1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

AB masalı ya da egemenlik

Hüseyin Adıgüzel
YÜZ elli yıllık Avrupa maceramızın son durağı Avrupa Birliği masalı... Avrupa Birliği, bir efsun, sihirli bir kavram sanki. Kırk yıldır kapısında kovulmaktan bıkmadığımız süslü püslü bir fahişe. Kıvırıyor, kıvırıyor, işveleniyor, naz ediyor, bazen dikleniyor, devamlı bizi kapısının önünde tutuyor, ne yaparsak yapalım bir türlü içeri almıyor.

1998 yılından beri gözümüzü boyayan, âdeta benliğimizi kendine esir eden bu utanmaz fahişe beynimizi işgal ediyor, düşünme gücümüzü zayıflatıyor, kendisini uzaktan seyretmemiz için elinden geldiğini ardına koymuyor. 1998 dedim, aslında kırk yıllık bir macera, ama topluma indirgendiği tarih 1998. Daha önceleri gazeteci Rauf Tamer’in deyimiyle, milleti Avrupa Ortak Pazarı değil, Beşiktaş pazarı ilgilendiriyordu.

AB’ye giriş için tarih alabilmemize aşağı yukarı bir yıl var. 2004 Aralığında acaba dananın kuyruğu kopar mı? Yani bize tarih mi verirler, yoksa özel bir statü mü? Tarih verirler ve süreyi çok uzun tutarlarsa ya da özel statü teklif ederlerse bana, “dananın kuyruğu kopar, kopmasa da topmuş gibi olur” gibime geliyor. Çünkü; bu yola baş koymuş olanların bile sabrının tükenmek üzere olduğunu, gerek sözlerinden, gerekse davranışlarından anlamak mümkün.

Şimdi bütün hesaplar, 2004 Aralığında tarih almak üzere yapılıyor. Bizimkilere göre son engel Kıbrıs. Hummalı bir faaliyet var. Toplantılar, zirveler, demeçler... Birbirini takip ediyor. Bütün bunlardan anladığımız “Annan Plânı” temelinde yeni bir plân ortaya çıkacak. Yani açıkçası Kıbrıs’ı gözden çıkarmışlar. V erecekler de, uygun bir kılıf arıyorlar. Millete bunu anlatabilecekleri uygun bir kılıf uydurmaya çalışıyorlar.

AB’nin bir Hristiyan kulübü olması, bizi asimile edeceği gibi konular, aslında bana pek ciddî görünmüyor. Esas mesele verdiğimiz tavizlerle egemenliğimizi kaybetmek ve ülkemizin üniter yapısının bozulmasıdır. Avrupa Parlâmentosunun aldığı tavsiye niteliğindeki kararlar, yarın önümüze olmazsa olmaz şartlar olarak konulursa ne yapacağız? Kıbrıs’ı vereceğiz, Ege’deki haklarımızdan vazgeçeceğiz, Ermeni soykırımı iddialarını kabulleneceğiz ve dolayısıyla Ermenilere tazmiat ödeyeceğiz ve toprak vereceğiz. Güneydoğu Anadolu’da bir Kürt devleti kurulmasını kabulleneceğiz, Patriği Ekümenik patrik olarak tanıyacağız, Heybeliada Ruhban Okulu’nu açacağız, içimizde lûtfumuzla yaşayan bütün etniklerden özür dileyeceğiz ve “artık ana dillerinizle eğitim yapabilirsiniz, gazete, dergi çıkarabilirsiniz, televizyon kurabilirsiniz, biz bundan sonra Türkçeyi yasaklayacağız” diyeceğiz.

Bütün bunlardan sonra AB’ye girdiğimizi düşünelim. Acaba bu durumda biz Türk’üz desek ne olur, demesek ne olur? Burası bağımsız Türkiye Cumhuriyeti desek ne olur, demesek ne olur? İngilizce, Rusça hattâ Kürtçe konuşsak ne olur, konuşmasak ne olur? Yani, devletimizi, milletimizi, onurumuzu teslim ederek gireceğimiz bir AB’de var ya da yok olmamızın ne anlamı kalır? Yaşıyoruz ya da yaşamıyoruz ne fark eder? Hayvanlar da yaşıyor, hattâ bitkiler de...

