1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

5 Haziran 1926 Ankara Antlaşması, Güneydoğu Sınırlarımız, Mu...

Nefi Demirci
Sevr Antlaşması, Türk topraklarını bölme, yapay devletler ihdas etme temeline dayanan, Hilâl’e karşı ehlisalibin plânlı programı olarak hâlâ güncelliğini koruyan kinini, Türk Dünyası semalarında estirmektedir.

ABD’nin Başkanı Wilson’un 14 maddelik prensiplerinin 12. maddesi, Sevr’i destekler mahiyettedir, “Türk olmayan milletlere muhtar gelişme imkânları verilecek” demiş. ABD’nin bugünkü yöneticileri, atasından aldığı direktifle, her imkân ve fırsatı kullanıp, değerlendirerek ve “Toprak sınırlarının milliyetler ilkesine göre düzenlenmesi” önerisini yerine getirerek Wilson’un ruhunu, dostlarının gözünün içine bakarak şad etmeye çalışıyorlar.

30 Ekim 1918’de Mondros mütarekesi imzalanır, her iki tarafın askerî kuvvetleri oldukları yerde durma şartına uymaları gerekirken, İngiliz askerî kuvvetleri 6 gün sonra, 5 Kasım’da Musul’a girer ve aynı gün Ali İhsan Paşa Musul’u terk eder, 15 Kasım’a kadar da bütün bölge Mondros Mütarekesi’ne rağmen, bahaneler bulunarak Ali İhsan Paşa’nın Musul’u terk edişinden sonra işgal edilir.

Musul vilâyeti (Kerkük, Süleymaniye, Erbil, Musul) her ne kadar hukukî ve askerî yönden Türkiye’ye ait ise de, devletler hukukuna, Mondros Mütarekesi’ne aykırı olarak işgal edilmiştir.

Halbuki Mart 1917’de İngiliz kuvvetleri Bağdat’a girmeden önce, Osmanlı orduları Irak cephesinde başarılı savaşlar vermekte, 18000 kişilik İngiliz askerini, komutanı General Tawshend ile teslim alarak üstünlüğünü ortaya koymakta idi. Ama gel gör ki o zamanda da bölgenin önemi anlaşılmamış veya anlamazlıktan gelinmiş olacak ki, Başkomutanlık, Almanların isteğine uyarak İran’ı Rus kuvvetlerinden temizlemek için Irak cephesinden asker göndermiş, yaratılan bu askerî boşluk bir yerde Musul vilâyetinin kaderini çizmiştir. Ulu Atatürk’ün Ali İhsan Paşa’nın Musul’u terk edişine şiddetle karşı gelmesi düşündürücüdür.

Almanlar o gün ne ise bugün de aynıdırlar: PKK desteği, AB kapısı ve 1. Dünya Harbi’nde müttefikimiz olan Almanların o günden günümüze yansıyan çehreleri!

24 Temmuz 1923, Lozan Andlaşması imza edilir, Musul ihtilâfı, antlaşma dışında bırakılır. 9 ay içinde taraflar (İngilizler ve Türkiye) arasında çözüme varılmasına bırakılır. Türkiye’nin, Musul’un Misak-ı Millîmizin sınırları içinde ve bizim toprağımız olduğ u, Türkiye’ye katılması gerektiği yolundaki ısrarı, İngilizlerin hiçbir kurala uymadan işgal ettiği, zaman zaman da halkına şiddet kullandığı bu zengin toprakları vermemekteki direnişi, iki devleti savaş eşiğine getirmesine rağmen, Dünya devletlerinin tek taraflı desteği karşısında, iktisadî bakımından da zor durumda olan genç Türkiye’ye endişeli günler yaşatır, hele hele kardeş bildiğimiz, koruduğumuz vatandaşlarımızın aldıkları altınlar karşısında yer yer kanlı isyanları, masum insanları şehit etmeleri, vatanı için canını veren kahraman MEHMET’leri arkadan vurmaları, dâhi ulu Atatürk ve arkadaşlarının keyfini kaçırır, endişelerine neden olur. PKK, Türkiye’yi AB’de zorlarken, Talabanî ve Barzanî Ankara’da törenlerle karşılanırken içlerinden bizlere acaba gülüyorlar mı?

