1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

AB’nin Hristiyanlık özelliği

(E) Korgeneral Suat İlhan
PAPA II. J. Paul ısrarla, Avrupa Birliği anayasasında birliğin Hristiyan özelliğinin belirtilmesini istiyor. Bu amaçla değişik zamanlarda girişimlerde bulundu.

Türk yetkililer böyle bir hükmün Anayasaya girmemesi için büyük çaba gösterdiler. Sonuç olarak şimdilik, AB’nin Hristiyan özelliğinin Fransa eski Cumhurbaşkanı V.G. d’Estaing’in başkanlığında hazırlanan taslağa konmadığı anlaşılıyor. Gerçekde, bu hükmün bir gün AB anayasasına girmeyeceğine dair hiçbir güvence bulunmuyor. Şurası dikkatten kaçmamalı, AB anayasası üye ülke anayasalarının üstünde bir etkinliğe sahip olacak. AB’nin Hristiyan özelliğinin bugün veya gelecekte resmîleşmesi, katılımı gerçekleşmiş Türkiye’yi çok zor durumda bırakacaktır.

Konunun gözardı edilmemesi gereken yanı şu: AB’nin Hristiyan özelliğinin Anayasada yazılı olarak bulunup bulunmaması çok da önemli değil. Bu hüküm AB yetkililerinin, AB üye ülkelerinin yetkililerinin ve kamuoyularının yüreklerinde yaşamıyor mu, yaşamayacak mı? Sonuçta; Türkiye katılırsa AB içinde öteki (hasım), A. Tonybee’nin deyimi ile prolaterya olacak ve bütün yok etme emellerinin muhatabı olarak; egemenlik yetkilerini paylaştığı (devrettiği) Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi, Avrupa Komisyonu, Avrupa Adalet Divanı ve 2500 mevcutlu Sekreterya içinde çok küçük bir azınlık olarak yap ayalnız kalacak, Avrupalıların asırlaşmış hırs ve ihtiyaçlarının korunması olmayan muhatabı olacaktır.

AB’nin Hristiyan özelliğini vurgulamayan çok az AB yetkilisi kaldı. Bu bölümde sadece söylenenlerin önemli birkaçı üzerinde durulmaktadır.

G. Werheugen’in, Türkiye’nin, AB’ne üye olabilmek için, Papa’nın onayının alınması gerektiği ile ilgili açıklaması yaklaşık bütün gazetelerde yayımlandı. Vatan gazetesinde Duygu Leloğlu’nun haberinin ilgili bölümü aşağıya çıkarılmıştır.

“Avrupa Birliği’nin 5 Kasım tarihinde (2003) sunulacak Türkiye ilerleme raporunun açıklanması konusunda geri sayım başlarken, AB yetkilileri Ankara’ya bir dizi önemli mesaj verdi. AB’nin genişleme sürecinde sorumlu yetkilisi Günther Venheugen ile Türkiye, Bulgaristan, Romanya’dan sorumlu Genel Direktör Mathias Ruther’in de aralarında bulunduğu yetkililer. Brüksel’de İktisadî Kalkınma Vakfı heyeti ile gerçekleştirdikleri görüşme sırasında, Türkiye’de dinî özgürlüklerin sağlanması gerektiğini vurgulayarak, “Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusunda Vatikan’ın da evetini almak gerek” diye konuştu.”

Bu istekte bulunanlar herhangi kişiler değil, Türkiye’nin AB’ye katılımı sorununun en etkili ve en yetkilileri. Sohbet yapmıyorlar. Papa’nın Türkiye’nin üyeliğine evet demeyeceğini bilmezler mi? Elbette ki Türkiye’nin Papa’ya resmen başvurmayacağını da bilirler. Türkiye’yi aşağılıyorlar, hakaret ediyorlar. İşin üzücü yanı bu kişelere tek bir cevap verilmemiş olması. G. Verheugen daha sonra Türkiye’ye geldi. Kendisine hiç olmazsa ne demek istediğini, söylediklerinin nasıl gerçekleşmesi gerektiği soruldu mu? Tek bir gazetecimizin de böyle bir soru yönelttiği duyulmadı.

Konuyu destekleyen, ciddiye alınması gereken üçüncü örnek: Avrupa Parlamentosu üyesi A.M. OOSTLANDER’den hazırlanması istenen Türkiye hakkındaki raporunun ilk şeklinde açıkladığı görüşü.

“AB’nin siyasî değerleri, Avrupa’nın Musevî-Hristiyan ve hümanist kültürü üzerine inşa edilmiştir.” Tekrar etmeliyim ki söyleyen yetkililerin sayısı ciddî ölçüde çok.

Hayrullah Mahmut (Oğuzhan Beyaz’dan): Sabah, 23 Mart 2002: “Her fırsatta Türkiye’nin millî menfaatleri aleyhinde kararlar alan Avrupa Komisyonu, bu kez çizmeyi çok aştı. Komisyon gündemine getirilen kin dolu önerge, Avrupalıların gerçek niyetlerini ve çirkin yüzlerini ayan beyan ortaya koydu.

“Ayasofya’nın Hristiyan dünyasına iadesi” şeklinde küstah bir başlıkla verilen önergede, “İstanbul işgal altındaki Hristiyan kentidir. Bizans’taki gibi Constantinopl adıyla anılmalıdır” denildi. Ayasofya’nın asıl sahiplerine yani Avrupalılara iade edilmesi istendi.

Türkiye’de yetkililer de, AB sevdalıları da bütün bu sözleri söylenmemiş, bu isteklerde bulunulmamış gibi davranıyorlar.

Örnek olarak alınanlar, konu ile ilgili olarak Batı kaynaklı çıkışların sadece bir kaçı.

Son zamanlarda, dünya kamuoyunun ilgisini üzerine çeken bir araştırmanın, üzen hattâ kahreden sözlerini yukarıdakilerle birlikte düşünmeliyiz. “Uygarlıklar Çatışması mı?” makalesinin ve “Uygarlıklar Savaşı” kitabının yazarı S. P. Huntington kitabının 263’üncü sayfasında Türkiye’nin AB’ne katılmak için yaptığı mücadeleyi yorumluyor:

“Türkiye bir noktada Batı dünyasına üyelik için yalvarıp duran bir dilenci olarak oynadığı hüsran verici ve aşağılayıcı rolden vazgeçip, Batı’nın temel İslamî muhatabı ve düşmanı olarak oynadığı çok daha etkileyici ve tarihsel rolü yeniden üstlenmeye hazır hâle gelebilir. Kökten dincilik Türkiye’de tırmanışa geçmiştir.”

S.P. Hungtington da; Türkiye’yi düşman olarak Batı’nın temel İslâmî muhatabı görmek istiyor.

Türkiye için kullanılan sıfatlara bakın: “Yalvaran, aşağılayıcı, dilenci;”. Olmayacak bir AB üyeliği için Türkiye’yi ne hâle getirdiler; AB sevdalıları dağ gibi ulusu onun bunun horladığı bir topluluk derecesine düşürdüler.

Türkiye ulusal onurunu da en iyi olarak; bağımsız, egemen ulus devlet yapısı içinde koruyabilir, AB’ne kapılanarak değil.