1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Orkun’a Gelenler

okurdan
ÖZE VE SÖZE BAĞLI OLANLAR

Devletim, milletim senin sevdalınım diyenler özüne bağlı kalmak zorundadırlar. Özde tutarlılık, sözde tavizkârlığı önler. Kısaca kıvırmaz.

Devlet işlerinin ciddiyet istediğini ve savsaklamadan yürütüleceğini kendine edep edinir. İşini cesaret ve fergatla yürütür. Bilgelikten uzak kalamaz. Bu asil milletin sekiz bin yıl önce bir potada eriyerek kimlik ve kişilik kazandığının şuurunda kalarak bölücülüğe siper olurlar. Millî birlik ve beraberliğimizi korurlar.

“Git oğul, haydi git

Ya gazi ol, ya şehit”.

diyebilen necip milletinin millî terbiyesiyle yuğrularak adam olurlar. Ulu söze kulak verirler: “Kendine gel oğul!” diyenleri kırmazlar. Kendine gelmeyeni hiç sevmezler. Tıpkı Trakya türkülerimiz gibi:

Nasıl gönül veririm?

Kendini bilmeyene!”

Bunlara da tırpan atmayı erdemlilik sayarlar. Silerler böylelerini. Eee gönül adamı olmak kolay değil. Biz gönül adamıyız, onun için zor olanı seçtik. Bunları başaracak kadar da zekiyiz. Bizim yerimiz, milletimizin sin sidir. O sinede yer yapmayanların mevsimlik ömrü olur. İhanet edenlerin de mezarı dışarda kalır.

Siyaseti daha faydalı olabilmek için isterler. Bir de onursuzlara, gurursuzlara ve şuursuzlara öyle bir ulu makamı kaptırmamak için.

Hele de kültürel yozlaşmaya çok karşı olurlar. Bitkilerin, hayvanların dahi yaşamak için ortam seçtiklerini düşünerek kültürümüzü, yabancı kültürün etkilerinden korurlar. Tehdit ve tehlikelerin üzerine cesaretle giderek onları sindirirler.

Çalışmayı severler. Nâmert köprüsünden hiç geçmezler. Çünkü dikeni batar. Alçakları dost edinmezler. Seçici olurlar. Güzel giyerler. Güzel yerler. Güzelliği ahlâkta ararlar. İşini ehil olana gördürürler. Zeki insanlarla çalışmaktan zevk alırlar. Onun için ekibini bilge kişilerden oluştururlar. Tek arzuları milletinin zenginliğidir. Kısaca, farklılığının farkında olurlar.

Yıldırım GERGİN/Yozgat

SULTAN II. MURAD’IN TÜRKÇÜLÜĞÜ

16. asrın ilk yarısına doğru Türk kültüründe ve Türk dilinde dikkat çekici bir canlanma görüldü ve birbiri ardına kıymetli eserler yazılmaya başlandı.

Bu cereyan doğrudan doğruya Padişahın teşvik ve himayesi altında gelişiyordu. Oğuz ananelerinin kuvvetle yaşatıldığı Amasya’da yetişen II. Murad, devletin başına geçtikten sonra millî kültüre ve Türkçeciliğe büyük önem vermiş, âlimleri ve edebiyatçıları o yönde çalışmalara sevk etmişti.

Bu devirden kalan eserler içinde Yazıcıoğlu Ali’nin “Tevârih-i Âl-i Selçuk” bilhassa zikre şâyandır. Çünkü Osmanlıların KAYI BOYUNDAN geldiği ilk defa onun tarafından ortaya atılmıştır. Sultan II. Murad da millî kültüre duyduğu sevginin bir nişanesi olarak, bastırdığı paralara Kayı damgasını vurdurmuştur. Bu damga, halefleri zamanında terk edilmiş, sadece bir müddet bazı silâhların üzerinde kullanılmıştır.

Şeyhî’nin “Hüsrev ile Şirin”i, Molla Ârif Ali’nin “Dânişmendnâmesi”ni, Yazıcıoğlu Mehmedin “Muhammediye”si, ibni Melek bin Muhammed’in “Bahrü’l-Hikem”i, iznikli Hümânu’nun “VESİLENÂME”si, Serezli Nazmî’nin “Süleymannâme”si, bu devrin Türkçecilik cereyanını ortaya koyan zengin kaynaklardır. Aynı şekilde, tercüme yoluyla birçok meşhur eserin Türk halkına tanıtılması mümkün olmuştur. Bunlardan da Yazıcıoğlu Mehmed’in “Envârü’l- Âşıkîn’i, Balıkesirli Devletoğlu Yusuf’un “Hidâye” ve “Vikâye”si, İbn Arabşah’ın “Câmiü’l-Hikâyet” ve Mercimek Ahmed’in “Kâbusnâme”si zikredilebilir.

İlk şair padişah olan sultan II. Murad, aşağıdaki örneklerde görüleceği gibi devrin konuşulan diliyle şiirler yazarak, Türkçecilik cereyanı içinde yerini almıştır.

“Sâki getür yine benk ü şerâbımı

Söyle dile getür yine cenk ü rebâbımı

Ben var iken gerek bana bu zevk ü bu sefâ

“Gerçi haddim değüldür bûseni kılmak

Ârif olan çün bilir zâti ne lâzım dilek söylemek”

“Murâdî gönlümün senden vefâdar

Ki ol cevr ile çoktan mübtelâdur.

Kimin kim bir büt-i sîmîni vardır.

Eğer Şah-ı Cihân ise gedâdur.”

Şiirlerinde “Murâdî” mahlâsını kullanan Sultan II. Murad’ın bir divanı olduğu bilinmektedir. Fakat bulunamamıştır.

Ali Seydi OĞUZTÜRK/Malatya