1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

AB ve Yol Ayrımı

Hüseyin Adıgüzel
1960 Roma ve Ankara anlaşmaları ile, Türkiye'nin gündemine giren ve kırk yıldır, gündemden düşmeyen bir serap... Bir güzel rüyâ, bir hayâl... Dışını görüp, içini incelemediğimiz bir sırça köşk. Kırk yılın sonunda ancak on üçüncü sırada aday adayı olabildiğimiz, ulaşılması imkânsız gibi görünen, sözde bir dünya cenneti olan AB.

Şöyle etrafıma bakıyorum; devlet, tüm müesseseleri ile içine balıklama dalmak için can atıyor. Siyasî partiler, bir ileri bir geri, ama genelde istekli... Zenginler kulubü TÜSİAD, ballı kaymaklı kazanca gözünü dikmiş; egemenliği teslim etmeyi, üniter devlet yapısını bozmayı (TÜSİAD-RAPORU) bile göze almış, gerilem de ne olursa olsun havasında, tekelci medya hepsinden daha iştahlı, eski komünistler, yeni demokratlar, bölücü eşkiya başı, dışarıdan Yunanistan el ele vermişler, "Haydi AB'ye" diyorlar. Hemen hemen kamuoyu oluşturulmuş, zannedersiniz ki, bütünüyle millet, "AB için" duaya çıkmış yalvarıyor.

Bir başbakan yardımcısı "AB'ye giden yol Diyarbakır'dan geçer" diyor. Herhâlde, artık, Türkiye'nin yeni başkenti Diyarbakır... Türkiye'nin hayatî bir kararı Diyarbakır Belediye meclisinde alınacak(!). Bir doçent televizyona çıkıyor "Artık bu korkuları atalım, kimse Türkiye'yi bölmek, parçalamak istemiyor" diyor, neredeyse inanacaksınız, yaşadığınız olaylar olmasa... Sevr'i herhâlde biz hazırladık. PKK'yı, Kürt halkını öldürmek için herhâlde biz kurduk. Yunanistan'daki, Suriye'deki, İran'daki kampları herhâlde biz yarattık. Avrupa'ya PKK'yı herhâlde biz ihraç ettik, koruduk, besledik, Claud Fisher Türk milletvekili, Hamburg Orient İnstitut bir Türk üniversitesi... Sayın doçent, biz neler yapmışız da haberimiz yok. Herhâlde siz bunları bildiğiniz için "Kimse Türkiye'yi bölmek, parçalamak istemiyor" diyebiliyorsunuz.

Bizim AB aday adayı olmamıza; Yunanistan bayram etti, Kıbrıs Rum kesimi zil takıp oynadı. Rum Patriği Bartholomeos şükür ayini yaptı, PKK, HADEP, Ermeniler çok sevindi. A, benim sevgili doçentim, bütün bu sevinenler bile, bu işte bir yanlışlık olduğunu, hiç olmazsa birazcık düşünmenize vesile teşkil etmiyor mu? Yoksa, bütün bu sevinç gösterilerini, bizi çok sevdikleri için yaptıklarına mı inanıyorsunuz?

Kendimizden olan sapları bir kenara koyalım, olaya biraz da, yabancı saplar açısından bakalım;

"Yunanistan hükûmeti tüm ist teklerini, Türkiye'nin aday adayı olması ile elde etti. Bu Yunan hükûmetinin bir zaferidir." sözlerinin sahibi Dimitri Rappas, Yunanistan hükûmet sözcüsü. Yunanistan ile Türkiye arasında yıllardır sürüncemede olan, iki taraf için de hayatî meseleler var. Kıbrıs meselesi, Fır hattı, Ege denizi, On iki adalar, karasuları meselesi... Ne diyor Dimitri Rappas? "Yunan hükûmeti tüm isteklerini elde etti" diyor. Açıkçası bu meseleler artık Yunanistan'ın istediği şekilde çözülecek diyor. Bu yüzden Rauf Denktaş Bey "Kıbrıs'ta âdil, kalıcı bir çözüme ulaşmadan, Kıbrıs Rum kesimi AB'ye alınmamalıdır" diye bas bas bağırıyor. Bu yüzden, meselelere vakıf aydınlar; bu çözümsüzlükle AB'ye girmenin ağır bedelleri olduğunu söylüyorlar. Anlayana sivri sinek saz....

