1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

A.Kabaklıdan A.Çay'a

Yılmaz Gürbüz
Ahmet Kabaklı Hocamızı kaybetmenin acısı içindeyken, şu günlerde daha üzüntü verici hâdiseler yaşıyoruz. “Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı” türkümüzün sözlerini değiştirerek söyliyeyim: “Ölüm Allah’ın emri, hainler ve hainlikler olmasaydı.” Bir millet, bir vatan bir devlet için ve ömürlerini bu kutlu değerler için harcamış olanlar için ölümden de beter olan bu.

•••

Kabaklı Hocamızı yazacaktım. “Ölülerinizi hayırla yad edin” sözünü de hatırlayarak, onun hâtıralarıyla kendimizi tenkit edecektim. Ama Dilâver Cebeci gönüldaşımızın “Tembelizyon” dediği şu gözümüzün takıldığı alet olmasa...

•••

Abdülhalûk Çay Hocamızı ekranda görmesem belki kapatacaktım. Nefret ettiğim isim ve konu. Türk devletine, Türk milletine hainliğini eylemleri, yazıları, konuşmaları ve hattâ şiirleri ile tescil ettirmiş, ispatlamış biri hakkında “vatandaşlık ve mezar furyası” çığırtkanlığı... Eski kızıl deli tüfeklere her zamanki gibi gaflet ve dalâlet içinde bulunan, sermayeleri yabancı kaynak ve teşvikleri olan güruh da katılmış...

•••

Şimdiye kadar her programını ilgi ve takdirle seyrettiğim Önkibar’ı bu defa haddinden fazla kibar, dirayetsiz ve gevşek buldum. Çok ciddî bir konuda, bir tarih profesörünün karşısına cahil, kendisini bilmez, sarhoş, lalettayin bir konuşmacı asla çıkarılamaz. Siz Avrupa’da, Amerika’da hangi TV de görürsünüz, bir konu mütehassısı karşısında söz sahibi olabilmiş, dakikalarca ekranı yayvan ağzı, salyalı tükrüğü, beşüş bakışları ile işgal eden bir lağım işçisini...

•••

TV yöneticisi, sadece “Seviye bozuluyor” demekle kalmamalı, milyonlarca seyirci önünde, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bakanına, Türk tarihinin Selçuklu ve son yüzyıl mütehassısına hakarete varan konuşmayı anında kesmeliydi.

Çay hocamız, bir siyasetçi değil, ilim adamı olarak, eli altındaki kitaplarla gelmiş ve ordaki belgelere göre “kendisini Marks’ın, Lenin’in, Stalin’in yarattığını” söyleyen ve her türlü hâli ile vatandaşlıktan dönmemek üzere çıkartılan birinin karakterini ve Türk milletine karşı düşmanlık dolu tutumunu dirayetle anlatıyordu. Onun bu âlim, seviyeli, dirayetli, soğukkanlı ve konusunun hâkimi olan tutumuna karşı, sarhoş salvosu atıp hezeyanla, hakarete, meydan değnekçiliğine ve sözüm ona efeliğe soyunan şahsın, bir büyük meclise girebilmiş olmasına sadece biz Türkçüler değil, karşı taraftaki seyirciler de üzülmüştür.

TV izleyicilerini bile sinirlendiren, asaplarını bozan, Türklük gurur ve şuuru olanların haysiyetini rencide eden bu adamı dinlerken, içim içimi yedi... Gece uykusuz kaldım. Hep “Dost uyur, düşman uyumaz” deriz... Bu defa, bu son yıllarda, bu sözün tersi oluyor: “Dost için dostlar uyumaz... Dost uyur, dostlar uyumaz.”

Biz Türkçüler uyursak hainler, gafiller Atatürk’ün üzerine titrediği T.B.M.M. (TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ) ni kendilerine benzetirler.

Uyuyamıyorum. Kabaklı’yı, Çay’ı ve Atatürk’ü düşünüyorum. Karanlıkta ışık arıyorum. Kalktım, gençliğimde bir lise talebesiyken heyecanla okuduğum Ruşen Eşref Ünaydın’ın “ATATÜRK’Ü ÖZLEYİŞ” eserini elime aldım.

