1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

2000 Yılı Sona Ererken Türkiye

Metin Savaş
17 Ağustos depreminden Ermeni sorununa

Hristiyan düşüncesinin tüm dünyaya "kutsal bir zaman dilimi" imiş gibi dayattığı pek mübarek 2000 yılını, ne ilginçtir ki, Türkiye öyle huşû içinde falan idrâk edemedi. Umumî manzaraya -halk geleneğine öykünerek- mistik bir zaviyeden bakacak olursak; toplum psikolojimizi sarsan 17 Ağustos depremi, sanki, mazlum ülkemizi bekleyen buhranların ilâhî bir habercisi ve öncüsüydü. Asırlar sonra bugünlerin romanını yazacak olan edebiyatçı torunlarımız, söz konusu büyük deprem ânında dağlarda ve ormanlarda varlıklarını hâlâ sürdüren bozkurtların Türk milletini uyarmak kaygısıyla nasıl acı acı uluduklarını tasvir eden epik pasajlar kaleme alacaklardır.

Aslında, tarihimizin her döneminde bitmez tükenmez gibi görünen sorunlarımız olmuştur. Sonsuza dek de olacaktır kuşkusuz. Derin Orta Asya mazimizde görüp geçirdiklerimiz bir yana; en az bin yıldır süregelen ön asya serüvenimiz bize kim bilir ne kadar pahalıya mal oldu? Tanıklık etmekle kalmayıp, sahnesinde bizzat başrolü oynadığmız bütün faciaların ötesinde; Anadolu'nun tapusunu kaptırmamak için dört büyük istiklâl savaşı vermek zorunda bırakıldığımızı aydınlarımızın bir kısmı bilirler. Selçuklu çağında Haçlı ve Moğol istilâlarına, Osmanlı çağındaysa Timur ve Yunan işgallerine karşı yürüttüğümüz direnişlerdi bunlar. Fakat bizde tarih bilinci -kendilerine imrenmekten bitap düştüğümüz Batılı hocalarımızdaki gibi- profesyonelce olmadığından, bırakınız ilk üç bağımsızlık hareketlerimizi, son ıstiklâl Savaşımızı dahi lâyıkıyla özümseyemedik. Televizyonkolik nesillerimiz Amerikan içsavaşını, Vietnam sendromunu, Arizona bozkırlarının yiğit silâhşorlarını, Normandiya çıkarmasını vs. ayrıntılarıyla gayet iyi bilirlerse de, -Kıbrıs Barış Harekâtı dahil- yakın tarihimizi asla tanımazlar. Bizim tarih anlayışımız; Orta Asya kuraklığından kaçmak, Malazgirt Zaferi'yle Anadolu'nun kapılarını açmak ve Büyük Taarruz'da Başkumandanımızı bir tepeye çıkartarak parmakları arasındaki filtresiz sigarayla fotojenik pozlar verdirmek nevinden kalıplaşmış nutuklardan ve tasvirlerden ibarettir ne yazık ki.

