1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Türkiye’de Bölücü Akımlar ve Hareketler

Nusret Demiral
Sol yapılanma, genelde ideolojik komünist düşünce içindeki Marksist ve Leninist bölücü örgütlenmeler ve akımlar olarak görüntülenmektedir. Bu halin dinci akım ve örgütlenmelerden daha az tehlikeli olduğu söylenemez. Türkiye’nin, yasadışı sol örgütler tarafından 1920’lerden itibaren, özellikle 1968 yılından sonra gelişen ideolojik olaylar içindeki sol akım ve hareketler ile sürekli başı derde sokulmuştur.

1950 yılından sonra daha ziyade üniversite çatısı altındaki bir kesim ilim adamlarının da yanlış tutum ve davranışlarıyla iktidardaki muhafazakâr gruba karşı gelişen sol örgütlerin, yeteri kadar güce eriştiklerini görüyoruz. Öncelikle ABD. düşmanlığı göstergesi içinde gelişen olaylar, zamanla yönetime karşı isyan şekline dönüştürülmüştür. Hükûmetlerin bu olaylara karşı gerekli tedbirleri alması gerekirken işi savsamaları da gençliğin bir kesimini sol ideoloji ve devlet karşıtı örgütler içine çekmiştir. Daha sonraları solcu gurubun geliştirdiği terör hareketlerine, 1960 Anayasasının demokratik olduğu kadar çağdaş normları dahi engel olamamıştır.

Görevim 1966 yılından itibaren devlet merkezi olan ANKARA’da geçtiği için gelişen sol akım ve hareketleri daha objektif biçimde tahlil edebiliyorum.

1974 yılında çıkarılan af yasası ile de, 1980 öncesi muhafazakâr milliyetçi gençlerimiz ile sol ideoloji yanlısı gençlerimiz karşı karşıya konulmuştur.

Devlet ve siyasî parti yöneticilerimizin basiretsiz tutumu, seçmen oyu kapma, Avrupa Topluluğu’na girme sevdası ile taviz vermesi görülen olumsuz ortamı çizmiştir.

Devlet içinde görev üstlenenlerin yanlış ve hatalı anlayışları, sol ideoloji düşüncesini taşıyan vatan haini ve cumhuriyet düşmanı insanımıza cesaretle eylem yapma fırsatını vermiştir. Devletimize ve milletimize sahip çıkan vatan evlâtları, sol ideoloji artıkları komünist kişiler ve şeriat özlemi içinde dinî bir devlet kurma amacına erişmek isteyen, vatan haini ve cumhuriyet düşmanlarınca şehit edilmişlerdir.

Hiç kimse bu kötü olayların akışındaki kendi rolünü başkasına yüklemeye kalkmasın. Biz hukukçular dahi, çekimser hareketlerimizle bu işin büyümesine katkıda bulunduğumuzu unutmayalım.

Son otuz yıldır sürekli devlet topraklarını bölme, devlet merkezini değiştirme, Türkçe dilinin yanında başka dillerde konuşma gibi üniter yapıyı bozan tehlikeli hareketlerde bulunan devrimci sol örgütlerin aşağıdaki acı tabloyu çizdiğini gözlüyoruz. Oysa anayasamızın 3 üncü maddesi devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmezliğini, dilinin Türkçe, başkentinin Ankara, milli marşının İstiklâl Marşı olduğunu açıkça ifade etmektedir.

İşi tarihsel şekilde gözlediğimizde “16 Haziran 1965 tarihinde Ankara ve İstanbul’daki bir kısım Yüksek öğretim gençlerinin önce “Fikir ve Sanat Kulüpleri” oluşturup 17 Aralık 1965 tarihinde birleşerek “Fikir Kulüpleri Federasyonu” kurduğunu, yaptıkları 10 Ekim 1969 tarihindeki toplantıda da başkanlığını Atilla SARP’ın üstlendiği “DEV-GENÇ” adını verdikleri bir topluluk oluşturduklarını görürüz. Amaç “emperyalizm ve feodal yapı kalıntısı olarak gördükleri Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı millî ve demokratik mücadelesinde sosyalist gençliğin düşünce ve eylemlerinin” genişletilmesidir.

Mahir Çayan, Yusuf KÜPELİ, Münir Ramazan AKTOLGA isimli kişilerin, geliştirdikleri bir komiteyi “TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ” (THKP) adıyla silâhlı çete şekline soktukları ayrıca ö ğrenilebilir.