Ruşen Eşref Ünaydın’ı o güzelim Türkçesinin tadını alarak, biraz da onun akıcı ve sihirli üslûbuna kapılıp Atatürk’ü yanı başımda hissederek okuyorum:

1920’LER - ESKİ ANKARA - ATATÜRK VE T.B.M.M.

“Yirmi yılına, o asırların ve zekâların kavrayamayacağı enginlikte bir eser sığdırdı. İmzasını Türkiye’ye, şimşek gibi keskin ve aydınlık çizgilerle koydu. Ne hızdı o!.. İstilâlar önledi. Saldırganlıkları yendi. Tahakkümleri yere serdi. Kökleşmiş kudretleri söküp önüne kattı. Saltanatları dört bir yana savurdu. Yurdunun ordusu mağlûp düşmüştü: Galip etti. Devleti yıkılmıştı; devlet kurdu. İradesi bozulmuştu; düzgün etti. Bağımlıydı; bağımsız etti. Yıkılan devlette hükümranlık bir tek sülâlenindi; devletin adı onun adı idi. Kurduğu devlette hâkimiyet milletin oldu. Milletin adı devletin adı oldu...” (s.8)

“... Ayrılıklar istemedi; birlikler kurdu. Eskilikler, gerilikler istemedi; yenilikler, ilerilikler kurdu.

“Döğüş istemedi; barış kurdu. Düşmanlık istemedi, dostluk kurdu: Kuzeyle, güneyle, doğu ile batı ile...

“Düşüklüğü sevmezdi; güçlü oldu. Haksızlığı sevmezdi; hak gözetti. Kendi devletini en büyük devletten asla aşağı görmedi. Kendi milletini, hiçbir an dünyanın en onurlu milletinden asla geri, asla güçsüz görmedi, göstermedi.

“Ruhlar uyardı; gözler açtı. Bahtsız milletlere baht yolu açtı. Dünyaya örnek gösterdi. İnsanlığa ders verdi. Ve eyvah, ne çabuk dindi.”(s 9)

“Onun ülküsünün sarayı: Türkiye Büyük Millet Meclisi idi. Ve o meclisin kürsüsünün üstünde altınlı çelikten dökme kılıçlar gibi keskin “talik”le yazılmış: “Hâkimiyet Milletindir” sözü idi. O bu âlemde, o düşünce ülkesini fethedip milletin egemenliğini cihana ispat için at oynattı, kılıç oynattı, kalem oynattı, cihanı yerinden oynattı. Onun bu düşünce sarayından başını çevirip hayran kalacağı başka saray mı olabilirdi!” (s.15).

“Çanakkale’yi korudu; dünyanın en büyük donanmaları, O’nun önünde yüz geri ettiler... Ve onun ardında dünyanın en kalabalık ordusu, Çarlığı ile birlikte göçtü gitti. Şu, İstanbul’da kendi devletini ayakta tuttu.

“Cihan savaşı yenilgimizle bitmişti! Ordusuz, donanm asız, düzensiz, birliksiz, yardımsız düşmüştük; bölüşülüyorduk. Üstelik yeni bir saldırgan ordu Çanakkale’den yüz geri etmiş büyük donanmanın desteklenmesi ile İzmir üzerine baskı ettirilmişti. Önleyicisi kalmamış bu yeni türeme orduya karşı, hemen o günler, çarık çürük bir gemiden bir avuç insanlık karargâhı ile Samsun’a çıktı: Topsuz, tüfeksiz, çaresiz, Pontus çeteli Samsun’a ! O tek adam, giderek ordu oldu. Milletin buyruğu ile o ordunun başı oldu. Dumlupınar’dan bir vuruşta, düşmanın ordusunu zerrelerine kadar yok etti: İzmir’i geri aldı. Londra’da bir kabine devirdi. Atina’da bir taç yıktı, İstanbul’da bir taht! Böylece, milletini yenilgiden kurtardı, devletini yeniden kurdu. Egemenlikte eşitliğini dünyaya tanıttı.” (s.18)