Cumhuriyetimizi yönetenlerin en büyük hatası, Atatürk'ün vefatından sonraki dönemde, Türk milliyetçiliği ülküsüne dayalı politikaları terk etmeleri olmuştur. Etnik ve mezhepsel farklılıkları standart kültür esprisi içinde uzlaşmış, Güney Sibirya'dan Balkanlara ve Karpatlara uzanan tarihsel devamlılık ilkesine istinat eden muazzam maddî-manevî dinamiklere sahip modern bir toplum oluşturmak idealinden 1938'den sonra vazgeçilmiştir. Son dönem Osmanlı aydınlarının temelini attığı, Atatürk'ün realite hâline getirdiği bu gerçekçi toplum tasarısı yerine, kâh sosyalizm ve kâh fundamentalizm kullanılarak hümanist yapılanma ikame edilmiştir. Millî ruhumuza (genetik kültür kodlarımıza) asla uymayan "taş kesilmiş antik Anadolu formatları" ve "Mezopotamya romantizmi" ısrarla, hattâ bezdirici bir inatla milletimize dayatılmıştır. Kırık dökük mermer parçalarından, sokaklarında cinlerin futbol turnuvası düzenlediği viran kent kalıntılarından oluşan, renksiz, ışıksız, soğuk bir yer altı medeniyeti hümanizm adına diriltilmek istenmiştir. Halbuki bizim medeniyetimiz taştan ziyade ahşaba dayalı, sıcak, huzurlu bir hayat tarzını temsil eder. Eski Yunan'ın ahlâk yoksunu mitolojik kahramanlarının felsefesi Türk'ün seciyesiyle asla bağdaşmaz. Beyrek'in yavuklusu Banı çiçek kadar iffetli bir destan kahramanına Kadim Yunan'da, ya da bin küsur yıllık tarihî birikime sahip olan anlı şanlı Bizans'ta rastlamak mümkün değildir. Onların tanrılarıyla tanrıçaları arasındaki Freudyen ilişkiler bizde görülmez. Deli Dumrul'un Tanrı'yla dolaylı diyalogu beşerî tutkularımızı itiraf eden tasavvuf mahreçli bir epizottur, fakat ahlâksızca bir direniş yahut Tanrılık iddiasına varan sapkın bir başkaldırı değildir. Yunan'a ve Mısır'a vs. özgü izlenimler yakalayabilir. Ne var ki, Orhun yöresi balballarından Selçuklu kümbetlerine ve oradan da Osmanlı türbelerine atıfta bulunan otantik bir yansım mayı seçemez. Cumhuriyet tarihinin ilk yıllarına hâkim olan neoklâsik Türk mimarîsiyle inşa edilmiş sayılı eserler dışında, millî zevkimizi Ankara'yla yüksek düzeyde yakınlaştıracak ayrıntılarsa sanki kayıp kıta Atlantis'le birlikte okyanusların derinliklerine gömülmüş intibaı uyandırır. Ne -ebedîliği simgeleyen- bir çınar vardır başkentimizde, ne de eli yüzü düzgün bir mabet. Kocatepe Camisi'nin selâtin camilerine öykünen ikinci sınıf heybetiyle âdeta görüntü kurtarılmak istenmiştir.

çağdaş Türk kültürünün temelinde Bozkır-ıslâm-Batı formülüyle özetlenebilecek üç ana medeniyetin yattığını inkâr etmek elbette sübjektif bir tutum olacaktır. Bu itibarla her klâsik kültür gibi Türk kültürü de evrensel boyuta maliktir. Fakat söz konusu realite, bizde çığrından çıkarılmış, kültürümüzün üç sacayağından kıdemce sonuncusu olan Batı medeniyeti unsuru çağdaşlık çizgisinden saptırılarak, ölü medeniyetlere yamanmış ve millî kültürümüzün birincil katmanı olarak lanse edilmiştir. Göçebelik ve ıslâmiyet unsurlarına yönelik tahkir modasıyla toplumsal özgüven ve millî hafıza zedelenmiş, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" adlı ironik eserinde derinlemesine işlediği "baba kompleksi" vakıası ruhlarımıza şırınga edilmiştir.

ışte kısaca değindiğimiz "Atatürk sonrası gayrı millî yapılanma" sürecinin sonucunda, Türkiye, 17 Ağustos depremiyle özdeşleşen buhranlı bir döneme -kaçınılmaz olarak- girmiştir. Büyük depremin ardında yatan "ılâhî ceza" iddialarını illâki sorgulayacak olursak, Türk toplumunun bugünkü manzarasını göz önünde tutmamız ve her alandaki çarpıklığı derin bir tefekkürle yorumlamaya çalışmamız icap eder.

Bizce, milletimizin başından eksik olmayan çağdaş kara bulutların ana sebebini, toplum bütünlüğümüzü asrın gereklerine uygun tarzda sağlayamamakta aramak gerekir. ımparatorluk devrinin, cemaatleri esas tutan lokal yapılanmasını hâlen daha sürdürdüğümüzü inkâr etmekle ancak kendimizi aldatabiliriz. 17 Ağustos depreminin "uzlaşmaya yatkın olmaktan uzak", çarpık sanayileşmiş/kentleşmiş, kozmopolit şehirlerimizde etkisini göstermesi gerçeği üzerinde düşünmemizde yarar vardır.