Plebisit önerileri kabul edilemez, çünkü bilmektedirler ki, Musul vilâyetinde yani coğrafî Kuzey Irak’ta kimse ne İngilizi, ne de uyduruk, yapay Arap Irak Krallığı’nı istememektedir (1. Kral Faysal’ın krallığı kamuoyu yoklamasında yalnız Türk olan Kerküklüler tarafından ret edilmiş, istenmemiştir).

Konu 6 Ağustos 1924’te Milletler Cemiyeti Konseyine götürülür. Eylül ayında müzakere edilir ve 30 Eylül 1924’te:

1. Soruşturma Komisyonu kurulmasına karar verilir, kurulur.

Bu arada da İngilizler yeni topraklar işgal etmeye; isyanlar, kanlı olaylar, Türk delegelerine zorluklar çıkartmaya çalışmaktadırlar.

2. 29 Ekim 1924 günü konseyin Brüksel’de yaptığı toplantıda “SÖZDE GEÇİCİ” olan bir “SINIR” tespiti yapılır, “BRÜKSEL HATTI veya BRÜKSEL SINIRI” bu tespit veya sınır belirleme ile karara bağlanır. Türkiye, geçici nitelik taşıdığına inanır, kararı kabul eder, Avrupa’nın oyununa gelir. Çok önemli, hayatî önem taşıyan ve tartışmalarla dolu bu KABUL siyasî sınırlarımızı belirlemiş olur.

Bugün Türkiye’ye, Türklüğe nelere mal olduğu ortaya çıkan o ölüm kalım mücadelesinde istenmese de bu diretmeye rıza gösterilmiştir.

Brüksel sınırını gözden geçirenler, o dönemlerde Avrupalıların topraklarımız hakkında ne kadar detaylı bilgi sahibi olduklarını dehşet içinde göreceklerdir. Irak’la olan sınırımız istekleri doğrultusunda, dağlardan, nehirlerden ve PETROL YATAKLARININ bulunduğu bölgelerden uzak olarak geçmektedir. İnce dokunmuş, sık elenmiş bir plân.

3. Konsey, Musul konusunu takip etmek, öneride bulunmak üzere özel bir komite kurulmasına karar verir.

Özel komitenin önerisi doğrultusunda, konsey 19 Eylül 1925 günü, Musul konusunu La Haye Adalet Divanı’na danışma önerilerini alma kararı verir.

Haklı olarak Türkiye 8 Ekim’de Divana katılmayacağını, gerekçe olarak da “Lozan’ın 3/2 maddesini gösterir. Konunun siyasî, aynı zamanda da hakemlik gerektiren bir konu olmadığını, iki devletin ihtilâflı topraklarda askerî veya başka bir şekilde sınırlarda değişiklik yapılmamasını kabul ettiklerini, bir yazı ile bildirir.

Adalet Divanı Türkiye gıyabında:

1. Milletler Cemiyeti Konseyi’nin alacağı karara taraflar uyacak, Türkiye ve Irak arasındaki sınır, Brüksel’de tespit edilen şekliyle kabul edilecek. (Türkiye bu kararlar alınırken BM’e üye olmamıştı).

2. Kararlar oybirliği ile alınacak, tarafların temsilcileri (Türkiye ve İngiltere) oylamaya katılacak, ancak onların oyları oylamada sayılmayacak. (Yani Türkiye toplantıya katılsa dahi söz hakkı olmayacaktı).

Katılsa bile kullandığı oyunun geçersiz sayılacağını bilen Türkiye, Adalet Divanı’nın tavsiyeleri doğrultusunda konseyin aldığı karara haklı olarak itiraz eder, konseyin uzlaştırıcı rol oynaması gerekirken bir devletin (Türk Devleti’nin) egemenlik ve sınır haklarının söz konusu olduğu bir konuda, o devletin rızası alınmadan, oyunun geçersiz sayılacağı hükme bağlanan bir karar, o devletin haklarını ortadan kaldırmayacaktır. Bu kararını BM’lere bildirir ve toplantıya katılmaz.