1971 yılları içinde yaptığımız bir soruşturma sırasında GEZMİŞ ve arkadaşları, ifadelerinde THKP/C’ nin açık açık “Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu bugün Türkiye’de emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi veren ve ülkenin bağımsızlığının ancak silâh zoruyla sağlanacağına inanan ve bu yolda mücadele yapan bir örgüt” olduğunu bildirmişlerdir.

1976 yılı içinde fikir ayrılığı ile Ankara grubu (DEV-YOL), İstanbul grubu (DEV-SOL) diye ikiye bölünen, THKP/C içinde DEV-SOL’un 1978 Aralık ayı 13. günü ilk merkez toplantısında Dursun KARATAŞ, Paşa GÜVEN, Hüseyin SOLGUN’un yönetimi üstlendiklerini görüyoruz. Şiddet yanlısı olarak kurulan bölücü örgüt, Türkiye’yi (Ankara-Ege-Akdeniz-Karadeniz-Doğu Anadolu gibi) altı bölgeye ayırarak çalışmalarını hızlandırmıştır. Bölgeler içindeki illere atadıkları sorumlular ile Faşist Terör dedikleri devletimizi yönetenlere karşı silâhlı mücadele ekipleri de oluşturmuşlardır.

Bu cani şebekesi elemanları o günlerde ne acıdır ki; 10.07.1980 tarihinde eski başbakanlardan Nihat ERİM ve koruma görevlisi polis memuru Ali KARTAL’ı, daha sonra İstanbul Emniyet Müdür Yrd.sı Mahmut DİKER, koruma polisi Turgut ERGÜVEN başta olmak üzere birçok görevliyi şehit etmişlerdir.

1980 askerî harekât sonrası yapılan müsademelerde sağ yakalananlar için yapılan sorgular ve elde edilen bulgular ışığında, 240 sivil, 35 emniyet mensubu ve 23 askeri şehit ettikleri tespit olunmuştur.

Muhakemeleri sırasında, cezaevlerinde boş durmayıp DEV-GENÇ, LİSELİ DEV-GENÇ, DEVRİMCİ SOL GÜÇLER, DEVRİMCİ İŞÇİ HAREKETİ, SİLÂHLI DEVRİMCİ BİRLİKLER “SDP” gibi gruplar oluşturup çalışmalarını da merkez komitesi olarak devam ettirmeyi başaran katil şebekesi lider kadrosundaki teröristler duruşma sırasında düzenledikleri, 50 imzalı iki cilt hâlinde yayına da koydukları yazılı savunmalarında; (İstanbul DGM since 5.9.1989 gün ve 1989/264 sayılı karar ile toplanmasına karar verilen). isimlerini işaret ettikleri birçok görevli asker, sivili de hedef seçmişlerdir. Daha acı olanı muhakeme sırasında, başta Dursun KARATAŞ olmak üzere, lider kadrosunda bulunanların bir kısmı firar etmişlerdir. Gösterdikleri hedeflerin az da olsa bir kısmını şehit etmeleri önlenememiştir.

Ankara’da İbrahim BİNGÖL’ün başını çektiği bir grup, ulaşabildikleri Kor. Gnr. Hulusi SAYIN, Selâmi SELEN, Dr. Musa DUMAN ve daha birçok görevliyi şehit etmişlerdir. Olay sonrası yakalanan ve bir fırsatını bulup Ankara cezaevinden kaçmayı başaran İbrahim BİNGÖL ve Lütfü TOPAL (sonra yakalandı) İstanbul’dan firar eden Dursun KARATAŞ hâlen yakalanamamıştır.

Bu arada örgüt içinde çıkan anlaşmazlıkta, örgütün yurt dışı sorumlusu Paşa GÜVEN Fransa’da örgüt tarafından katledilmiş, yerine Çelik MARKOÇ görevlendirilmiştir.

Gerek büyük kent, gerek kırsal alanda güvenlik güçleri aralıksız gerçekleştirdiği operasyonlar ile Devrimci Sol’u yıprattığı için Eylül 1992’de örgüt içinde Bedri YA⁄AN’ın önderliğinde darbeciler grubu ile Dursun KARATAŞ liderliğindeki önderlik grubu arasında anlaşmazlık çıktığı duyumlar arasındadır.

Örgütün amaç ve stratejisi, yukarıda kısa olarak açıkladığımız gibi, Türkiye’de anayasal düzeni parti önderliğinde (THKP/C) Silâhlı Halk Ayaklanması ile yıkarak yerine MARKSİST-LENİNİST ilkelere dayalı SOSYALİST bir düzen kurmaktır. Örgüt, bu düzeni geliştirmek için PKK- TKP/ML. TİKKO. PARTİZAN adındaki sol örgütler ile de sürekli temasını sürdürmektedir. Eğitim merkezi olarak da PKK’dan devraldığı “Şehit Ahmet Kampı’nda” ayrıca Doğu, Güneydoğu bölgeleri ile Karadeniz ve Ege bölgeleri ve kırsal alanlarında militanlarını askerî eğitime tabi tuttukları gözlenmiştir.