Aydınlarımızın Sünnîliği, Alevîliği, lâikliği yahut antilâikliği, Anadoluculuğu ya da Mezopotamyacılığı, Pontusculuğu ve hattâ Frigyacılığı ve benzeri kutuplaşmaları ilke edinen tutumlarıyla -inançlarında samimî olmaları mazeretine rağmen- toplumsal uzlaşmaya katkıda bulunmaları mümkün değildir. ülkemizin neresinde ve kimlerce konuşulduğu belli olmayan standart Kürt dilini(?) ihdas ederek ulusal dil hâline getirme çabalarını -ki bu yapay bir millet oluşturmak anlamını taşımaktadır- vatana ve toplum barışına hizmet pâyesiyle taltif etmemiz ise budalalıktır. Avrupa'daki -gelir kaynakları şaibeli- akademilerde imâl edilen yapay Kürtçe ile Türkiye'de televizyon yayını yapmaya kalkışmanın pratikte ne gibi yararı olacaktır ve bu dili kim anlayacaktır? ımparatorluğumuzun dağılmasıyla Kafkasya ve Balkanlar coğrafyasından anavatana göç eden vatandaşlarımız da, bir müddet sonra, nostaljik heveslere kapılarak, geldikleri yörelerde konuşulan mahallî dillerde eğitim ve yayın talebinde bulunacak olurlarsa toplum yapımız nasıl bir manzara arz edecektir? Yoksa hedef, hümanizmi kullanarak, masum görünen talepler aracılığıyla milletleşme sürecimizi baltalamak mıdır?

Bu bağlamda, 17 Ağustos depreminin uyarıcı boyutunun da bulunduğunu varsayabiliriz. Toplumsal gerginliklerde ısrar etmemizin ılâhî cezası... Millî birliktelikten kaçınmanın bir toplumda nelere yol açtığını gözlemleyebilmek için laboratuar deneylerine ihtiyaç yoktur. Sosyal sorunların laboratuarı, toplumun bizzat kendisidir ve Türkiye'nin manzarası da ortadadır. Yolsuzlukların son yirmi yıllık dönemde zirveye çıkması, milleti soyanların soluğu Batı ülkelerinde alması, örgütlenmiş suç odaklarıyla içli dışlı olan iş adamlarının, bürokratların ve politikacıların pişkin tavırları hep millî terbiyenin sağlanmamış olmasından ileri gelmektedir. Kendilerini mensubu bulundukları kültürün, milletin, vatanın ve devletin bireyleri olarak hissetmeyen "yabancılaşmışların" sağduyulu davranışlar sergilemeleri beklenemez. Böylesi tiplerin Atatürkçü, ıslâmcı, Alevîci, Kürtçü, Türkçü, Anadolucu, sağcı ve solcu etiketler taşımaları takiyyeden ibârettir. Paranın imanı olmadığı teorisine dayanarak diyebiliriz ki, vatana ihanetin de ideolojisi olamaz.

19. ve 20. yüzyıllar nasıl ki, milliyetçiliğin ana etken olduğu dönemlerse, 21. yüzyıl da hümanizmin -milliyetçilikle beraber- başrolü üstlendiği bir dönem olacaktır. Bu kaçınılmazdır. önemli olan, hümanizm yüzyılına sağlıklı bir yapıyla girebilmektir. Aksi halde millî benliğimizi hümanizmin fanatik boyutuna teslim etmekten kurtulamayacağımızı tahmin etmek güç değildir. Cevabı aranması gereken önemli soru şudur: Hümanizmin hedefi, milletlerin ana renklerini yok ederek siyah-beyaz "robotlaşmış" tek bir dünya toplumu yaratmak mıdır; ya da makro milliyetçiliği hedef alarak mikro milliyetçiliği körüklemek ve sonuçta insanlığı binlerce rakip topluma bölmek midir? Yahut da insan ırkının fıtratına uygun tarzda, binlerce yılın emeğiyle teşekkül etmiş ulusların meşruiyetini yargılamadan, barış ilkesini benimsemiş bir milletler ailesi yaratma mıdır?