Şimdi.. “O ses nerede? Zafer kazandığı yiğitler ve şehitler meydanı Dumlupınar’daki nutkunda: -”Benim milletim, Türk milleti” diyen dünyanın ufuklarını çınlatacak yetkide bir gürleyişle gökleri doldurmuş o yaratıcı, kurucu, inandıran, güvendiren ses nerede?..”(*) (s. 32)

Ruşen Eşref, Atatürk’e “Sen” diyerek, devam eder. “Sen yaşarken milletini el üstünde tutardın. Bütün duygun, düşüncen, kaygun, şevkin ona idi. Her bir nutkunda cephe komutanından, kurmay başkanından neferine kadar topunun yiğitliğine, üstünlüğüne, kutsallığına hayranlığını söylerdin. Civanmert sesinle onları alkışlardın.”(*) (s. 40)

“Emeğinin ilk yemişi Sakarya gibi emelinin ilk verimi Adana kazancını Çankaya’da attın... Unutulur mu o zamanki bozkırın biteviye yalnızlıkları içinde o tepelerden Çankaya’ya döndüklerin ve Çankaya’dan o tepelere gidip geldiklerin!... Ankara’dan Çankaya’ya çıkan yol. O yol ki, gariptir, köşküne onarılmış varılabilmesi için sarfedilen zaman, senin Millî Misâk’ı gerçekleştirmeye sarfettiğin zamandan uzun sürmüştür. Nasıl ki daha sonraları, şu bildiğimiz Ankara Palas Oteli’nin kurulması, Süleymaniye’nin kurulmasından uzun sürdü. Demek istiyorum ki, el emeği ve kol kuvveti, cephelere taşımaktan geriye yetmezdi.”

“Doğrudan doğruya ilgilendiğin müzakerelerde hazır bulunmak için, şehre hemen her gün inmek; celselerden sonra meclisteki küçücük riyaset odasında ziyaretçilerini kabul etmek, ya İstasyondaki “Kalem-i Mahsus” binasına uğramak; ya hükûmet konağına gitmek, ya da Erkân-ı Harbiye’ye çıkmak âdetin olmuştu. Oraları senin teşri, icra, sivil ve asker makamlarındı...”

İşte Atatürk’ün bakan ve mebuslarının Ankara’da kaldığı evler: “Sadece ahır olarak kullanılan o alt katlar taştandı. Ev diye kullanılan üst katlar ise dıştan, bölme direkleri arasına balık kılçığı biçiminde doldurulmuş bir sıra yassı tuğla, bir sıra da kerpiç harçtan yapma idi. Koyu toprağı çiçekler gibi neşelendiren bu dış yüzleri o evlere bir nevi Norman stili çeşnisi veriyordu!... İstanbulluların gariplerine giden bir nokta da alt katla üst kat arasında içeriden merdiven olmayışı idi. Ata veya eşeğe su ve yem vermek için bahçeden işlemek gerekiyordu. Daha garibi şu idi ki çoğunda insan, evinde atının veya eşeğinin gübre kokuları üstünde yaşıyor idi. Çoğunda kendi ihtiyacı için bahçede evden uzakta bir kıyıda (helâ olarak) küçücük kulübemsi bir yeri kullanıyordu.”(*) (s. 53)

“Önderi olduğun millet dâvasına inanıp katılmış nice ünlü kişiler en tepedeki büyücek köşkümsü taş evde sen olmak üzere, işte bu yamaçtaki böyle kulübelerde çocukları ile, çolukları ile yazlı kışlı yerleşmiş oturur göçmenlerdi. Birinde Maarif Vekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver), birinde Maliye vekili Ferit Tek, birinde Bilecik mebusu Dr. Fikret; birinde İzmir mebusu Mahmut Esat (Bozkurt), birinde refakat zabitin Mahmut Soydan, birinde merkez kumandanın Fuat Bulca, birinde Atlı Muhafız Birliği Kumandanı Faik Bey; köşkün bahçesinde odamsı bir çadırda da yâverin Muzaffer (Kılıç)...”(1) (s. 54)

