1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

ABD: “Dost” ise bu nasıl dostluk

Orkun
Olay: Türk Silâhlı Kuvvetlerinin, Irak’ın kuzeyindeki Süleymaniye’de bulunan bürosuna Amerikan askerleri tarafından 3 Temmuz 2003 Cuma sabahı baskın yapıldı. Büroda görevli Türk subayları, kapının önünde gürültü yapan birkaç Amerikan askerini, yardıma ihtiyaçları olduğu veya misafir geldikleri zannıyla içeri davet ettiler. Kendilerine çay kahve ikramı yapılırken bu askerler silâhlarını subaylarımıza doğrultarak “tutuklusunuz” diye haykırdılar.Aynı anda, dışırda pusuya yatmış olan 100 kadar Amerikan askeri silâhlarını ateşleyerek, gaz bombası atarak kapıları kırıp içeri girdiler. Bir binbaşı, iki üsteğmen ve sekiz assubaydan meydana gelen on bir silâhlı kuvvetler mensubumuzu ve büroda görevli on üç kişilik personeli teslim alan Amerikalılar, “tutsak”ların başlarına çuval geçirip ellerini kelepçeleyerek götürdüler. Konuşmaya kalkışanları tokatladılar.. Amerikan askerleri, bu arada büroda bulunan askerî uydu sistemini tamamen tahrip ettiler ve mevcut ekipmanları kullanılamaz hâle getirdiler. 30 kadar M-16 ve AK-47 tipi silâh, bilgisayar, harita, uydu fotoğrafları, telsizler ve çelik kasadaki 106 bin dolar da baskıncılar tarafından alındı. Bir cip, iki kamyonet ve bir otomobile de el konuldu.

Subaylarımız ve sivil tutukluların bir kısmı Bağdat’a götürülürken, diğer siviller, başlarında çuvallar olduğu hâlde Azadî Parkı’na sevk edildiler. Amerikalılar, onları parka götürürken, etrafta bulunanlara, bunların hırsız ve terörist olduğunu söylediler. Bunun üzerine, çevrede bulunanlardan bazıları, onların üzerine kola şişeleri fırlattılar. Daha sonra Kerkük’teki AB üssü olan havaalanına götürülen Türkler numaralandılar ve ayrı ayrı hücrelere konuldular. Burada sorgulandılar ve ağır muamelelere maruz kaldılar. İlk gün kendilerine yiyecek hiçbir şey verilmedi. Bağdat’taki subaylarımıza da insanca muamele yapılmadı, düşman gibi davranıldı.

Türk subaylar ve görevliler, ancak 60 saat sonra serbest bırakıldılar ve Süleymaniye’ye döndüler.

OLAYA TEPKİLER

Türk Hükûmetinin tutumu

Olayın duyulması üzerine hükûmet yetkilileri açıklama yapma ihtiyacını hissettiler. Başbakan Erdoğan Samsun’da, Dışişleri Bakanı Gül Kayseri’de bulunuyorlardı. Erdoğan, olayın öğrenilmesi üzerine, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’le telefon irtibatı kurdu ve son 50 saatten beri çok sıkıntılı bir dönem yaşandığını belirtti. Erdoğan, Cheney’den, bizzat devreye girerek askerlerimizin sür’atle serbest bırakılmasını ve konunun kurulacak müşterek bir komisyon tarafından bütün boyutlarıyla ele alınmasını istedi. ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell da, Abdullah Gül’ü arayarak, Erdoğan-Cheney görüşmesinde varılan mutabakatı teyid etti. Gül, Türk askerlerinin serbest bırakılmasındaki gecikmenin sakıncalarını ifade etti. Bakanlar Kurulu, bu vahim olayın başından sonuna kadar toplanmadı. ABD’ne dışişlerimiz tarafından herhangi bir nota verilmedi veya protestoda bulunulmadı. Başbakan ve dışişleri bakanı, normal programlarına devam ederek temaslarını bu arada yaptılar. Erdoğan “Atılması gereken adım neyse vakti saati geldiğinde atılır. Türkiye Cumhuriyeti bu adımı atacak güçte ve kararlılıktadır” dedi. Nota verilip verilmeyeceği sorusunu ise “Bakın, nota dediğiniz konu müzik notası değildir” diye cevaplandırdı. Dışişleri Bakanı Gül ise, tepkiler karşısında “Bu olay, lokal bir olaydır” şeklinde açıklama yaptı.

