1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

14 Temmuz Katliamı ve Altunköprü Soykırımı

Nefi Demirci
1959 yılında Kerkük’te önceden yerleri, işleri tespit edilmiş, evleri işaretlenmiş seçkin Türkler hunharca şehit edildi. Bu bir katliâm mı idi, yoksa soykırım mı? Çünkü soykırım bir milletten, soydan, ırktan veya dinden oluşan bir topluluğu plânlı, bilinçi olarak ortadan kaldırmak, yok etmek anlamı ve fiilini ifade eder. Kerkük Türkleri Osmanlı’dan sonra bırakıldıkları Irak’ta, yaşamları boyunca herhangi bir politik istekte bulunmamışlar, silâhlı bir eyleme girişmemişler, Irak yasalarına sadık bir toplum olarak yazgılarına boyun eğerek yaşamlarını devam ettirmişler, buna rağmen her gün fırsatlar kollanarak öldürülmüşler, yok edilmişler, yani soykırıma uğramışlar. Maruz kalınan kasıtlı saldırılarda yüzlerce insanın ölümü katliâmdan daha çok bir topluma karşı uygulanan soykırımdır, yani jenosittir. 3 milyon Türk yalnız öldürülmüyor, dili, geleneği, toprağı, mal varlığı elinden alınarak katlediliyor, göçe zorlanıyor, kimliği değiştiriliyor. Yıllar önce Bulgaristan’da uygulanan isim ve kimlik değişikliği, bütün şiddeti ile okula gidenlere, iş güç sahibi olmak veya çalışmak isteyenlere uygulanıyor, bu uygulamalar soykırım değil de nedir?

Onun için ben 1959 Kerkük’te öyküsünü kısaca okuyacağınız olayların bir katliâmdan daha çok Türklere karşı bir soykırım olduğu kanaatindeyim.

Türkmenlerin soykırım günlerinin tarihleri birleştirilerek, soykırım günü olarak ilân edilmelidir. Avrupa İnsan Hakları mahkemelerine, şehit edilen binlerce Türkmenin hakkını, haksız yere dökülen kanlarının bedelini, tazminatını Irak Devleti’nden, 1959 yılında Kerkük soykırımını tezgâhlayıp, uygulayan Molla Mustafa Barzanî ve bugün devamı olanlardan istenmeli. 1991 yılında Altunköprü soykırımının bedelinin Irak Devleti’ne, Baas Partisi’ne dâvâ açarak hesabı sorulmalı ve kamu oyuna ilân edilmelidir. Türkmen kuruluşlarından bu girişimlerde bulunulmaları beklenilmektedir.

Hitler Yahudilerin soyunu tüketmek istedi. Bugün ister Irak Arapları olsun, isterse Kürtler olsun asıl yerlisi olan Türklerden kurtulmak istiyorlar, tıpkı XVI. yy Avrupalıların Amerikan yerlilerine uygulad dıkları soykırım gibi. Yahudilerde Almanlara karşı isyan etmemişti, yasalara karşı gelmemişlerdi, vatandaş olarak yaşamlarını çalışarak sürdürüyorlardı, onlar da tıpkı Türkmenlerin bugün uğramakta oldukları gibi soykırıma uğradılar.

Türklerin asaletine, insan sevgisine bakın, şanlı Osmanlı yedi düvele karşı dört cephede vatanını, toprağını korumak, halkını esaretten kurtarmak, Medine’yi müdafaa etmek için var gücü ile savaşırken, Araplar gibi Ermeniler de düşmanla el birliği yapıp aldıkları silâhları kiliselerde sakladılar. Hitler olsa bunların kökünü kuruturdu. Osmanlının şefkatine bakın, bölgeden, cepheden Mehmetlerimizin arkasını korumak, şerlerini uzaklaştırmak için bunları başka yerlere nakil ettirdi, bu tehcir değil taşınmak ve iskân idi. Tehcir Türkmenlerin Saddam tarafından maruz kaldıkları baskı sonucu malı mülkü elinden alınıp tehdit altında öz topraklarından kovulmalarıdır, ama Ermeniler o zamanın şartları içerisinde korunarak belli yerlere iskân ettirildiler ve bunun adı da soykırım oldu. Saldıran Ermeniler, korunan ise Türkler, ama yalana kine bakın, Şeyh Sait ve benzerlerinin Türk Osmanlı’ya yaptıklarını bugün Ermenilerden farkı olmayan kalıntıları torunları, doğup büyüdükleri, nimetleri ile yeşerdikleri bu cennet vatana şanlı orduma yapmaktadırlar. Türk milletinin asil ruhu, ordusunun nefesi varken kimse kaygı duymasın, bunlar çözülür, kötü art niyetliler hüsrana uğrar.

1991 yılında Irak Devleti’ne karşı ABD’nin kışkırtması ve desteği ile isyan eden Kürtler her zaman olduğu gibi yine fırsatı kollayarak Kerkük’e saldırdılar. Bu sefer fazla insan kanı dökülmedi, Türklerin kültürüne yönelik yok etme girişiminde bulundular, kütüphaneleri yağma ettiler, arşivleri alıp götürdüler, tapu ve nüfus dairelerini yaktılar, yıktılar. Bazı evleri yağma ettiler. Amaç kültürün, dilin geleneğin soyunu ortadan kaldırmaktı. Türk varlığını Türk’ün olan topraklarından silmekti, bu da soykırımın kültürel yanı.