Bugün kaloriferli, konforlu lojmanlarda oturup, kendilerine özel odalar, sekreterler, otomobiller tahsis edilen milletvekillerinin 1920’deki durumları düşünüp bir vatan haininin affı için teklif getirirken titreyip kendilerine gelmeleri, Atatürk’e dönmeleri gerekir. İstiklâl Harbimizin Doğu cephesinde Türk milleti 150 bin şehidini Rusya’ya ve Ermenilere karşı vermiştir. Rusya’ya kaçıp, orada Türk devleti ve milleti aleyhinde her türlü faaliyet ve konuşmalar yapan bir hainin affedilmesi her şeyden önce bu 150 bin şehidimizin kemiklerini sızlatır; daha sonra da ve daha çok Atatürk ve 1920’lerdeki TBMM üyelerinin...

Ruşen Eşref’in anlattığı 1920 Ankasındaki fedakâr ve vefakâr mebuslarımıza dönelim: “Mebuslardan hali vakti yerinde olanların da birer hususî faytonu vardı. Mahmut Esat gibi gençliklerine güvenenlerin ise sadece bir atı... Yalnız Hüseyin Ragıp (Baydur)’un iki tekerlekli ve bir ucundan öbür ucuna kadar arabanın, dört köşe bir kara kutudan ibaret gövdesine mafsalsız iki kol gibi çakılmış iki uzun direkli, körüksüz, tentesiz bir acayip briçkası vardı: Tek atlı, “Apollon’un Şar’ı” derdik. Kıvrım kıvrım yollardan araba ve at kaskatı bir vücut gibi yekpare yürür giderdi; bir nice dönemeçte de ufak bir sürçme olsa içindeki insanlar ve arka dolabındaki yiyecek içecekler de birlikte bir hendeğe yan gelir yatardı!..”(*) (s.56)

“Bir kısmı kiralık fayton bulamazsa Yakup Kadri, Cemal Hüsnü ve benim gibi yayalar; yahut Cemal’in Karaoğlan çarşısından satın aldığı ata üçü nöbetleşe binerlerdi... Yakup o tepelere kendi böyle, gâh yaya yürüye, gâh ata bine çıkardı da, seyyar karyolası at sırtında gelir giderdi...” (s.56)

O devlet kurucusu mebusların oturduğu evlerin pencere camları yoktu: “Kuzey rüzgârının ta Eskişehir’den kopup yalçın ve çıplak dağlar arasından bir nehir gibi yayıla darala geldiği ovanın orta yerindeki Ankara’dan keskin bir boşlukla ayrılmış Çankaya evlerinde iklim ve ulaştırma çetinliklerinden yana; o vakitler âdeta, kale burç veya mazgallarında oturulur gibi yaşanırdı. Ekmekle sebzeden, kömürle petrolden ilâca kadar her bir şeyin tedariki bir mesele idi...” (s. 57)

“Altı yedi kilometreden yakında manav, bakkal, fırın, eczane yoktu. Fakat her evde bir mavzer, bir filinta, bir tabanca, hasılı bir silâh, sırf ihtiyacen vardı... Yoksa o dağ başında emniyet öylesine idi ki kapılar kilitsiz yatılırdı...”(*) (s. 57)

Şimdi, bölücü terörün binlerce vatan evlâdını şehit ettiği bir bölgeden gelen milletvekili, TV’deki biri, Atatürk’ün üzerine titrediği bir yüce kurulun, TBMM’nin bir üyesine, hükûmetin bir bakanına milyonlarca seyircinin önünde küfür ediyor; 1920’lerin fedakâr mebusları, şehit ve gazileri sayesinde şimdi ceylân derisi koltuklarda oturduğunu unutuyor, kendisine bu imkânı sağlayan Atatürk’ün büyük ülküsü Türkçülüğe saldırıyor.

Evet, kapıların kilitsiz yatıldığı bir 1920 Ankara’sından, bir TV stüdyosundan bile tehdit edilir 2001 Ankara’sına geldik...