Amerikalıların tutumu

Türk yetkililer, olayın başında, saldırının sorumluluğunu üstlenecek ABD sorumlusu bulmakta zorluk çektiler. ABD’de tatil günü olması, bu zorluğun sebebi olarak ileri sürüldü. İrtibat kurulan Cheney ve Powell ise, olayla ilgisiz görünmeyi tercih ettiler ve Türk-ABD ilişkilerinin böyle olaylardan etkilenmeyecek kadar sıkı olduğunu ifade ettiler.

Ortalık yatışınca, baskın olayının “lokal” olmadığı, aksine Washington kaynaklı hazırlandığı ortaya çıktı. Fatura, ABD Savunma Bakanı Rumsfeld’e çıkarıldı. ABD’lilerin “ama siz de şunları bunları yaptınız” tarzındaki yaklaşımları ise, Türk askerlerine saldırının plânlı olduğunu gösterdi. ABD’yi bu şekilde bir davranışa iten sebeplerin şunlar olduğu anlaşıldı:

• ABD, Kuzey Irak’taki Türk askerî varlığından rahatsızlık duymaktadır. ABD’li yetkililer, Türk askerlerinin bölgede bulunması için ‘meşru’ bir gerekçe olmadığını, böyle bir gücün bölgede yer almasında art niyet bulunduğunu düşünmektedir.

• Kuzey Irak’taki Kürt aşiret şefleri, Türk askerlerinin bölgeden çekilmesi için ABD’ne baskı yapmaktadırlar. Bunu sağlamak üzere ABD tarafına sahte ve yanıltıcı istihbarat bilgileri vermekte, Kerkük’teki Kürt valinin Türkler tarafından suikasta uğrayacağını iddia etmektedirler.

• Bölgede görevli Türk askerleri, Irak TürkmenCephesi militanlarına C-4 tipi patlayıcıları nasıl kullanacakları konusunda eğitim vermektedir. Bu askerlerin, Türkmen Cephesi ile bağlantılarını gösteren belgelere el konulma amacı, baskının sebeplerinden biridir.

• Türkiye, elini artık Kuzey Irak’tan tümüyle çekmelidir. Irak’ın güneyi hızla karışıklığa yönelirken kuzeyde dostane ve güvenilir bir bölge olması gerekiyor. Türkiye stratejik müttefik olmaktan çıktığına göre, bu bölgenin Kürt gruplarla denetim altında tutulması daha uygun gözüküyor.

Silâhlı Kuvvetlerimizin

tutumu

Türk Genelkurmayı, bundan sonra Süleymaniye’deki olaya benzer bir saldırı karşısında, askerlerimize ateş açmaları için yetki veren bir emir gönderdi. Ayrıca, ABD askerî yetkililerine de, Türk birliklerinin bürolarına girebilmek için önceden bilgi vermeleri, amaçlarını açıklamaları ve izin almaları gerektiğini bildirdi.

Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, veda için kendisini ziyarete gelen ABD Büyükelçisi Pearson’la görüşmesini -mutad dışı olarak- basına açtı. Org. Özkök, ABD Büyükelçisine şunları söyledi: “Tabiî biz Türk-Amerikan ilişkilerine büyük önem veriyoruz. Her ikisinin de iki ülkenin menfaatlerine büyük katkısı olduğuna inanıyoruz. Ama bu ilişkilerin önemi kadar önemli olan bir şey daha vardır, o da millî onurumuz ve Türk Silâhlı Kuvvetlerinin onurudur... Bu olay, maalesef ifade etmek gerekir ki, Türk ve Amerikan silâhlı kuvvetleri arasındaki en büyük güven bunalımını yaratmıştır ve kriz hâline gelmiştir... Temas ettiğimiz kişilerin seviyelerinin yüksekliği ve olayın sona ermesine kadar geçen sürenin uzunluğu dikkate alındığında, bunun sadece mahallî bir olay olarak değerlendirilmesinde büyük güçlük çekiyorum.”

