1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

AB mi, Türkiye mi?

Hüseyin Adıgüzel
Başta, patronlar kulübünün zengin üyeleri, kartel medyasının patron ve ulûfeci yazarları, ANAP, DYP, SP AKP, YTP, DSP ve liderleri, el ele kol kola kayram yapıyorlar. Neymiş efendim, nihayet Avrupalı oluyormuşuz. Yahu beyler, sizin herhâlde tarih diye bir bilimden hiç haberiniz yok. Biz, 1856 Paris Antlaşması’ndan beri Avrupalıyız. Anlaşmaya “Devlet-i Âliyye Avrupalı sayılmıştır” diyen maddeyi, bugün bizi dışlayan Avrupalı dostlarımız, o gün talebimiz olmadığı hâlde anlaşma metnine koymuşlar ve bizi Avrupalı yapmışlardı. Ve ondan sonra da, yok istikrazdı, yok azınlıklardı, yok kapitülâsyonlardı, diyerek anamızı da bir güzel ağlatmışlardı.

Bu sayede, uçurumun kenarına kadar getirilmiş, Mustafa Kemal Atatürk’ün dehası sayesinde düşmeden, kurtulmasını bilmiştik. Şimdi yine dostlarımızın gayretleri ve yöneticilerimizin üstün (!) yönetim becerileri sayesinde uçurumun kenarına gelmek üzereyiz. Bekleyelim ve görelim. Bir Atatürk daha çıkacak mı?

1960 yılından beri sürüp giden bir macera, AB yolculuğu. Evreleri pek önemli değil. Ama 1998 Lüksemburg ve 1999 Helsinki zirveleri çok önemli... AB’nin Lüksemburg zirvesi, yeni aday üyeleri belirlemek için yapıldı. On iki aday ülke belirlediler. Türkiye bu adaylar arasında yoktu. Ama, Türkiye’ye de bir göndermede bulundular. “Kopenhag kriterlerini yerine getirirsen senin adaylığını da görüşürüz” dediler. Neydi bu Kopenhag kriterleri? Meclisimizin 3 Ağustos günü kabul ettiği AB’ye uyum yasalarıyla yapılmak istenenlerdi. (anadilde eğitim hakkı, azınlık vakıflarının mal edinebilmesi, Kürtçe yayın hakları gibi)

Türkiye AB’nin bu tutumuna o gün sert tepki gösterdi. “Sepeti koluna, herkes kendi yoluna”... dedi. “Benden uzak ol, ayağın pınar, başın göl olsun” dedi. Hiç beklemedikleri bu tepki AB üyelerini şaşırttı. Heyetler gelip gitmeye başladı. Ama Türkiye yumuşamadı. Ve AB 1999 Aralık ayında Helsinki’de yeni bir zirve yaptı. Birdenbire, bu zirve sonucunda Türkiye’yi talebi olmadığı hâlde “aday adayı” ilân ediverdi. Türkiye’deki şartlar 1998 Lüksemburg zirvesi günlerinden farklı değildi. Yani Türkiye AB’nin olmazsa olmaz şartlarından hiçbirini yerine getirmemişti. Buna rağmen AB Türkiye’yi aday adayı ülke ilân etmişti. Birden gökten üç elma düşmüştü. Bir tanesi de başbakanımız Ecevit’in başına. Hemen atladı uçağa, ver elini Helsinki... İçine sindiremediği hâlde belgeyi imzaladı. Genelde yapar, sonra içine sindiremez. Bu sefer de öyle oldu. Ve biz istenmediğimiz yere balıklama dalıverdik. Tabiî ki, bizi bu kadar iştahlı gördüklerinden, şartlar, şurtlar ortaya çı kmaya başladı.

Ecevit, Helsinki belgesini imzaladıktan sonra, Yunanistan Başbakanı Simitis “Güney Kıbrıs Rum kesiminin tam üye olması için, adadaki sorunun çözülmesi gerekir tezi, artık işlerliğini kaybetmiştir” dedi. Yunanistan hükûmet sözcüsü Dimitri Rappas “Yunanistan tüm isteklerini, Türkiye’nin aday adayı olmayı kabul etmesiyle elde etti. Bu, Yunan hükûmetinin bir zaferidir” dedi. Bölücü örgüt, Fener Rum Patriği, âdeta bayram ettiler. Bunlar seviniyorsa, bizlerin üzülmesi gerekir. Ama tam tersi oldu ve bizden görünen bazıları, onların sevinçlerini paylaştılar.

Avrupalı oldukları hâlde bizi uyarmaya çalışanlar da vardı. Fakat bizim gözümüz ve gönlümüz AB’de olduğundan bunları duymadık bile.