Devletin kurucusu ve milletvekilleri gibi “Çetin yerdi o zamanki Ankara yaylası ve yamaçları; ancak yüreği sağlamların ve gözü peklerin dayanıp direnecekleri bir yer!... Orta Asya steplerini, derin ve uzak geçmişi “Öz”ü, “Kök”ü akla getirir bir tabiat; tam SEN baş eğmezlikte bir kahramana yakışır bir zemindi o...” (s. 58)

“Selçukluların sonu; Osmanlı Devleti’nin kurulmaya başladığı devri: Domaniç, Bilecik, Harmankaya, İnönü, Karacahisar, Eskişehir... Bir devletin yeniden kurulmak için dağlar ortasında, yokluklar içinde ve yabancılar karşısında çabalamaya taa uzaklardan gelmiş olduğu o devir!..”

“Senin bulunduğun tepe, o mehtap gecelerinde gene öyle yeni bir kuruluşu yaratacak kahramanın konduğu dağ başına, gene tarihin pınarına gelinmiş olduğunu insana ne kadar kuvvetle duyururdu!...”(*) (s. 59)

Bunun için yeni devlete adını koymuş Atatürk’e de, Türk milletine de Diyap Ağa gibi birçok sarıklı müdafaai hukukçu saygı duyar, aşiretçiliği unutup Türklüğü ile iftihar ederdi. Çünkü onlar bugünkü hazırlopçular, tarih ve millî şuur yoksunları değildiler; yaşadıkları ve gördükleri yapılan İstiklâl Mücadelesi’nin zorluklarını, düşmanlarının çokluğunu ve gücünü, bunlara karşı kazanılan zaferin büyüklüğünü ve yeni kurulan devletin hayatî hassasiyetlerini çok iyi biliyorlardı.

“İlk İstiklâl savaşçılarının (Selçuklu sultanları I. Mesut, I.,II. Kılıç Aslan) kanları ile sulanmış ilk yurt bölgesinde tarih yeniden Türk kanı istiyor... Demek ki gene onlar... Türk kanı istiyor... Karşılığında deniz vadediyor, kurtuluş vadediyor... Buna inanan adam işte şu doruğun başında Yıldırım Bayezıd’in devletini yitirdiği ovada, o yeniden devlet kurmaya savaşıyor...” (s. 59)

1920’nin milletvekilleri için, “Yoksul Ankara pazarındaki şu, bu eşya kırıntısı bulguları ile yeniden ev, ev döşeme hevesine kapılmak devri bir baharın başında bir yazın sonuna varamadan hayâl oldu!.. Çankaya yazının tadı, insafsız birmehtapta ikiye bölündü. Düşman taa Polatlı önlerine dayanmıştı...” (s. 60)

“Ve işte Atatürk’ün millî hâkimiyete güven ve saygısı ile bağdaşan önderlik vasfı ve dehası: “O sıkı günlerde arkadaşın askerin başında, Sen meclisin başında cephe tuttunuz, ruhları dincelttiniz; savunma gücünü keskinlendirdiniz. Ve yıkıntıyı önlediniz...

“O geri çekilişin sebeplerini SEN, Büyük Nutkunda maddeler göstererek açıklıyorsun.... (Muhalefete karşı) Milletin bu sesleri önünde cesaretini ve tahammülünü hiç çekinmeksizin imtihandan geçirdin. Kuvvetin ve büyüklüğün bu kavrayışta da kemalini gösterdi... Durumun önemini, alınacak tedbirlerin kesinliğini ve yapılacak işin zorluğunu gizlemedin. Sorumluluğu üzerine almaktan kaçınmadın, fakat şartlarından da geri dönmedin...” (s. 61)

Ruşen Eşref Ünaydın, sadece hâtıralarıyle Atatürk’ü ve Ankara’yı anlatmamış, edebî bir dille tarihi destanlaştırmıştır.