ABD Merkez Komutanlığı devir teslim töreni için Florida’ya gitmiş olan Ege Ordu Komutanı Org. Hurşit Tolon, Ankara’dan gelen emir gereğince, törene katılmadı. Tampa’da görevli iki Türk subayı da, Silâhlı Kuvvetlerimizin tepkisini göstermek üzere geri çekildi. Org. Tolon, “Bundan sonra konuyla ilgili olarak ortaya konulabilecek hiçbir gerekçe, eminim ki TSK ve Türk kamouyu vicdanındaki derin üzüntüyü gidermeyecek ve tatmin etmeyecektir” dedi.

Çirkin olaya tepkinin en etkili yolu, askerî helikopter yapımıyla ilgili ihaleler konusunda gösterildi. 21. yüzyılın en büyük projeleri arasında sayılan 145 adet taktik, taarruz helitopteri ortak üretiminde ABD’li Bell Textron firması ile yürütülen görüşmeler askıya alındı.

Türkiye’deki şiddetli tepkiler üzerine, NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler ve Avrupa’daki ABD Kuvvetleri Komutanı Org. James Jones, ani bir kararla Ankara’ya geldi. Org. Özkök, Jones’la yaptığı görüşmede, gözaltı olayının Türk milletinde derin bir infiale sebep olduğunu belirterek “Bu olaydan Türk milleti rencide olmuştur. Aynı rahatsızlık, milleti koruyan Türk Silâhlı Kuvvetleri için de geçerlidir” dedi.

Türk Genelkurmayı, olayı araştırmak için kurulacak komisyonun, Kürt temsilcilerin de katılması, olayı tetikleyen ABD’li Albay Mayville’nin komisyona girmesi, küçük rütbeli subaylarla temsile gidilmesi tarzındaki ABD tekliflerini geri çevrirerek soruşturmayı sulandıracak yolların önünü kapadı.

Muhalefetin tutumu

Ana muhalefet CHP ile meclis dışındaki partiler, gözaltı olayına şiddetli tepki gösterdiler. Böylece, âdeta geçici bir millî birlik havası hâkim oldu. Bazı parti genel başkanları hemen millî seferberlik ilân edilmesini isterken bazıları da bir NATO ülkesi askerlerinin, NATO üyesi olan bir başka ülke askerlerini esir almasının yakışıksızlığını belirttiler. Küçük partilerden ikisinin yetkilileri ise, misilleme yapılmasını ve Ankara’da bulunan yüksek rütbeli Amerikan subaylarından 11’inin gözaltına alınmasını teklif ettiler.

Muhalefetin genel tutumu, olaydan yararlanarak iktidarı yıpratma girişmleri olarak gözüktü. “Teslimiyet ve art niyet iktidarın başını o kadar döndürmüş olacak ki, sık sık Türkiye Cumhuriyeti olduklarını bile unutabilmektedir” şeklinde beyanlara rastlandı. Muhalefetin tepkisi, olayın kendisine, ABD’ye ve iktidara karşı eşdeğerde tecelli etti.

Bu arada, MHP’ye ve İP’e bağlı gençlerin ABD konsolosluğu önündeki protesto gösterileri hem cılız kaldı hem de güvenlik güçleri tarafından kolayca önlendi.

Sivil toplum kuruluşlarının tutumu

Türk irtibat bürosuna baskın olayı, sivil toplum kuruluşlarının hemen hiçbiri tarafından kınanmadı. İnsan Hakları Derneği, TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB, Barolar Birliği gibi kuruluşlar olaya tepkisiz kaldı. Olur olmaz konularda kınama mesajları yayınlayan veya en azından görüş belirten bu gibi kuruluşlardan, millî gururu inciten ağır olayı protesto edici hiçbir açıklama gelmedi.