“Avrupalı yöneticilerin büyük bölümü Türkiye’nin bu projede yeri olmadığını biliyorlar ve bir araya geldiklerinde bunu dile getiriyorlar. Ama resmiyette Türklere hep yalan söylüyorlar” diyor, eski Fransız Cumhurbaşkanı Valery Giscar Disteng... “Türkiye’nin AB’ye tam üye olması birlik için büyük tehlikedir. Bu nedenle Türkiye’nin AB’ye alınmasına karşı çıkıyoruz. Bu büyük ve geniş pazarı (Türkiye’yi) AB’den tam uzaklaştırmak da yanlıştır. Bir orta yol bulunmalı” diyor eski Almanya başbakanı Helmuth Schmidt. “Avrupa’nın geleceğinde ne olursa olsun, Türkiye’nin yeri yoktur. 70 milyon Türk vatandaşını Avrupa’nın içinde serbestçe dolaştıramayız. Ama Türkiye’yi tamamen dışlamak da yanlıştır. Genç ve hızla büyüyen nüfusunun satın alma gücünden mutlaka yararlanmalıyız” Görevdeki Alman Hükûmeti’nin sözcüsü de bunları söylüyor.

Adamların niyeti belli. Bizi ne içeri buyur edecekler ne de kovacaklar. Kapının önünde ümit içinde bekletecekler ve mallarını hiçbir zorlukla karşılaşmadıkları ülkemizde rahatça satmaya devam edecekler. Bakın Gümrük Birliği’ne girdiğimiz son beş yılın rakamları ne gösteriyor:

Avrupa Birliği’nden aldığımız toplam mal bedeli:

119.887.000.000 dolar.

Avrupa Birliği’ne sattığımız toplam mal bedeli:

65.904.000.000 dolar.

Avrupa Birliği’nden AÇIK toplam mal bedeli:

53.893.000.000 dolar.

Böyle bir pazar dünyanın neresinde var? Biz bu büyük fırsat elimizdeyken, bunu hiç pazarlık masasına getirmeden; ulusal devletimizden, bayrağımızdan, kültürümüzden, üniter devlet yapımızdan, bağımsızlığımızdan her gün bir şeyler alıp götürecek tavizleri millî meclisimiz eliyle adamlara teslim ediyoruz. Ve onlar da gereğini yapacaklardır.

Meclis kürsüsünden Doğru Yol Partisi milletvekili Mehmet Sağlam’ın “Avrupa Birliği hiç bir ülkeyi parçalamamıştır” diye haykırışını duyduğum zaman kanım dondu. Acaba dedim, Yugoslavya’yı ben mi parçaladım? Bunların geçmişleri Düvel-i Muazzama değil mi? Osmanlı İmparatorluğu’nu bunlar parçalamadı mı? Anadolu içlerine, şımarık çocukları Yunanlıları bunlar göndermedi mi? Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığı ve Millî Eğitim Bakanlığı yapmış bir profesörün bunları bilmemesi mümkün mü? Elbette hayır. Peki niçin böyle konuşuyor? Genel başkanı “Koşulsuz destek” dedi. İşte koşulsuz destek böyle verilir. Bunu ne güzel gösterdi.

Gözümün önünde, masamın üstünde bir fotoğraf var. Ön taraftakiler açık ve seçik görünüyor. Fotoğrafın arkası biraz flû ve karanlık. Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Recep Tayyip Erdoğan, Recai Kutan ve İsmail Cem, ortalarında başbakan Bülent Ecevit fotoğrafın en önündeler. Hepsi oyuncağını bulmuş çocuklar gibi şen ve neşeliler. Gülerek poz vermişler. Hemen arkalarında patronlar kulübü TÜSİAD’ın yöneticileri, yanlarında kartel medyasının patronları, öbür taraflarında kartel medyasının ulûfeci kalemşörleri, komünistler, liberaller, dinciler, dinsizler... En arkadaki karanlık kısma gayet dikkatli bakmak gerekiyor. Özellikle karanlık bırakılmış. En önde elinde asası ve haçı ile Bartolemeos, yanında bölücübaşı Apo, diğer tarafında Kıbrıs Rum Başkanı Kipriyanu, onun yanında Yunanistan başbakanı Simitis, diğer tarafta Ermenistan Devlet Başkanı Koçeryan, arkada HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak, Karen Fogg ve idam cezasının kaldırıldığını duyduğu zaman “sevincimden bayılacağım” diyen Alman milletvekili Claudia Roth... Hepsi gülüyorlar. Yanaklarında güller açıyor. Sevinçlerini, mutluluklarını gözlerinden okuyabiliyoruz.