Kitap okumayanlara ve hele meyhaneden çıkmayan o mahut milletvekiline ve Nâzım Hikmet sevdalısı bağırtkanlara örnek ve ders olur diye naklediyoruz:

“Engürü caddelerini o zamanlar haftalarca gece gündüz en tiz perdeden en davudîsine kadar hiç dinmesiz, dinlenmesiz haykırışları ile doldurmuş dizim dizim kağnılar, kağnılar ve kağnılar geçerdi...

“Boşalmış kadroları dolduracak o ikmal erleri cepheye alaca mintanları, türlü biçimde poturları, bacaklarına gâh sicimle, gâh çaputla dolanmış toz rengi çarıkları, sağılıp tükenmiş memeler gibi sarkan dağarcıkları ile art arda köylü kafileleri yetiştirilirdi... (s. 65)

“Ve kıt yollu Anadolu’nun her bucağından Ankara’ya getirilmiş, Ankara’dan da hemen cepheye iletilmesi gereken yiyeceği, içeceği, giyeceği, örtüp barındırdığı cephaneyi, mühimmatı, her şeyi o sıra sıra kağnılar istasyon meydanına doğru hamarat karınca dizileri gibi götürürlerdi. Böğürleri böğürlerine çökmüş bezgin öküzlerin, kuyrukları ile sinek sava sava, ağır ağır yürüttükleri o kağnıları tozdan topraktan yün gibi ağarmış saçlı, kocamış gibi kavruk ve kırışık derili on-onbeş yaşındaki oğlan çocuklar; ve başları, yaralanmış başlar gibi, sımsıkı ak çevrelere dürülmüş yanık yüzlü Anadolu kadınları yederdi...” (s. 65)

“Evlerinin temeli erlerini, canlarının canı oğullarını, civan kardeşlerini, gönül ortağı sözlülerini düşman karşısına dikmiş o kadınlar, onlara şimdi de arkaları sıra kendilerini besleyecek yiyecekler ve düşmanlarını kovalayacak cephaneler gönderiyorlardı...”(*) (s. 66)

“Kağnıların bütün azar azar getirdiklerini, istasyonda bekleyen tren cepheye bir an önce ulaştırmak üzere hep birden böğrüne istif ederdi...” (s. 67)

1921’deki mebuslarımızın görüp yaşadıklarını tekrar edelim ki, bu günlerin paslanmış yürekleri, donmuş idrakleri, kirlenmiş vicdanları mütenebbih olsun: “... O beklenen tren, ileriden getirdiklerini istasyonun rampalarına boşaltmaya başlayınca, gidecekler bir an, bir takım ezilmiş muzıka boruları, sapı kopmuş tüfekler, namluları zedelenmiş toplar, kırılmış dingiller arasında birçok arkadaşlarının, hemşerilerin savaş meydanından buraya gene hep köylü kılıklarında, fakat kimi sedyeler içine yatırılmış; kimi başı kolu sargılı, kimi mecalsiz ellerinde küçücuk torbalarını tutar olarak, -Ya onarılacak insan, ya düzeltilecek, ya da büsbütün işi bitmiş hurda eşya yığını hâlinde- indirilip bırakıldıklarını kendi gözleri ile görürlerdi...” (s. 66)

“Hastahaneye götürülenler, yolları üstünde görüyorlardı ki Hacettepe eteklerine kazılmış ve ağızları açık bırakılmış mezarlar belki kendileri için olacaktır. Fakat ne gidecekler dönenlerden ürkmüş, ne dönenler gideceklere acır yüz gösteriyordular... Gidecekler de dönenler de aynı cesaretin iki merhalesini, fakat bir tek bütünlüğünü belirtiyorlardı. Yiğit olmak için mutlaka kılık gerekmez, yürek yeter...” (s. 67)

“... Ankara hastanesine gönderilip yatırılmış yirmi, yirmidört kadar gazi er, söz birliği ederek bir gece daha yaraları iyileşmeden, hep birden gene cepheye kaçmışlardı... Başkumandan olduğun gün, Büyük Millet Meclisi’ne bildirdiğin şu: “Düşmanı vatanın harimi ismetinde boğmak” vaadine bütün Türkler işte böyle inanıyordu.(*) (s. 67)

