…

Seyâhatin, karada at hızıyla, denizde de yelken ve kürek gücüyle sınırlı olduğu yıllarda, Fâtih Sultan Mehmed’in; meselâ, Venedik’de, gizli mahfillerde kendisi hakkında söylenen sözleri, aynı gün öğrendiğine dâir bilgiler var. Bunun sırrını, elbette Fâtih’e sormak lâzım. Çıktığı seferin nereye yapılacağını, sakalının bir kılı bilse, koparıp atacağını ifâde eden Sultan Mehmed’in, bahsedilen hususda açıklama yapacağını sanmak, safdillik olur. Ancak, “Venedik’den İstanbul’a uzanan, çok sağlıklı bir haberleşme zincirine mâlikti.” diyebiliriz. Bu haber ajansının , sâdece Venedik’den haber toplamadığı, Büyük Türk’ün Dünyâ siyâseti düşünüldüğünde, hemen anlaşılacaktır.

Türk târihinin, milletimize şan ve şeref verdiği, “Cihân Hâkimiyeti”ni eksiksiz tamamladığı asırlarda, herhangi bir coğrafya tefrîki yapmaksızın, bütün yeryüzü arâzisinde, akıllara durgunluk verecek – arı kovanı misâli – bir Türk istihbârat çalışması; dostun takdîrini, düşmanın hasedini üzerinde topluyordu.

Büyük devlet sayılmanın vazgeçilmez hasletlerinden birisi, her yerde, her zaman, uçan kuşdan haberdâr olmaktır. Bâzı uçan kuşlar, bizâtihi haber taşıdıklarından, “kuş” deyip geçmemelidir. Askerî ve siyâsî gücün ardında, yeterli haber alma desteği yoksa, bunlar pek bir mânâ ifâde etmiyorlar.

Devletimizin ihtişâm devirlerinde, kurulu saat dakikliğinde tıkır tıkır işleyen istihbârat teşkilâtı, hep taşı gediğine koymamızı temin ediyordu. Priskos’un Attilâ’ya, Marco Polo’nun Kubilay’a, İbn Battûta’nın Orhan Gâzî’ye dâir anlattıkları, çağlar değişse de, insanın haber alma merâkının ve hevesinin hiç değişmediğini, devlet ciddîyetiyle harmanlayıp, okuyucuya gösteriyor. Evliyâ Çelebî’nin sihirli ve şiirli dilinde ise, haberli oluşun da, habersiz duruşun da her çeşit tonunu, rengini sıraya koymak mümkün.

Silâhdâr Fındıklılı Mehmed Ağa’nın, adıyla anılan “Silâhdâr Târihi”nde; “habersiz” olmanın en çarpıcı nümûnesi, Viyana kapılarına dayanan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ve emrindeki ordu anlatılarak ortaya konuyor. Fâtih’in, o parmak ısırtan, dudak uçuklatan muhteşem “haberli” duruşu ile, Kara Mustafa Paşa’nın, burnunun dibindeki maskaralıkları göremeyişi, itilâ ile inkırâzın fotoğraflarını çekiyor. Bu iki fotoğraf arasındaki fark, Türk medd ü cezîrine Viyana’nın zirve teşkîl edişindeki esrârı da pek güzel açıklıyor.

Ömer Seyfeddin’in “Kütük” adlı hikâyesi; Nemçelû’nun eline geçmiş bir kaleyi kuşatan Türk ordusundaki askerlerin, çadırlarına, topluca kıldıkları namazdan, ağaç dallarını aralayarak ve pek sıcak sohbetler, tatlı şakalarla dönüşlerini anlatan paragrafla başlar. Hikâyenin başından, sürprizli sonuna kadar, o ordudaki her nefer “âgâh”dır. Bu durum, komutanlarına da “üstün güven” şeklinde karakter boyası olur.