Bu konuda tek istisnayı Ankara Ticaret Odası ortaya koydu. Oda Başkanı Sinan Aygün, ABD’nin tavrı devam ederse ABD mallarını kullanmama çağrısı yapacaklarını, gerekirse sokaklara çıkıp ABD’yi protesto edeceklerini belirtti.

GENEL DEĞERLENDİRME

Türk irtibat bürolarına girişilen saldırının arka plânında Kürt aşiret reislerinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Bunlar, ABD yetkililerine yanıltıcı veya sahte istihbarat vermekte ve onları yönlendirmektedir. Baskın sırasında, IKYB başkanı Celâl Talabanî’nin oğlunun bir cip içinden, Türk irtibat bürosuna yapılan saldırıyı baştan sona kameraya çekmesi, bu saldırıdan haberdar olduğunu göstermektedir. Celâl Talabanî ise, her zamanki yalancı, sahte ve yılışık tutumu ile, saldırıdan habersiz olduklarını söylemekte, fakat önceden plânlanan şekilde Ankara’ya gelmeyi de göze alamamaktadır. Kürt grupların Kuzey Irak’taki Türk askerî varlığına tahammülsüzlükleri ile ABD eğilimlerinin çakıştığı görülmektedir. Teröre karşı mücadele amacı güttüğünü söyleyen ve bu yoldaki teşebbüslerinde meşruiyet kaygısı taşımayan ABD, terörle mücadele etmek üzere Kuzey Irak’ta görevli Türk askerlerine sürekli zorluk çıkarmaktadır. Kerkük’e üç binden fazla Kürt ailenin son birkaç haftada yerleştirilmesi ve bölgenin demografik yapısının değiştirilmesi gibi gelişmelere ABD kayıtsız kalmakta, bir bakıma bu gelişmeyi desteklemektedir. PKK/KADEK örgütünün uzun bir aradan sonra bölgede faaliyete geçmesine ABD güçlerinden hiçbir müdahale gelmemiştir. PKK/KADEK militanları, Talabanî güçlerinin Dohuk’taki karargâhına gelip erzak yardımı alırken ABD’liler bunu görmezlikten gelmektedir. Türk irtibat görevlilerine müsamahasız davranılırken Kürt gruplara ve terör örgütüne hoşgörüyle yaklaşılmaktadır. Türk irtibat görevlilerine karşı güvensizlik gösterilmekte, askerlerimizin devriye görevlerinde bile hareketleri ABD eskortlarıyla takip edilmektedir. Ensarü’l-İslâm adlı örgüte acımasızca saldıran ve onları berhava eden ABD güçleri PKK/KADEK’e dokunmayı akıllarının ucundan bile geçirmemektedir. Bütün bunlar bir tarafa, Amerikalı sivil görevliler, PKK/ KADEK’in önde gelen isimleri Osman Öcalan, Cemil Bayık ve Murat Karayılan gibi kimselerle, Amerikan istihbaratının güvenli evleri olarak bilinen “safe house” larda sürekli görüşmektedir.

Elde edilen güvenilir verilere bakıldığında, baskın olayının Washington’un onayı, kararı ve talimatı ile gerçekleştirildiği meydana çıkmaktadır. ABD Dışişleri sözcüsü Richard Boucher’in, baskın olayının “Türk askerlerinin karışmış olabileceği bazı rahatsız edici faaliyetlere ilişkin haberlerden kaynaklandığı” yolundaki açıklaması da bunu göstermektedir. Baskının, ABD’deki uzun tatile rast getirilmesi ve bu suretle yetkililere ulaşmanın zorlaştırılması, plânın bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır. Asıl sorumlunun, Pentagon ve ABD Savunma Bakanı Rumsfeld olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Pentagon’un, ikinci tezkere sırasında ABD askerlerinin deniz üstünde günlerce bekletilmesinin intikamını alma gayretinde bulunduğu sezilmektedir. Bunun için, hayâlî bir takım iddia ve isnatlara girişmekte sakınca görülmemektedir.