Örgüt propagandasını yurt içinde ve özellikle Hollanda-Fransa-Yunanistan-Belçika-Lüksemburg-İsveç-İsviçre-Libya ve Federal Almanya gibi dış ülkelerde silâhlı eylemleriyle, gene Türkiye’de “Özgür Gündem, Yeni Ülke, Dilan” isimli mecmualar, uzantısı olan siyasî parti kongreleri ve toplantıları, yurt dışında da basın vasıtasıyla yaptığı toplantı ve yürüyüşler ile sesini duyurmaya çalışmaktadır. Bir zaman sonra DHKP “Devrimci Halk Kurtuluş Partisi”, DHKC “Devrimci Halk Kurtuluş Cephesi” gibi iki faaliyet içine girmeye yönelen “Devrimci Sol” kongrede özellikle Türkiye adını silerek Devrimci Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi (DHKP/C) adının kullanılmasına karar vermiştir.

Kamu oyuna kendini duyurmak için de katil şebekesi örgüt 29.09.1994 tarihinde Adalet eski Bakanı Mehmet Topaç’a suikast düzenlemişse de eylemi gerçekleştiren militanlar çok kısa bir süre içinde canlı olarak yakalanmaktan kendilerini kurtaramamışlardır. Bu tetikçiler, açılan dava sonunda Ankara DGM since idam cezasına mahkûm edilmişlerdir. Çok acıdır ama, bu kişilerin cezalarının infazı, daha bir çok terör örgütü elemanlarının idam kararları gibi TBMM’ de bekletilmektedir. Cezalar infaz edilmedikçe bu terörün durmayacağını bilmeliyiz.

DHKP/C çalışmalarını bu şekilde sürdürürken, diğer tarafta da gene Türkiye’de Marksist Leninist diğer deyimle Komünist ideloloji çizgisinde faaliyetini sürdüren bir başka bölücü örgüt olan “KÜRDİSTAN İŞÇİ PARTİSİ” (Partiye Karkeren Kürdistan) PKK terör örgütünün kuruluş aşamasından günümüze kadar geçirdiği safhaların, önemli kısımlarını özetleyebiliriz.

Türkiye için talihsiz bir hareketle çıkarılan 1974 genel affı ile cezaevlerinden salıverilen aynı düşünceye sahip terörist bilinçli kişilerin de kendilerine katılmasıyla bir anda güçlenen Abdullah ÖCALAN hemen bir dernek “Devrimci Demokratik Kültür Derneğini” oluşturuverdi. Önce Ankara’da yüksek okul öğrencilerinden radikal Marksist-Leninist diğer deyimle komünist ideolojiye sahip kişiler ile daha sonra 1974 yılı içinde Ankara Yüksek Öğrenim Derneği (AYÖD) ve PKK kuruluşu olan daha birçok dernek üyeleri öğrenciler ile temasa geçerek çalışmalara başladı. Genel olarak “KÜRDİSTAN İŞÇİ PARTİSİ” (PKK) Terör Örgütünün ilk aşaması 27-28 Kasım 1978 tarihinde yapılan bir toplantıda ortaya kondu.

Önceleri Abdullah ÖCALAN kendi isimine dayalı Şanlıurfa-Gaziantep illerinde ve yöresinde “APOCULAR”, diğer bölgelerde de “Kürdistan Devrimcileri”, Tunceli, Bingöl, Elazığ, Kars ve Ağrı illeri ve yörelerinde de “Ulusalcılar” adıyla faaliyete geçti. Sonra da “Ulusal Kurtuluş Ordusu (UKO) Kürt Halk Kurtuluşçuları (KHK) adını kullanmaya başladı. Bundan sonra yasa dışı yolla 1979 yılı içinde Suriye’ye (ŞAM’A) geçtiği öğrenilen Abdullah ÖCALAN önce ASALA terör örgütü ile temas kurdu. Filistin’de bulunan ASALA kampında militanlarını daha da ehlileştirip, 1980 yılından sonra da Almanya, İngiltere, Fransa, İsveç, Avusturya, Yunanistan, Danimarka, Kıbrıs Rum Kesimi, Belçika ve İsviçre gibi ülkelere kaçan tetikçilerinin Türk dış temsilciliklerine eylem plânları yapmalarını sağladı.