“İkinci Viyana Kuşatması” dediğimiz meşhûr sefere, Sadr-ı âzam’ın maiyetinde katılan Fındıklılı, müstakbel felâketin hakîkî sebebini pek güzel tesbit etmiştir. Ona göre, hem en alt seviyedeki asker, nefer davranışları; hem de Kırım Hânı gibi, çok yukarılardaki ümerâ tavırları, ayrı tellerden çalan bir başıbozuk orkestrasını veyâ Bâbil Kulesi’ni andırmaktadır. Viyana’ya varmadan ele geçirilen Avusturya köy ve kasabalarında gösterilen vahşetle Türk ordusunu yan yana getirmek, Fındıklılı’yı okurken, yüzümüzü kızartan bir fiile dönüşüyor. Hele asker arasında Hz. Lût’un kavminden mevrûs sapkınlıkların sârî hâle geldiğini öğrenmek; bizi, Viyana Bozgunu’nun aslâ bir tesâdüf olmadığına inandırıyor.

Merzifonlu Mustafa Paşa, evet, belki yeri doldurulamayacak bir sadr-ı âzamdı. Îdâmında, acele ve yanlışa açılan kapılar vardır ama; ordu içindeki basîretsizlik ve ahlâksızlıklardan “haberdâr” olmayışı; bunların üstüne gitmeyişi, onun aleyhine yazılan gaflet puanlarıdır.

Sadr-ı âzam, Ser-asker, Serdâr-ı Ekrem sıfatlarını üstünde toplayan bir başkomutanın, “haberim yoktu.” deme lüksü de, hakkı da bulunmamaktadır. Merzifonlu, emri altındaki askerin ortaya koyduğu rezâlet sahnelerini görerek tedbîr alsaydı; “Vak’a-i Hayriyye”, Sultan Mahmud’u beklemeden, vakitlice meydâna gelirdi…

Târihe bakıldığı zaman, eskilerin tâbiriyle “takdîm-tehir”e uğratılacak tümenle gelişme görülür. Yâni, Vak’a-i Hayriye tek başına değil. Bir de, “resmî târih” zihniyetini arkasına alarak, okuyup-dinleyene tercih hakkı bırakmayan, hâriçden mürekkepli ve de “korumalı” klişe bilgiler var. Onlar da, ağırlıklı olarak “ Batılılaşma, ıslahat, asrîleşme” başlıkları altına toplanmış.

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın, Türk’ün istikbâlini ipotek altına koyan mağlûbiyeti, bizim “kefere” karşısındaki mağrûr duruşumuzu, birden değiştirir. 1683’deki hezîmetin sebepleri arasında, Batı’nın, yâni Hristiyan Avrupa’nın teknik üstünlüğü, kesinlikle bulunmazken, yıllardır çocuklarımıza, bu olmayanı, hem de iri harflerle var gösterdik. Hakîkî sebepler, Silâhdâr Târihi’nde anlatılan bizim ufûnetimizle ilgili manzarada, açık-seçik görülüyor. Lâkin, Türk’ün asır-dîde düşmanları, bu bozuk çarklı gidişin düzelmemesi için, hemen devreye girdiler ve gûyâ bizi hizâya getirmek maksadıyla, başımıza mürebbî kesildiler.

Hâlbuki, derdin çâresi Batı’da değil, bizim geçmişimizde idi. Bunun farkında olanları, en olmadık aşağılayıcı, karalayıcı ithâmlarla cüzamlı ilân ettirdiler.

Sonraki asırlarda, teknik yönden de geride kaldığımız, doğrudur. Ama, bu sefer de bize çok az ve montaj seviyesini aşmayan kıt bir teknikle, bol bol kozmopolitlik verdiler ve bunun, en isâbetli davranış olduğuna hepimizi inandırdılar.

Başta İngiltere’nin kraliyet âilesi, bütün Avrupalı hânedan mensupları, hayâtımıza aslî unsur yapılırken; “Osmanlı ve Pâdişâh” mefhûmlarına, her mesâfeden küfür ve hakâret atışları, hiç dinmedi; bu kampanya, hiç hız kesmedi. Üstelik, bâzı durumlarda küfür sınırlarını bile aşan galîz söz dizileri, daha Osmanlı Devleti hayattayken, Batı’nın himâye ve pohpohlamalarıyla piyasaya sürülmüştü.

Sokollu Mehmed Paşa’dan hareket ederek, tâkib eden dönemlerde değişik sîmâların, Osmanlı’nın şahsında Türk Devleti’ne meydân okumaları, kahramanlık kılıfına sokularak anlatıldı.