AB ülkelerinin hiçbirinden bu konuda kınayıcı ve Türkiye’ye destek verici açıklama yapılmaması da dikkat çekicidir. Bu tutum, Kürt grupları himaye eden ve onları amaçları uğruna kullanmak isteyen ABD tavrını teşvik olarak yorumlanmalıdır.

Türk Hükûmetinin olay karşısındaki davranışı genellikle uygun niteliktedir. Krizin siyasî alanda ve görüşmeler yoluyla çözümlenmesi, iktidarda kim bulunursa bulunsun, takip edilecek en elverişli usuldür. Nitekim bu temaslar sonucunda askerlerimizin serbest bırakılması sağlanmıştır. Ancak, bu temaslar yapılırken takınılan tavır ve kullanılan üslûp rahatsızlık verici olmuştur. Başbakanın ve Dışişleri Bakanının olayı öğrendikten sonra yurt gezisini, parti kongrelerini ve mantı ziyafetlerini bir kenara bırakıp hızla Ankara’ya dönmeleri ve devletin üst seviyedeki görevlileri ile birlikte çözüm arayışlarını sürdürmeleri daha isabetli olurdu. Bu ağır ve incitici olay üzerine ABD’ne nota verilmesi ve protestoda bulunulması yolundaki siyasî teşebbüslerden kaçınılması anlamlıdır. Türkiye, böyle bir saldırıya uğradığı zaman, o saldırıdan sorumlu ülkeye (isterse ABD olsun) nota vermeyecek de ne zaman ve kime verecek? Hele, bu yoldaki hatırlatmalara “Bu nota bildiğimiz müzik notası değil” gibi gayrıciddî cevaplar verilmesi, olayın iktidarca hafife alındığı tarzındaki bir izlenim bırakmıştır.

Siyasî partilerin, dıştan yapılan bu saldırıyı sür’atle iç politika zeminine çekerek yıpratma malzemesi yapma arzusu da yakışıksız olmuştur. Bu gibi durumlarda iç siyaset hesaplarının bir kenara bırakılıp dışa karşı tek yumruk hâlinde birleşilmesi özlenen bir duruştur.

Silâhlı Kuvvetlerimizin tutum ve davranışı ise tek kelimeyle övgüye lâyıktır. Gereken tepki en üst seviyede, açıkça ve oldukça sert biçimde ifade edilmiştir. Tampa’daki subaylarımızın çekilmesi, Org. Tolon’un Florida’daki törene katılmaktan vazgeçmesi ve en önemlisi 145 askerî helikopter ihalesinden ABD’li firmanın dışlanması, protestonun en anlamlı göstergeleri olmuştur. Saldırıya silâhla karşılık verilmesi emri ise, Kuzey Irak’ta (ve her yerde) görevli subaylarımızın bundan sonra dost-düşman ayrımı yapmadan sürekli tetikte bulunmalarını sağlayacaktır.

Sivil toplum kuruluşlarının bu iğrenç olay karşısındaki sessizlikleri, aldırmasızlıkları ve tepkisiz kalışları ise çok dikkat çekicidir. Kendi çıkarları söz konusu olduğu zaman aslan kesilen, toplantılar, gösteriler düzenleyip düzenlettiren bu kuruluşların hiçbir millî endişe taşımadıkları bir kere daha ortaya çıkmıştır.

Bunalımın daha da derinleştirilmeden, soğuk kanlılıkla çözüme ulaştırılması elbette ilk tercih olmalıdır. Ancak, bu yapılırken, güçlü bir “hasım” karşısında aciz gösterildiği gibi bir intıba bırakılması yaralayıcı olacaktır. İktidarın, olayı büyütmeden ve kamuoyunu aşırı heyecana sürüklemeden çözüm araması anlaşılabilir bir tutumdur. Fakat aynı tutum, itaaatkâr, hattâ mahcup bir tavır takınmadan da sergilenebilirdi. Sonuçta, saldırıya uğrayan Türk askeri ve millî haysiyetimizdir. Bunlar, bizim milletçe üzerine titrediğimiz değerlerdir. Haklı olduğumuz ve gadre uğradığımız bir alanda siyasî celâdet gösterilmesi milletimizin ortak arzusu ve eğilimidir. Bu eğilime dikkat edilmesi gerekmektedir.