Hümanist felsefe açısından asıl sorun, Batı'nın klâsik sömürgeci anlayışını ve bunun doğal sonucu olan çifte standart alışkanlığını terk edememesidir. Onlar, hümanizmi (ve hümanizmin türevleri olan ekonomik, kültürel ve siyasî küreselleşme nevinden yeni dünya düzeni araçlarını) kendi çıkarları yararına kullanmakta mahzur görmemektedirler. Daha açık ifadeyle, medeniyet hocalığına soyunarak, bizzat kendilerinin kurumlaştırdığı -dışarıdan cazip görünen-evrensel ilkelerde samimî değildirler. Batı kulübünün dışında kalan coğrafyayı hâlen daha sömürge olarak algılamakta ve politikalarını bu mantalite üzerine inşa etmektedirler. özgürlüklerin beşiği olmakla övünen ABD'nin temel politikası, kendi sınırları dahilinde milletleşme sürecini ikmal etmeye yöneliktir. Etnik ve dinsel köken farkı gözetmeksizin tüm vatandaşlarını Amerikan Rüyası tabiriyle tanımlayabileceğimiz müşterek potada eritmek, Anglo-Sakson lisanının ve kültürünün merkezinde bağdaşık bir toplum yaratmaktır. Avrupa da AB'yi oluşturarak bütünleşmeyi sağlayacak yolların keşfine çıkmıştır. Ne var ki, "üçüncü dünya ülkeleri (üçüncü sınıf insanlık)" olarak gördüğü coğrafyada ise, Vahşi Batı her nedense birlikteliğe yönelik teşebbüslere muhalif tavırlar takınmaktadır. örnek olarak; Rusya Federasyonu'nun dağılmasına taraftar değildir fakat, Türk cumhuriyetlerinin -mahiyeti nasıl olursa olsun- bütünleşmesi ülküsünü telâffuz etmekten dahi kaçınarak âdeta yok saymaktadır. Türkiye gibi, bazı konularda geç kalmış ülkelerin toplum bütünlüğünü sağlamayı hedefleyen atılımlarını insanlık dışı manevralarla baltalamakta, eski çağların kabile asabiyetini gündemde tutmaya özen göstermektedir. Demek ki amaç, dünya menfaatine yayılan bir hümanizm değil, Batı yararına egoist bir hümanizmdir.

ülkemizin huzurunu ve bütünlüğünü tehdit eden terörle ve yolsuzluklarla mücadele uğrunda Türkiye'nin son on beş yılda 200 katrilyon Türk Lirası sarf ettiği söylenmektedir. Bu rakam kuşkusuz aysbergin görünen yüzüdür. Oysa böylesine muazzam meblağ ile vatanımızın geri kalmış yöreleri çağdaş düzeye çıkartılabilirdi ve bölgesel barışa büyük katkılar sağlanabilirdi. Türkiye'nin bu denli devâsâ servetler tüketmek zorunda bırakılmasının ardında yatan niyetleri hümanizmin erdemlerine yormak mümkün değildir. şurası açıktır ki, Vahşi Batı -kendi içinde bütünleşirken- Türkiye'yi parçalamak kararındadır. Bu karar aslında sömürgecilik asrının ürünüydü ve geçmişte bırakılmış olması icap ederdi. Hâlen yürürlükte bulunmasından anlaşılıyor ki, Batı'nın hümanizm dayatması küresel bir aldatmacadır.

