1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

“3 Mayıs”ı nasıl kutlayalım?

Orkun
“3 Mayıs” hareketi, milliyetçi gençliğin haksızlıklara, kötü yönetime ve Komünizme karşı şahlanışıydı. Önceden tasarlanıp hazırlanmadan ortaya çıkmış bir ferevandı. Cumhuriyet tarihinde, iktidara ihtar niteliği taşıyan bir dirilişti. Yılların getirdiği birikimler bir anda binlerce insanın ortak kalkınışı şeklini almıştı. Türkçülerin yıllar süren ıztırabına, horlanmasına, toplum dışına itilmek istenmesine, hattâ iktidarın başındakiler tarafından önceden mahkûm edilerek işkencelere tâbi tutulmasına yol açtı. Dayanılmaz acılara katlanan ülkücü aydınlar faturayı ağır ödediler. Ama, bütün bu baskılar, ümitleri yeni baştan yeşerten bir canlanmaya yol açtı. Türkçülük, budanan bir ağaç gibi yeni filizler verdi, eskisinden daha gür ve daha dinamik olarak güçlendi.

Aradan tam altmış yıl geçti. O günlerde çocuk olanlar bugün artık yaşlı kimselerdir. Demek ki, bu altmış yıla bir ömür sığmıştır.

Biz Türkçüler, 3 Mayıs’ı, göğüslerimizdeki yegâne şeref madalyası olarak benimseyip kutluyoruz. Ve, Mayıs 1944’ten bu yana ülkü için her türlü fedakârlığa katlanan unutulmaz kahramanları bir kere daha saygı ile, minnetle, rahmetle anıyoruz.

Fakat bu yılki 3 Mayıs’ta gönüllerimiz kırık, boynumuz büküktür. Bayram olması gereken günlerimiz karanlık bulutlarla gölgeleniyor.

Millî onurumuzun, onun bunun ayaklarında futbol topu gibi tekmelendiğini görürken nasıl bayram yapalım? Türk mahkemelerinin kararlarını beğenmeyen, Zana ve hempasının mahkûmiyet kararını skandal olarak niteleyen üç kâğıtçı Avrupalı siyasetçiler topraklarımızda cirit atarken bizim sevinç duymamıza imkân var mı? İmralı mahkûmu, Güneydoğudaki illerin belediye başkanlarını değiştirmek yetkisini açıkça ilân ederken, onun avukatları terör çetesiyle bağlantı sağlayan emirerleri gibi serbestçe gidip gelirken biz durumdan nasıl memnun olalım?

Aceleye getirilen Kıbrıs dâvasında oldu bittilerle karşı karşıya kalırken, tarafların üzerinde mutabık bulunmadığı garip bir plân patırtı gürültü arasında, büyük paralara mal olmuş propagandaların etkisinde oylanırken, kısacası Kıbrıs’ı tamemen kaybettiğimiz günlerde bizim tutunabileceğimiz bir dal kalmış mıdır?

Hep iftihar ettiğimiz askerlerimizin başına çuval geçirildiği günleri unuttuk mu? Kırmızı çizgiler nerede? Irak’taki Türkmen kardeşlerimiz kimlerin insafına terk edilerek yalnız başlarına bırakılmıştır?

Yakin bir gelecekte, İzmir’den İskenderun’a gidecek Türk gemileri, yollarına ancak Kıbrıs Rumlarından izin alarak devam edebileceklerse, Türkiye bütün Ege ve Akdeniz kıyıları boyunca Yunan adalarıyla kuşatılmışsa bizim bayram kutlamaya hakkımız ve gücümüz kalmış mıdır?

Türkiye, Sevr’den beri ilk defa bu kadar aşağılatıcı bir hâle düşmüş bulunuyor. Türkçülerin millî konularda daima hassas olan kalpleri şimdi bu yüzden kanıyor. Denilebilir ki, 1944’teki işkenceli günleri şimdi milletçe yaşıyoruz. Şu farkla ki, kimileri bunun şuurunda bile değil. Umursamazlık, aldırmazlık, uyuşukluk ve bencillik toplumun büyük kısmını sarmıştır. Asıl hüzün verici olan da budur.

Bu yıl bizim içimizden bayrak yapmak gelmiyor. Onun yerine ciddî bir durum muhakemesi yapmak, her şeye yeniden başlamak ve yılmadan, bıkmadan, usanmadan çalışmak zamanıdır.