Bize göre esas mesele bunu anlayabilmektir. Bu şekide AB üyesi olduğumuz zaman, süslü bir ev kedisinden farkımız olmayacak. Belki kaliteli Avrupa mamalarıyla karnımız doyacak, ama istedikleri zaman söğecekler, istedikleri zaman döğecekler ve tutup kulağımızdan dışarı atabilecekler. Ben sokak kedisi olmayı tercih ederim, sizleri bilmem.

Kazanacaklarımız, rivâyetlere göre para, pul, çağdaşlık, Avrupalılık... Ya kaybedeceklerimiz? Bundan kimse söz etmiyor. Hani biz, bu cumhuriyeti kanla, irfanla kurmuştuk? Yıldırımlar yağsa, tufanlar olsa da koruyacaktık? Bize, hür bir ülke bırakmak için şehit olan atalarımızın emanetini sonsuza kadar yaşatacaktık? Hadi canım sen de! Herşeyi veriyoruz ve kurtuluyoruz. Ne devlet, ne millet, ne bağımsızlık, ne ülke, ne dil, ne din, ne millî ve mânevî değerler... Neymiş onlar, Avrupalı olmak varken!

Sayın beyler, Avrupalı monşerler; sizin olanları istediğinize ve istediğiniz şekilde vermekte serbestsiniz. Ama sizin olmayanları verme hakkınız yok. Millete sormadan, millete danışmadan vermeye kalkacağınız her şey, size bir bomba olarak geriye döner. Bunu bilmeli ve öyle hareket etmelisiniz.

Şu anda değişen Türkiye Cumhuriyeti başbakanı ile değişen Kuzey Kıbrıs başbakan adayı el ele AB’ye yürümeye hazırlanıyorlar. İkisinin de destekçileri aynı... AB, ABD, Yunanistan... Ben milletin desteğini almalarını tercih ederdim. Ama onlar bunu tercih etmediler. Bundan sonra olacaklardan elbette onlar sorumlu olacaklar. Elbette bir gün bunun millete sorulacağı gün gelecek. O zaman bu tezgâhı hazırlayanları bu millet affedecek mi?

AB, Türkiye için olmazsa olmaz bir kurum değildir. Alternatif çok. Ama şartlanan beyinler AB’den başka bir yol görmüyorlar. Sanki AB üyesi olmazsak çağ dışı bir ülke, barbar bir millet olacağız. Sanki, demokratik bir ülke olmak için AB mecburiyetimiz var. Halbuki şöyle bir dünyaya bakmamız bu söylenenlerin yalan olduğunu açık olarak anlamamız için yeterlidir. Dünya üzerinde yüzün üzerinde ülke AB üyesi değil. Ama yaşıyorlar. Kanada, Norveç. İsviçre, Japonya, Kore, Malezya, Hindistan, Arjantin, Brezilya, Şili vs. gibi ülkelerde demokrasi yok mu? İnsan haklarına riayet etmiyorlar mı? Neden ille de Avrupa modeli isteniyor? Kanada, Japonya, Norveç modeli olmaz mı?

Rusya, gözümüzün içine bakıyor. Rusya devlet başkanı Putin davet bekliyor. Ukrayna hakeza. Bir Avrasya Birliği, Çin ve Hindistan’ı da katarak oluşturulamaz mı? Bir Türk Birliği kurulamaz mı? Hem de bu birliklerin öncüsü olmak da var. Niye bunlar göz ardı edilir de, illâ da AB diye tutturulur? Anlamak mümkün değil...

Avrupa’nın niyeti belli. Tarih bize bunu açık olarak gösteriyor. Önceki yüzyıllarda Hristiyanlardan almış olduğumuz topraklardan elimizde bir Anadolu, bir de Kıbrıs’ın kuzeyi kalmış. Şimdi Kıbrıs’ın kuzeyini de alıyorlar, yarın sıra Anadolu’ya gelecek. Bunu görmek ya da anlamak için âlim olmaya gerek yok, birazcık tarih okumak yeter. Son kale Anadolu... Bu kaleyi koruyamazsak herhalde vatan arayan Filistinlilerden daha kötü olacağız. Çünkü biz, bizimle kalacak olanlarla 50.000.000 oluruz. Bizi kim kabul eder? Son direnç noktası burası. iyi direnmeliyiz. Başka seçeneğimiz yok.