ınsanlığın ortak mazisine ait yaraları tekrar tekrar deşerek sorunlar üretmek poltikası da Batı'nın hümanizmle bağdaşmayan bir diğer tutumudur. Sözde Ermeni soykırımı iddialarını sürekli gündemde tutmanın pratikteki yararı nedir? Yeryüzünde zulmetmemiş ve zulme mâruz kalmamış millet bulunabilir mi? Geçelim derin tarihi; yakın tarihte vuku bulmuş felâketlerin hesabını kim kime ve nasıl verecektir? Her iki dünya savaşının da senaristi olan Batı âlemi böyle bir hesap vermeye yanaşır mı? çok değil, 20. asrın başında, Balkanlardan Hazar Denizi'ne dek uzanan Kuzey Karadeniz havzasında milyonla soydaşımız yaşıyordu ve bu saha ıslâv değil Türk yurduydu. Bütün bu insanlara ne oldu? Vaktiyle Kırım yarımadasında özgün bir millet, bir kültür ve bir devlet vardı; bu millete ne oldu? Balkan yarımadasında daha düne kadar etnik çoğunluğu oluşturan Avrupa Türkleri, kültürleriyle beraber nereye kayboldular? Batı'da Yahudi dramına dair yüzlerce film çekilmiş, Ermenilerin ihanetinden doğan talihsiz hâdiseler üzerine binlerce cilt kitap kaleme alınmıştır. Fakat yok edilen Türklere dair tek perdelik müsamere metni dahi mevcut değildir. Orta Asya kökenli Türklerin Anadolu'yu -üstelik Hristiyan halkı katletmeden- bin yıl önce sahiplenmeleri barbarlıktır da, Avrupalı serseri servet avcılarının beş yüz yıl önce -akıl almaz katliâmlarla- Amerika'yı ele geçirmeleri ve Sibirya menşeli yerlilerin köklerini kazımaları medenî bir hamle midir? Fransa'nın karadan komşu bile olmadığı Cezayir'e hükmetmek için döktüğü kan henüz kurumamışken, kendi topraklarını korumaya çalışan Türkiye'yi soykırım ilâhı ilân etmesi nasıl bir zihniyettir? şayet denilmek isteniyorsa ki, sorunların kansız çözülmesi mümkün iken Birinci Dünya Savaşı'nda Türk ordusunun Ermenilere musallat olması kabûl edilemez; o hâlde; dün Fransız ordusunun Cezayir'de ne işi vardı ve bugün Ermeni birliklerinin Azerbaycan'da işi ne? Pikniğe çıkmış oldukları iddia edilecekse, bu pek inandırıcı olmayacaktır.

Batı'nın çifte standartlarını kanıtlayacak yüzlerce örnek verilebilir. Fakat dünya kamuoyunun hiç olmazsa bir kısmını kazanarak biraz olsun rahat soluk alabilmek için Türkiye olarak bizim de pasiflikten sıyrılmamız gerekmektedir. Bazı olaylar göstermiştir ki, üzerimize insafsızca çullanan bir takım lobilerin ve devletlerin baskılarına boyun eğmeyerek kararlı tutumlar sergilediğimizde karşı taraf geri adım atmak zorunda kalmaktadır. çünkü Türkiye, gezegenimizdeki devletlerden herhangi biri değil, -eski tabirle- düveli muazzamadandır. Uluslararası diplomaside haklı ya da mazlûm durumunda olmak maalesef avantaj değildir. Güçlü olanın söz geçirebildiği vahşi doğa kuralları işlemektedir. Bu itibarla hümanizm felsefesi yalnızca teoride kalmakta, pratikte ise-kamuoyuna asgarisi yansıyan- kıran kırana bir rekabet havası işlenmektedir. Bu nedenlerle Türkiye, binlerce yıllık geçmişinden komplekse kapılmasını sağlamaya yönelik anekdotlar bulmaya çalışan art niyetli tarihçilerin yüzsüzlüklerine aldırmamalı, alnı dik olarak, hümanizm cilâlı arenada mücadelesini sürdürmelidir. Elbette ki Türkiye tarihinde de Orta çağın şartlarından doğan bir kısım müessif hâdiseler vuku bulmuştur. Kızılbaş-Sünnî çatışmaları, devletle vatandaş arasındaki kavgalar, Celâlî isyanları, göçebe Türklerle yerleşik Türkleri karşı karşıya getiren yaşam tarzı uyuşmazlığı, Anadolu Beyliklerinin Selçuklu saltanatına vâris olabilmeye yönelik mücadeleleri -ki bu çatışmalardan bir kısmının kökeni Oğuz toplumundaki kutuplaşmalara dayanmaktadır-, ayrıca modernleşme sürecindeki kamplaşmalar, Tanzimat döneminin buhranları ve II. Abdülhamid devrinden ınönü'nün şefliğine dek uzana mutlakıyetçi rejim geleneği vb... Akıldan çıkarılmaması gereken şudur: Bütün bu nâhoş hâtıralar, dönemlerinin şartları için- de değerlendirilmelidir. Daha da önemlisi; her millet bu yollardan geçmiştir ve bu süreci henüz aşmaya çalışmakta olan milletler de vardır. Niçin sadece biz utanç duyalım? üstelik, geçmişi en az kirli toplum Türk Milleti'dir. Ne Uzak Doğu'da, ne Yakın Doğu'da ve ne de Eski ve Yeni Batı'da mazisi Türk Milleti'nin geçmişinden daha temiz, daha az kanlı, daha fazla hoşgörülü ve daha saf bir millet gösterilemez.