Beyrut’ta 15-16 Temmuz 1981 tarihinde yaptığı Birinci Ulusal Konferansında “Kürdistan İşçi Partisi” (Partiye Karkeren Kürdistan) (PKK) terör örgütü, Vietkong modeli gerilla yöntemiyle silâhlı bir savaşa hazır olduğu, 20-25 Ağustos 1982 tarihinde Şam’da yaptığı ikinci kongresinde de “Bağımsız Kürdistan Devleti’nin” ancak silâhlı mücadele ile kurulması fikrini geliştirdi.

1984 yılından itibaren de Filistin kamplarında eğitilmiş olan militanlarından önce askerî kanadını (HRK), daha sonra 21 Mart 1985 tarihinde de “Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cehpesi” (ERNK) adıyla bir cephe oluşturdu. Daha da ileri giderek 7-11 yaş grubu çocuklardan oluşan “Kürdistan Ulusal Kurtuluş Ordusu” ismiyle (ARGK)” bir topluluk kurduğu öğrenildi.

1990 yılı içinde yaptığı 4. Kongrede halkı isyana ve halk hareketlerine yönelttiği, PKK’nin 35 kişiden oluşan yönetim kadrosunu Avusturya’nın Viyana, Belçika’nın Brüksel, Danimarka’nın Kopenhag, Yunanistan’ın Atina şehirlerine dağıtarak yaptığı çalışmalar ile terör örgütünün (üye aidatları, bağışlar, yasa dışı yollardan elde olunan gelirler, yasa dışı yollardan bu devletlere soktuğu kişilerden alınan paralar ve uyuşturucu ticaretinden) parasal destek sağladığı duyuldu.

Yasal bir yol denemesi içinde “PARTİ-ORDU-CEPHE” birimleri ile PKK” Stratejik (a)- Savunma, (b)-Denge, (c)- Saldırı” aşamalarından sonra “Kürdistan Halk Kurtuluş Savaşı” için geçerli bir ortam buldu. 1991 seçimlerinde bir parti şemsiyesi altında o parti listesinden gösterdiği militanlarının TBMM’ne girmelerini de sağladı.

Sonrası malûm, yemin töreni öncesi ve yemin töreninde maksadı anlaşıldı. PKK artık siyasî ortamda kendini kabule götürecek yolda yürüyordu. Bu hareketin gelişmesinde en büyük etken “Sevr” düşüncesi içinde dış devletlerin yardımı ve daha acı olanı da politikacılarımızın yönetime gelmek için ve yönetime geldiklerinde kendileri için oy pazarında; dinde ümmetçiliğe ve sol ideolojide bölücülüğe, Avrupa Topluluğu’na kabul yolunda verdikleri tavizlerdir.

Üzücü olan diğer bir husus da, terör örgütünün Türkiye’de yasal kuruluşu olan siyasî partilerin, sırasıyla Anayasa Mahkemesince kapatılmasına karşın, ısrarla demokrasi arenasında, her seferinde oluşturduğu siyasî parti temsilcilerinin işlediği bölücülük suçları dolayısıyla mahkemelerce verilen cezaların infazını, yönetim görevini üstlenenlerin geciktirmiş olmalarıdır.

Olumsuz bir durum da; Dünyanın PKK’yı bir terör örgütü olarak kabulünden sonra dış devletlerin yardımıyla yakalanıp yurda getirilen Abdullah ÖCALAN’ın muhakemesinde yargının ve devlet yönetiminin takındığı acı ve yanlış tavırdır.

Hükûmet eden siyasî parti liderlerinin hukukun dışına kayarak imza ettikleri bir protokol ile Abdullah ÖCALAN hakkında verilen idam cezasının infazını askıya almaları da ayrıca hukuk içinde bir skandal niteliğindedir.

Görüntülenen bu iki terör dışında Türkiye’de sol ideolojik düşünce içindeki örgütlerden özellikle TİKKO’nun geçen yıl (1999) bir valimizin (Çankırı Valisi Sn. Ayhan ÇEVİK’in) ağır yaralanmasına, bir koruma polisimizin şehit olmasına neden olan suikast girişimidir. Olay sonrası sanıkların kısa süre içinde yakalanışı ve dolayısıyla yöneticilerce terörist düşüncelerin yok edileceği yolunda olumlu çalışmalar yapılmasıdır.

Bütün bu olumsuz şartların oluşmasında tek sebep, devleti yönetenlerin ve de yönetime talip olanların terörü tanımakta gecikmiş olmalarıdır. Baş sorumlu onlardır.