1958’de Irak’ta kanlı bir ihtilâl oldu. Kral ve yakınları yerde sürüklenerek can verdiler. Kısa bir müddet sonra 10 yıldır Rusya’da eğitilmiş, bir rivayete göre orada evlenmiş, çocuk sahibi olmuş Molla Mustafa Barzanî Irak’a döndü. Bağdat’ta devlet töreni ile karşılandı. Bİr müddet sonra Kerkük’e geldi askerî misafirhanede misafir edildi, silâhlı adamları ile şehri dolaştı, adamları taşkınlıklarda bulundu, hükûmet bunlara karşı suskun, taşkınlıklarını kışkırtıcı solganlarını görmemezlikten geliyordu. Yerli halk yani Türkler tedirgin, Türk aydınları endişeli, Bağdat’a düzenledikleri ziyaret heyetleri, bağlılık gösterileri gelecekteki kan ve göz yaşını durduramadı. Zira el ele verilip soykırımın hazırlıkları gizliden gizliye yapılıyordu.Bu arada Türklerin ileri gelenlerinden birçok kişi tutuklanarak Kerkük’ten uzaklaştırıldı, evler, adresler belirlendi derken, 14 Temmuz 1958 kanlı ihtilâlin yıl dönümü kutlamaları için bütün Irak genelinde olduğu gibi Kerkük’te de Türkmenler tarafından hazırlıklar yapılıp, şenlikler hazırlanırdı. Bir tek şeye dikkat edilmedi, komünist Türk düşmanı garnizon komutanı birkaç gün önce başka bir yere atanmış, şehirde silâhlı Kürtler artmış ve, ve DAHA ÖNCE TUTUKLANAN TÜRKLER herhangi bir sebep gösterilmeden aniden serbest bırakılmıştır. Bir şeyler olacak ama ne? Kimse ne yorum yapabiliyor, ne de tedbir alınıyor. Tam anlamıyla örgütü olmayan Türklerin bütün arzuları KUTLAMA ŞENLİĞİNİ GÖSTERİŞLİ OLARAK HAZIRLAMAK. Ancak soykırımcılar buna karşı hazırlıklıdırlar, 14 Temmuz günü, belirledikleri saatte ilk işaret verilir, BİR KURŞUN SESİ, bilinmeyen bir yerden duyulur, arkasından silâhlı saldırılar başlar. Ellerinde İP olan katiller ASLAN YUVASI, kahvehanesine saldırır, yiğit OSMAN yere yatırılır, ayaklarına bağlanan iple yerde sürüklenir, şehit olur. Evi işaretlenen ATA HAYRULLAH Bağdat’ta tutuklu bulunduğu hapishaneden çıkmış, Kerkük’e dönmüştür. Kapısı çalınır gelenler sivil ve resmî kıyafetli silâhlı kişilerdir. Şehirde hâdiseler çıktığı için komutanlığa kadar gelmesi istenir. Lider konumunda olan merhum hazırlanır kapıdan dışarı çıkar çıkmaz ailesinin gözleri önünde arkadan vurulur, şehit Ata da sürüklenir. Ağabeyin yaralıdır, seni istiyor denilerek, Doktor Binbaşı olan İhsan Hayrullah da evinin önünde kurşunlanır. Hâdiseler patlak verdiğinde Bağdat’ta bulunan ve subay olan Abdullah Abdurrahman güya, kalede isyan çıkardı diye öldürülür, kale topa tutulup, yerle bir edilir. Daha sonra Kerkük’ün liderleri, dört cennet mekân mücahidi 1980 yılında göstermelik yargıyla Tanrı rahmetine kavuşurlar. Soykırım başlar başlamaz sokağa çıkma yasağı ilân edilir. 3 gün sonra bu süre sona erdiğinde Kerkük, yıkılan, yakılan yağma edilen evler, dükkânlar, elektrik direklerine asılan insanlar, yerlerde kollar, bacaklar, tanınmayan cesetlerle üzerine kabus çökmüş bir şehirdir. Geride üzüntüsünden kızıla dönen Babugurgurun ufuktaki âlevleri ve ağlayan BİBİSU kuşu kalmıştır. Görülen manzara tam anlamıyla dünyada eşine az rastlanan bir vahşet, Irak tarihinde unutulmayan kara kan kokan lekedir.

1996’da Barzanî’nin isteği ve işbirliği ile Irak kuvvetlerinin Erbil’deki Türkmenlere, kuruluşlarına saldırı, birçok Türk’ün tutuklanarak ortadan kaybolması, soykırımın günümüze kadar devam ettiğinin bir göstergesidir.

14 Temmuz 1959, 3 milyon Türk’ün düşünmesi gereken en önemli günüdür. Matem tutmak, olayı ve sonraki olayları elbette hatırlaması ve kuşaktan kuşağa anlatmak gerekir. Geç kalınmış olsa dahi, nereden dönülürse kârdır düşüncesi. Türkmen toplumundaki azim, sebat, medenî direniş, toprağına, benliğine, kimliğine bağlılığı onu mutlaka hürriyet ve özgürlüğüne eriştirecektir. Katliâm veya benim düşünceme, tespitime göre soykırımın insanı üzen, hattâ ağlatan sahnelerini anlatmaktan ziyade, bundan sonra vakit geçirmeden siyasî kuruluşlar, siyasî alanda Irak’ın parçalanması hâlinde diğer unsurlar gibi bütün haklara sahip olması için uğraşmalıdırlar. Yakınmak, devam eden baskıları soykırımları hele hele 14 Temmuz Kerkük, Altunköprü soykırımını uzun uzun anlatmak ancak ve ancak üzüntüleri artırır ve hayâl kırıklığı yaratır.

Soykırımlar devam etse bile, ki edecektir, Türk’ün olan toprakların, 80 yılın bütün dehşetine, yalnızlığana rağmen, kayıp olmadığına bakarsak bu karanlık günlerin aydınlık yolu, ışığı mutlaka bulunacakdır.