Ermeni emelleriyle propagandasına pey sürüp destek çıkanlar, Türk Hükümdârı’na “Kızıl Sultan, Pinti Hamîd, İblis” sıfatlarıyla hücûm ederken, megaloman davranışlarıyla dikkati çeken Midhat Paşa hakkında, târihi çarpıtan, çok şaşırtıcı bir târife uygulamışlardır.

“Meşrûtiyet, hürriyet” tâbirlerini, temcid pilâvı hâlinde önümüzden, arkamızdan eksik etmeyenler; bunların hangi “hür vatan”da yaşanacağını, hiç hesâba katmadılar. İstediklerine kavuştuklarında, elde vatan kalmamıştı.

Gafletin bir adım ötesi, ihânettir. Ancak, birinden diğerine geçerken, gâfilin koluna girdiği kılavuz, adıyla- sanıyla “düşman”dır. Suçu, günâhı; zekâ ve basîretten uzakta kalmak olanları, bir dereceye kadar mâzûr görmek de mümkün. Hâinleri ise, aklayıp arıtacak yıkama şekli henüz îcâd edilmedi.

1876’daki ilk Meşrûtiyet Meclisi’nin, azınlıkları çoğunluk eden yapısı ve o günlerin rüzgârıyla girdiğimiz 93 Harbi’nin ibret dolu safahâtı düşünülmeden, bol keseden “istibdad” edebiyâtı yapmak, ileriliğin ve hürriyet-perverliğin şiârı sayıldı. Hâlâ aynı şekilde düşünenler az değil.

Hürriyet, her zaman “vatan” üzerinde yaşanacak bir insânî haktır. Vatanın olmadığı yerde, hangi hürriyetten bahsedeceksiniz? 1908-1922 arasındaki o perîşân yılları, hep hürriyet uğruna fedâ ettiğimiz vatan toprağına, mersiye söyleyerek geçirdik.

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın önce hezîmetinin, sonra da îdâmının ardından, çorap söküğü gibi gelişen hâdiseler, hep bizden vatan toprağı kopara kopara yol aldı. Sultan İkinci Mahmud’un saltanat döneminde başlayan ve “ıslahat” boyası ile cicili-bicili hâle getirilen düşman talepleri, bugünün “açılım” sendromuna ne kadar yakın duruyor. Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan, Karadağ, Hersek, Mısır, Trablusgarb ve daha nice vatan parçası, hep “ıslahat” terâneleri arasında elimizden uçup gitmedi mi?

Osmanlı’nın başında “ıslahat” bozası pişiren devletlerin, şimdi de “açılım”ın her çeşidine balıklama atlamamızı teşvîk edişlerinde, tekerrür etmeye hazır bir târih slüeti görmüyor musunuz?

Târihin tekerrüründe, sanki insana âit hiçbir fatura bedeli yokmuş gibi, ha babam gözümüzü kapatıyoruz, kulağımızı tıkıyoruz. Neticede, târih, insan tarafından önüne ne konursa, onu sayfalarına alıyor.

Geçmişten geleceğe uzanan zamânın bugünkü noktasında duran insan, en iyi, yaşanmış hâdiseleri tahlîl edebilir. Çünkü; onlar, başı-sonu belli hâle gelmiştir. En mühim tarafları ise, reçete gibi, tedâvi tavsiyesi taşımalarıdır.

İşte, tekerrürü önleyecek şifre, bu tedâvi arzûsu veyâ reddinde yatmaktadır. Ne var ki, biz bu işi toptan ve kökten halletmiş bir cemiyet olduğumuz için; ne reçeteyle, ne de tedâvi ile boşa vakit harcamaktan kurtulduk. Üniversite imtihanlarındaki test tekniğinin komprime soru stiline kurban ettiğimiz millî kültür bohçamızda, maalesef târih de vardı.

Bu imtihan şekli vâr oldukça, târihimizi ve edebiyâtımızı hakkıyla öğretme imkânı bulunmamaktadır. Test sorusunun karakteri, başta tahlîl olmak üzere, uzun soluklu ve hazma dayalı öğretim tarzını, aslâ yanında istemiyor. Şifrelendirilmiş, kodlanmış, maddelendirilmiş cevaplar arayan öğrenci; aksini yapmaya çalışan hocayı da, kitabı da kara listeye alıyor.