İstiklâl Savaşı böyle asil ve vefakâr Türk evlâtları sayesinde kazanılmış; Türkiye Cumhuriyeti de aynı kutlu ülkünün irfanlı önderleri tarafından kurulmuştur. Ama savaştan sonra da bu kutlu kişilerin tevazu ve umursamazlık içindeki yoksullukları devam etmiştir:

“O yılki Çankaya bağ evlerinin kışlık hâlleri gözümün önüne geliyor. Birçoğunda yatak odasından başka yemek yiyecek, misafir ağırlayacak, okuyup yazma yeri olacak bir tek oda kalıyordu... Döşemesinin altında bir başka katın tavanı olmadığı için rüzgâr estikçe tahta aralıklarından yukarı vuran yel üfürtüleri, yerdeki kilimi dalga dalga ederdi... Müstamel birkaç Bilecik çatması yastık, odanın camsız pencere kanatlarıdan bir ikisine cam yerine gerilmiş oluyordu...” (s. 75)

“O evlerde bu dağ soğuğuna dayanabilmenin bütün sırrının sac sobalarda olduğu” 1920’lerde Ankara’da kömür yoktu, odun kıttı. “O kış ki Çankaya’da oturanların çektikleri zorluklar Anadolu köylüsününkilerin yanında en dış ve üst kabuk sayılırdı” (*) (s. 82)

2001’in şu kış soğuğunda vatandaş yakacak darlığı çekerken, kaloriferli lojmanlarında, konforlu TV setlerinde memleketin birçok ciddî ve hayatî meseleleri dururken “Nâzım Hikmet vatandaşlığı ve mezarı” peşine düşenler, 1920’lerin kış soğuğunda kömürsüz, sobasız ev ve meclislerde bu haini Türkiye’ye karşı propaganda için kullanan Rusya’nın müttefiklerine, istilâcılara karşı savaş yapan Atatürk’ün silâh arkadaşlarının ve mebuslarımızın ruhlarına azap çektirmiyorlar mı?

Devletimizin birçok dış gaile ve iç sorunlarla uğraştığı, Ermeni kininin kudurup bize saldırtıldığı, dış işlerimizin âciz kaldığı bir zamanda hâl, hareket ve konuşmaları ile “hainliği” tescil edilmiş birinin affı ile milleti, meclisi, devleti, ilgili ilgisiz herkesi uğraştırmak, vakit kaybettirmek, dikkatleri bu gibi sunî sorunlar üzerine çekmek bu ülkeye ne kazandırır, vatanseverlikle bağdaşır mı? Âciz dış siyasetleriyle Ermeni’ye karşı bir şey yapamayanlar, “Nâzım Hikmet’e af” faaliyetleri ile bir şeyler yapar görünerek yandaşlarını avlamaya ve Türkçülere karşı da sözde bir zafer kazanmaya çalışmaktadırlar...

Beyhude gayret... Nafile zaman...

Çünkü en büyük Türkçü olan Atatürk, sağlığında Nâzım Hikmet’i mahkûm etmiştir ve affına da karşı olduğunu söylemiştir.

Ergun Göze’nin “Peyami Safa Nâzım Hikmet Kavgası” eseri de, bu Polonya asıllı şairin kendi arzusu ile ideolojisini de, vatanını da seçtiğini, artık ve ebediyyen Rusya’nın malı olduğunu ortaya koymaktadır.

Keza İsmet İnönü de, N. Hikmet’e af istekleri karşısında: “onu Atatürk affetmedi ki ben affedeyim” demiştir.

Şiiri, edebiyatı sevdikleri için Nâzım’ın peşine düşenler bugünlerde biraz da Ruşen Eşref Ünaydın’ı, Falih Rıfkı Atay’ı, Peyami Safa’yı, Necip Fazıl’ı ve Nihâl Atsız’ı, Mehmet Kaplan’ı, A.H. Tanpınar’ı okurlarsa peşin değer yargıları değişecektir.

(*) Atatürk’ü Özleyiş-Ruşen Eşref Ünaydın-1981 Ankara