Yunanistan başbakanı Simitis "Kıbrıs'ın tam üye olması için, adadaki sorunun çözümü gerekiyor tartışması artık sona ermiştir." diyor. Yani Kıbrıs diye bir mesele kalmadı, Türkiye derdine yansın diyor.

"Avrupa'nın geleceğinde ne olursa olsun Türkiye'nin yeri yoktur. 70 milyon Türk vatandaşını, Avrupa'nın içinde serbestçe dolaştıramayız. Ama Türkiye'yi de tamamen dışlayamayız. Genç ve hızla büyüyen nüfusunun satın alma gücünden faydalanmalıyız."

"Türkiye'nin AB'ye tam üye olması, birlik için çok ciddî bir tehlikedir. Bu nedenle Türkiye'nin AB'ye alınmasına karşı çıkıyoruz. Fakat, Türkiye'yi tam anlamıyla AB'den uzaklaştırmamalıyız. Bir orta yol bulunmalıdır."

Yukarıdaki beyanları dikkatlice inceledikten sonra şöyle bir yorum yapalım. Aralık 1997'de AB devlet ve hükûmet başkanlarının Lüksemburg'taki zirve toplantısında, adaylık baş vurusu yapan Türkiye hiç de hak etmediği bir şekilde dışlandı. 11/12/1999'da Helsinki'de yapılan zirvede Türkiye baş vuruda bulunmadığı hâlde adaylığı onaylandı. Şimdi burada duralım ve Lüksemburg'a dönelim. Bizi küçük düşürücü bir şekilde dışladıkları gerekçede şunlar yer alıyordu: Ekonomisi bozuk, enflâsyon yüksek, demokrasi kurallarına uymuyor, azınlıkların haklarını vermiyor, insan haklarını uygulamıyor vs. İki yıl içinde Türkiye ne yaptı da Helsinki zirvesinde adaylığı onaylandı? Ekonomi mi düzeldi? Enflâsyon mu düştü? Demokratik haklarda bir gelişme mi sağlandı? Azınlıklara onların istediği hakları mı verildi? Ne oldu da iki yıl sonra üye adaylığımızı onayladılar? İşte bu sorunun cevabı yukarıdaki beyanlarda gizlidir. İki beyanda da Türkiye'nin tamamen dışlanması istenmiyor. Bir orta yoldan söz ediliyor. İşte bu orta yol Helsinki'de bulundu. Üye adayı yapılarak. Türkiye ne dışlandı, ne de içeriye alındı. Üye adayı olması dolayısıyla, AB'nin isteklerini daha yumuşak karşılama ihtimalini yükselttiler. Çünkü Lüksemburg zirvesinden sonra Türkiye, meselelerini AB ile görüşmeyeceğini açıklamış ve "Siz beni istemiyorsanız, ben de sizi istemiyorum" diyebilmişti. Tam bu sıralarda PKK'ya büyük darbe vuruluyor ve cani elebaşısı da yakalanıyordu. Bütün bunlar, Helsinki'de Türkiye'nin üye adaylığının onaylanmasında önemli roy oynadı. Baktılar, plânları Türkiye'yi bölme ve parçalama hevesleri kursaklarında kalacak, hemen Türkiye'ye üye adaylığını verdiler, bölücüleri bu sefer siyasallaşma sürecine ittiler. Bu sayede yeniden Türkiye üzerindeki oyunlarını uygulatabilecek siyasî kimlikli piyonları devreye soktular. Çünkü gün gelir de bir gün Türkiye üye olursa, 70 milyonluk güçlü Türkiye olmamalıydı. Bize göre Helsinki'de alınan kararın anlamı buydu. Bu anlama eklenecek en önemli husus, 70 milyonluk bir pazarın Avrupa tarafından asla göz ardı edilemeyeceğidir.

"Avrupalı yöneticilerin büyük bölümü Türkiye'nin bu projede yeri olmadığını biliyorlar ve bir araya geldiklerinde bunu dile getiriyorlar. Katılımı hâlinde Türkiye birliğin ikinci büyük üyesi olacak. Bu bile durumun yarattığı paradoksu gözler önüne seriyor."