Aslında, kara listeye alınan, Türk millî kültür hâsılasıdır. Her seviyedeki kaliteli okula girmenin önünde, tamâmı test sorularından hazırlanmış bir imtihan olduğu için, çocuklarımıza test usûlü dışında, istesek de bir şey öğretemiyoruz. Bu yetmiyormuş gibi, kademeli olarak, lise sınıflarımızdaki târih derslerinin hem adedi, hem haftalık ders saati azaltıldı. Meraklı öğrencinin tercîhine sunulan seçmeli dersler listesinden; “Osmanlı Târihi, İslâm Târihi, Genel Türk Târihi” çıkarılarak, test yangınına benzin döküldü.

Târihini öğrenemeyen gençler, hayatlarının sonraki dönemlerinde, ya başkalarının peşinden sürükleniyor, yâhut kendisine soy ve yer tâyin edememenin verdiği sıkıntıyla, intihar noktasına geliyor. Günümüzün en mühim sosyal rahatsızlılarından biri, serî hâle dönüşen intihar vak’alarıdır. Bunun, elbette başka tıbbî ve psikolojik sebepleri de vardır ama, “târihsizlik” daha bir öne çıkmaktadır.

Türk târihi gibi; en büyük, en zengin, en muhteşem bir bilgi hazînesi, okuldan uzaklaştırılınca, cemiyet yapımızın tuğlaları, ardı ardına düşmeye başlamıştır. Târih, böylece târihe havâle edilmiştir.

1877- 1878 yıllarına rastlayan 93 Harbi’nden 1922’ye kadar, birbirine eklenerek devâm eden savaşlar zincirini; sebep, safahât ve neticeleriyle iyi bilen, doğru öğrenen bir Türk cemiyeti, bugünkü hacâlet kuyularından nasıl çıkacağımızı da, anlar ve bulurdu.

Ne hikmetse; Rûm’un, Bulgar’ın, Sırp’ın, Ermeni’nin resmen doğradığı Türk insanı, usta işi propaganda ve yalan tezgâhlarıyla, “dâvâlı” mevkiine oturtuluyor. Yine -gûyâ - bizim içimizden birileri, bu vatanın havasını teneffüs etmelerini, suyunu içmiş olmalarını unutup, bu yâve ve yalanların arkasında durma bahtsızlığına kalkışıyorlar.

“Açılım” formüllerine alkış tutanlar, târihî duruşumuzu ve bakışımızı bilemedikleri için, vatanı parçalamanın vebâlini de hesâb edemiyorlar.

Ömer Seyfeddin, “Kütük”de “âgâh” bir ordudan ve o ordunun “âgâh” komutanından bahsederken, en çok târihî mâlûmâta dikkat çekiyordu. Çünkü, her yaş ve cinsdeki insan için, birinci derecede haber kaynağı, dâimâ “târih” olmuştur.

Türk milletini târihinden uzaklaştırmakla, birtakım kapı arkası senaryolarında dile getirilen “insan mühendisliği” çalışmalarının en mühimi gerçekleştirilmiştir. Hiç itirâz etmeden ve gıkımızı çıkarmadan, millî târihimizle bağlarımızı, kademe kademe kopardık.

Hamâsî duyguları sâyesinde destanlar yazmış bir milletin bugünkü mensupları, “hamâset”i hafife alıp onu tehzîl eder duruma gelmişlerdir. “Vatan, millet, Sakarya” tekerlemesiyle çıktığımız bu yolda, şimdi, askerliği reddeden, ordumuzu düşman bilen aşırılıklara ulaştık.

Türk milletinin en güzel târiflerinden biri, “ordu-millet” şeklinde söyleniyordu. Yahyâ Kemâl’in, Süleymâniye Câmii karşısında şiire dâhil ettiği:

Ordu- milletlerin en çok döğüşen, en sarpı,

Adamış, sevdiği Allâh’ına bir böyle yapı

mısrâlarında, bu millet târifi, ne kadar derin mânâlara kavuşmuştur. Çok acı ve çok yazık ama, bugün, Süleymâniye’yi inşâ eden rûh ile o rûha vücûd olan “ordu-millet”e çok uzak bir mesâfede bulunuyoruz. Bîgâne tavırlarla, başkalarının Süleymâniye hayranlıklarını, yabancılara has hayretlerle seyrediyoruz.

Târihinden habersiz olan cemiyetlere, sosyoloji ilminde “millet” denmiyor…