Bu fotoğrafta yer alanların tümünü bir araya toplayan, sevinçlerinden bayılacak duruma getiren olgu, TBMM’nin AB uyum yasalarını kabul etmesidir. Tek ortak yönleri; Türkiye’nin bölünme ve parçalanma noktasına getirilmeye doğru dev bir adım atılmasıdır. Tabiî ki, bu yasalar yürürlüğe girer girmez Türkiye bölünüp parçalanmayacaktır. Ama gelecek on-onbeş yıldan sonra, yaşayan herkes bugün söylenenlerin nasıl gerçekleştiğine şahit olacaklardır. Balkan faciası, olacakların tarihî perspektif içerisinde canlı şahididir. İttihat ve Terakki idarecilerinin aldığı bir kararla, kiliselerin birleştirilmesi ve her halkın kendi dilinde eğitim alabilmesi, Balkan faciasının temel sebebidir. Bütün Balkan ihtilâlcileri, kiliselerde eğitilmiş, profesyonel birer ihtilâlci olarak yetiştirilmişlerdir. Ana dilde eğitim hakkının nerelere uzanacağını, tarih bize açık olarak işaret ettiği hâlde, böyle bir karar alanların ya tarihten ya da dilin insan hayatındaki öneminden haberleri yok.

Fotoğrafa çok dikkatlice bakın. Orada yer alanları hafızanıza âdeta yerleştirin. Çünkü fotoğrafta yer alanlar bizden olmayanlardır. Milliyetçiliği Milliyet gazetesi sananlar, bayrak mayrak diyenler, kalitesiz ve dayanıksız malları ile milleti, vergi kaçırarak, banka hortumlayarak devleti soyanlar, kurdukları kartel medyası imparatorluğu ve ulûfeci yazarları ile akı kara, karayı ak gösterme cambazları ”Ortak Pazar bir katolik birliğidir. AT, Türkiye’yi Hristiyan Avrupa içerisinde eritecektir. Bu yüzden Ortak Pazara (AB) kökünden karşıyız” diyen sözde dindarlar; (şahsî hesapları için bugün AB diyorlar. Akıllarınca kendilerini kurtaracaklar, ama ülkeyi sattıklarını görmüyorlar) yanlarında tüm Türk ve Müslüman düşmanları el ele vermişler, bayram ediyorlar. Lulu çekip, sirtaki oynuyorlar. Zannediyorlar ki, bu milletin olandan bitenden haberi yok. Onları istediğimiz şekilde kullanabiliriz diyorlar. Milleti, koltuk sevdalısı milletvekilleri sanıyorlar.

Bütün bunlardan alınacak dersler var. Bunlara lâyık mıyız, değil miyiz? Bu konuyu da konuşmak gerekir. Ama daha önce bazı gerçekleri açıklamalıyız ki, milletimiz, bunların derslerini iyi versin.

Kartel medyası AB için yapılan referandum sonuçlarını açıklıyor. AB’ye hayır %18, evet %82 diye. Tamamen yalan. Anket AB’ye kesinlikle hayır diyenler %18. Bu dayatmalarla AB’ye hayır diyenler: %49.7 AB’ye kayıtsız şartsız evet diyenler %32.3’tür. Bu durumda AB’ye hayır diyenlerin oranı %67.7, evet diyenlerin oranı %32.3’tür. Doğrusu budur.

İkinci büyük yalan AB üyesi olunca kişi başına düşen millî gelirimizin 9 bin $’a çıkacağıdır. 9 bin dolara çıkacak diyorlar, ama bir tanesi çıkıp da bunun nasıl olacağını açıklamıyor. Bugün Türkiye’nin gayrisâfi millî hâsılası bu beylerin ifadesi ile 200 milyar dolar civarında. 200 milyar dolarlık gayrisâfi millî hâsıla nasıl 600-700 milyar dolar civarına çıkacaktır? Bu mümkün mü? Eğer önümüzdeki 10 yıl içinde böyle bir durum olursa -ki hayâl- bunu Türk insanının kabiliyeti, dinamikleri ve potansiyeli sağlayabilir. Elin eşeğine binen çabuk iner. Bu yüzden ne yaparsak kendimize yaparız. İyisi de, kötüsü de bizden gelir. Avrupalıdan böyle bir destek bekleyenler, gökten altın yağmasını daha çok beklerler.

Belki, üç-beş dolarlık yabancı sermaye gelir. Gelir ama getirdiğinin on katını götürür. Bugünkü durumdan başka bir şey olmaz. AB’ye değil, kendimize güvenmeliyiz. Hayâlî paralara egemenliğimizi, üniter yapımızı, Kıbrıs’ı satanları iyi tanıyalım. Osmanlı’nın meşhur tokadını 3 Kasımda yüzlerine vuralım.