70 milyonluk, güçlü bir Türkiye, NATO'da müttefik olduğumuz ülkelerin ilk bakışta sanki işlerine gelir, diye düşünüyor insan. Ama iyice irdelediği zaman 70 milyonluk güçlü bir Türkiye eski Fransa Cumhurbaşkanı Giscard d'Estaing'in dediği gibi üye ülkelerin en büyük paradoksu. Çünkü; birliğin ikinci büyük üyesi olacak ve dini ile, kültürel değerleri ile oldukça farklı bir yapı arz edecek. Söz sahibi olacak, kararlarda etkisi de gücü oranında büyük olacak. Böyle bir ülkeyi AB'ye kesinlikle almazlar. Fakat bölünmüş, parçalanmış, nüfusu ve gücü azalmış bir Türkiye, üye olarak alınabilir. Eşkıyanın yapamadığını, bu yüzden, şimdi siyasîlere yaptırmanın hesapları içindeler. Helsinki, bu gerçek asla göz ardı edilmeden değerlendirilmeli ve yorumlanmalı.

Yapılan anketler açıkça gösteriyor ki, Kürt halkının çok büyük bir kısmı ne Kürtçe televizyon, ne de Kürtçe eğitim istiyor. Bu durumda AB'ye ne oluyor? diye sakın sormayın. Onlar, yüzyıllardır yaptıkları sosyolojik incelemelerle, dilin toplumsal hayattaki önemini biliyorlar. Bugün olmasa da yarın, verilen eğitimin doğal sonucu olarak, bölünmenin, parçalanmanın aynen Çekoslovakya'da olduğu gibi gerçekleşeceğini düşünüyorlar ve bu yüzden dayatıyorlar.

Yunanistan'ın Helsinki zirvesi öncesinde başlayan politika değişikliğini de iyi irdelemek durumundayız. Birdenbire oluşan bu iyimserliğin sebebi ne? Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öpüyor? Çünkü, Yunanistan, Türkiye ile olan meselelerini en az daha elli yıl, silâhla çözemez. Artık, bir çok deneylerden geçerek bu sonuca alıştı. Peki, bu sonuca alıştı diye haklarından vaz mı geçecek? Tabiî ki hayır! Ne yapacak? Bizi AB kapısında bir idam mahkûmu gibi tutarak, yavaş yavaş istediklerini elde edecek. Avrupalı dostları da bu konuda ona yardımcı olacak. Bu yüzden Dimitri Rappis, AB'nin kapısının önüne getirildiğimiz gün, "Yunanistan hükûmeti isteklerini elde etti" demiştir.

Türkiye tam bir yol ayrımında... İyi inceleyip, ne getirecek, ne götürecek? Sorularına doğru cevap bulmak durumunda... Kültürel açıdan bizi çok büyük zararlara sokabileceklerine -eğitim ve kültür politikamızın millîleşme yönünde değişmesi kaydıyla- inanmıyorum. En büyük endişem; egemenlik haklarımızı kullanamaz hâle getirileceğimizdir. Bunu alacağımız paranın büyüklüğü ile ölçmeye kalkmak ihanettir. Bu ihaneti yapanları, bu millet asla affetmez.

Yumuşak atın çiftesi pek olur!

ABONE OLMAK İSTEYEN OKURLARIMIZA

Orkun'a abone olmak isteyen okurlarımız, abone bedelini 1605090 numaralı posta çeki hesabımıza yatırmaldır. Ancak, bundan bonra kendilerinde kalan çek kuponunun fotokopisini mektupla veya 0212 532 24 18 nolu telefonumuza faksla göndermeleri de gerekiyor. Bunun sebebi, posta çekleri sisteminin iyi çalışmamasıdır. Posta çekinden bize gönderilen kuponlarda, abonenin adı ve adresi bazen yazılıyor, bazen yazılmıyor. Bazen de sadece adı soyadı yazıyor. Adresi veya gönderildiği şehir belirtilmiyor. Bu durumda abone parası Orkun hesabına yatıyor fakat kime ait olduğu bilinmediği için kendisine dergi gönderilemiyor. Böylece, bize ait olmayan bir kusur sebebiyle yanlış anlamalara yol açılabiliyor. Bunu önlemek ve dergiyi düzenli alabilmek için, abonelerimmizin bu zahmete katlanmalarını rica ediyoruz.