İngilizlerin istedikleri şekilde Avrupalıların desteği ile plânlanan bir oyun. Türkiye bu tarihî oyuna gelmedi. Tarihî süreç içerisinde değerlendirilme bekleyen önemli bir nokta.

Bugün AB’de oynanan oyunlar, Türkiye’nin Güneydoğusu, uyduruk aslı esası olmayan ama çok ciddî boyutlarda olan Kürt ve siyasî Kürtçülük. Vatan haini Öcalan’ı bahane eden Avrupalılar 1925’de BM üyesi idiler. O gün de bugünkü gibi anavatanımızı, Misak-ı Millîmizi parçalamak için desiseleri, oyunları, plânları, birbirlerine destek verip sahip çıkarak tezgâhlıyorlardı.

Musul Vilâyeti sorunu, Brüksel’de tayin edilen Türkiye’nin bugünkü siyasî sınırlarının tayini, uzun tartışmalar, birbirini takip eden Kürt isyanları, 4 Haziran 1926 ANKARA Antlaşması’nı hazırladı. Anavatanın kaderinde Lozan Antlaşması kadar önemli olan bu antlaşma ile yalnız Musul vilâyetini, Anadolu’nun tabiî uzantısı olan bu toprakları dağil, içinde yaşayan Türkleri ve zengin petrol kaynaklarını da kaybettik, daha sonra da satmak zorunda kaldık.

Brüksel’de çizilen bugünkü Güneydoğu sınırımızla Musul Irak’a bırakılmış, 10 yıl sınırda değişiklik yapılmama şartı ile İngiltere, Irak ve Türkiye, antlaşmayı imza etmiştir.

1936 yılında Irak Krallığı Hükûmeti ile Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti arasında 18 Temmuz 1936 gününden itibaren, 1926 Ankara Antlaşması, yeni bazı hükümler getirilerek uzatılmıştır.

Ancak: 1. Antlaşma iki hükûmet arasında onanmış. BM’e getirilmiş midir? Getirilmemiş ise Türkiye yönünden geçerli olur mu?

2. Sınır Komisyonu 6 ayda bir toplanır, sınır konularını gözden geçirir. Bölgede Irak Devleti’nin fiilî egemenliği olmadığına göre, antlaşmanın bu hükmü yerine getirilmiş midir? Getirilmediğine bakılırsa bu antlaşmanın tekrar gündeme getirilmesi gerekmez mi? Körfez Savaşı’ndan bu yana neden gündeme getirilmedi?

3. Antlaşmayı imza eden taraflar, sınır bölgesinde öteki devlete karşı yönetilmiş hiçbir propaganda örgütüne veya kuruluşuna izin vermeyecektir. Duruma bakıldığında, antlaşmanın bu maddesine uyulmadığını görmekteyiz.

Bugüne bakarsak: 1. İmza eden taraflardan birisi ortada yok, yani Irak Devleti o bölgede 10 yıldır fiilen yok.

2. Sınır ihlâlleri, her gün devam ediyor. Silâhlı Kuvvetlerimizin sınır ötesi harekâtı bunun canlı kanıtı. Demek, siyasî sınırımızın dışında hukuka aykırı olaylar cereyan etmektedir.

3. Misak-i Millî sınırlarımız içerisinde bulunan, izah etmeye çalıştığımız gibi, B. Milletler tarafından alınan tek yanlı karara itirazımızın hukukî geçerliliği devam etmekle birlikte, bugün bu topraklar İKİ AŞİRET tarafından ABD’nin yardımı ile işgal edilmiştir ve IRAK DEVLETİ, yani ANLAŞTI/IMIZ DEVLET FİİLEN O BÖLGEDE YOKTUR.

Konu önemlidir, önemli olduğu kadar da hak bizimdir, onun için vakit geçirmeden bir an önce TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NE KONU GETİRİLMELİ, HUKUKÎ VE SİYASÎ YÖNÜ TESPİT EDİLDİKTEN SONRA MİLLÎ MENFAATLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA TÜRKMENLER ÖN PLÂNDA TUTULARAK KALICI BİR POLİTİKA TESPİT EDİLİP UYGULANMALIDIR.