Süleymaniye olayında, askerî, siyasî ve ekonomik bakımlardan denk olmayan iki taraf karşı karşıya gelmiştir. ABD’nin kovboy üslûbu, bugüne kadar ve hele son zamanlarda bütün açıklığı ile ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin aynı tavır içinde bulunması hem uygun değildir hem de risk taşımaktadır. Bütün bu gerekçeler, saldırı karşısında alttan almamızı elbette gerektirmez. Ancak, olayın özünde yatan, gücümüzün nereye kadar erişebileceğini iyi takdir etmektir. Böylece, evvelâ saldırıları caydırıcı hâle gelebiliriz. Sonra da bu tarz bir saldırı karşısında çok daha sert tedbirlere başvurabiliriz. O güce erişmek için de millî birlik ve dayanışma ruhunun canlandırılması; soygunların, yağmaların, talanların, dalaverelerin önlenmesi, ekonomimizin hızla iyileştirilmesi, millî kaynaklarımızın hakça ve akıllıca değerlendirilmesi, siyasetçilerimizin öncelikle millî şuur çerçevesinde hareket etmesi, Silâhlı Kuvvetlerimizin gücünün dış siyasî etkilerle sarsılmaması, bölücülüğün ve terörün imha edilmesi vb. gibi bir dizi ıslahata ihtiyaç bulunmaktadır.

Aksi takdirde, yarın öbürgün aynı şekilde bir saldırıya maruz kalırsak tepkilerimiz başka türlü olmayacaktır. O zaman millî gururumuz bir kere daha -ve bu sefer onarılamayacak şekilde- zedelenecektir.

Milletimiz böyle bir âkıbete müstahak değildir.

PKK/KADEK İLE ABD’NİN İŞ BİRLİĞİ

ABD’nin Süleymaniye baskını ile ilgili iddialarından biri, Türk askerî birimlerinin, Kerkük’ün Kürt valisine suikast düzenleyecekleri yolundaki “istihbarat”. Hemen aynı günlerde de Tunceli valisine suikast düzenleniyor. PKK militanlarının kullanıldığı bu operasyondan amaç, “Siz düşünürken biz yaparız, ayağınızı denk alın” mesajının verilmesi olmasın.

Arkasından mezra baskını ve dört köylünün öldürülmesi. Bunlar hep tesadüf mü?

PKK/KADEK bir taraftan 700 üyesinin katılımıyla Kuzey Irak’ta siyasî parti hâline geliyor, öbür taraftan 1.700 silâhlı militanını son bir ay içinde Türkiye sınırlarından içeri sızdırıyor. Bu örgütün ABD istihbarat birimleriyle sıkı teması ortaya çıktığına göre, acaba saldırı plânlarının arkasında ABD gizli servisleri mi var?

ABD’liler, Türkiye’ye “Irak’ın iç işlerine karışırsan ben de senin içinde karışıklık çıkarırım” demek mi istiyorlar? Diğer taraftan da Kürtlere “Irak’ın kuzeyine silâhlı girmeyin. Biz de Türkiye’yi genel af çizgisine getirelim” diye arka vererek, bunu sağlamak üzere kanlı terör eylemlerine kışkırtıyorlar. Böyle olunca da Türk Silâhlı Kuvvetlerine bağlı timlerin PKK/KADEK faaliyetlerini izlemelerinden rahatsızlık duyuyorlar. Çünkü, bu sayede kendilerinin PKK ile irtibatı saklanamayacak hâle geliyor. Süleymaniye saldırısının temelinde yatan sebeplerden biri de bu.

Velhasıl, ABD Talabanî, Barzanî gruplarıyla olduğu gibi PKK/ KADEK ile de iş birliğine girmekte sakınca görmüyor. Hele Türkiye stratejik müttefik konumundan çıkınca bu faaliyeti daha da rahatlıkla sürdürüyor. PKK/KADEK’in Irak’ta PÇDK adıyla resmen ve açıkça siyasî faaliyet göstermesini de hem destekleyen hem teşvik eden aynı ABD.