Öne Çıkarılanlar
Featured posts

Birliğin kuvvet doğurduğu hakikatı üzerinde hiçbir fikir ihtilâfı yoktur. Bu hakikati, birçok milletlerde hikâyelere, fıkralara, vecizelere, atasözlerine konu olmuştur.

Az kuvvetle çok iş yapmak gerektiği zaman başvurulacak biricik yol birliktir. «Birlik» , muhtelif enerjilerin birbiri aleyhine yönelerek karışmalarını önleyecek tek çaredir. Bu hakikat herhalde pek eski çağlarda anlaşılmış, devletler bu hakikatın neticesi olarak doğmuştur.

Türk milliyetçileri bugün sıkı bir birlik kurmak zorundadırlar. Çünkü bütün yurdu kaplayan bir teşkilat kurup nazariyeden ameliyeye geçmişlerdir.

Milletlerin ruhiyatı ve kabiliyeti yüzyıllar boyunca pek az değiştiğine göre acaba geçmişimiz bu enerji kaynağı birlik için bize ümit verecek durumda mıdır? Yoksa kendimize yeni bir ümit kapısı açmak için yeni atılışlar yapmak mı icab edecektir?

Tarihimiz, bugün için aradığımız birlik ve disiplin kabiliyetinin bizde bol bol var olduğunu gösteren örneklerle doludur.

Irkımıza disiplin fikrini ve kabiliyetini ilk sokan şahıs büyün Kun imparatou «Mete» (yahut «Motun») Yabgu’dur. Milâttan önceki 209 – 174 yıllarında hükümdarlık eden Mete’nin, ordusunu nasıl kurduğu malûmdur: Sıkı talim ve kabiliyet geliştirme, buyruklara kayıtsız – şartsız başeğme ve en küçük tereddüdün cezası olarak ölüm. Bugün için fazla sert olan bu disiplin şekli o zaman için normaldi ve bir millet yaratmaya yarıyacak manevî bir unsur olmuştu. Netice belli: Küçük, fakat demir gibi disiplinli bir ordu ile kurulan ve asılarca devam eden koca bir imparatorluk ve «Türk Birliği»

Mete’nin millete aşıladığı disiplin ve birlik ruhu günümüze kadar gelmiştir: Birkaç imparatorluğa yetecek kadar geniş olan topraklarda daima birlik halinde tek devlet kurmak için yapılan iç savaşlar ve bu savaşların organı olan disiplinli, örnek şövalye orduları.

Apar kağanı «Tolun», Gök Türk Kağanı «İstemi», Uygur kağanı «Moyunçur», Karahanlı hakanı «Satuk Buğra» daha sonra «Cengiz Han» hep aynı metodla hareket etmişlerdir.

Osmanlılarda da aynı şeyi görüyoruz. Birlik ruhu ve sıkı disiplin, büyük meydan savaşlarının kazanılmasındaki başlıca âmildir. Niğebolu savaşında disiplinsiz bir millet olan Fransızların şövalye ordusu bir başıbozuk sürüsü gibi Osmanlı ordusuna saldırır ve ilk saftaki hafif piyadeyi dağıtırken asıl ağır ordu, heykel sessizliği içinde kesin neticeyi sağlayacak müdahale zamanını bekliyordu… Mohaçta disiplinsiz Macar kahramanlığı disiplinli Türk kahramanlığı karşısında ölüm darbesini yemişti.

Birlik ve disiplin yalnız savaş ve dövüş meydanlarına has bir vasıta değildir. Hayatın her alanında ve safhasında aynı tesirli neticeyi haiz bir vasıtadır. Osmanlı çağının tarikatları ile esnaf teşkilâtındaki disiplin ve birlik ruhu 15 – 16 ncı Asırlardaki büyüklüğümüzü sağlıyan kuvvetti.

Bazı bozguncu ve anarşist düşünceler birlik ve disiplinin aleyhindedir. Bunlar «Hürriyet» kozunu sık sık kullanarak ve disiplini istibdat, mutlakıyet, faşizm gibi beylik sözlerle karıştırarak fikirleri bulandırmak isterler. Bu gibi bozguncular sinsi sinsi propagandalar yaparlar, hatta askeri terbiyenin de aleyhinde bulunurlar. Halbuki, düşünülecek olursa disiplinin ancak yüksek insan topluluklarına has bir düzen olduğu kabul olunur. Bilfarz «Fin» topluluğu ile «Habeş» topluluğu ölçüştürüldüğü zaman birincideki disiplinin daha sıkı ve sert olduğu ortaya çıkar. Bu disiplin ruhlara sinmiştir. İleri bir topluluğun daha verimli, daha kolay ve hakkaniyetli yaşaması için başlıca şartlardan biridir. Disiplinli bir toplulukta kıtlık olduğu zaman yiyecek, vesikaya bağlanır. Herkes, ne kadar az olursa olsun, sıra ile yiyeceğini alır; fakat kimse açlıktan ölmez veya perişan olmaz.

Disiplinsiz toplulukta ise böyle bir nizam yoktur. Zenginler, nufuzlular veya açık gözler yiyecek maddelerini kapışırlar. Geriye kalanlar aç kalır, belki de ölür.

Bir konser bileti almak için kişe önünde kuyruk olup bekliyen insanlar, hürriyetlerinden kaybetmiş değildir. Medenî olduklarını gösteren insanlardır. Sıraya aldırmıyan, hep birden bilete hücum edenler ise iptidaî mahlûklardır.

Disiplin hayvan sürülerinde bulunmaz. İnsan topluluklarında ise onun olgunluk derecesine göre bulunur.

Disiplinle birlik birbirinden ayrılmayan iki unsurdur. İkisi daima beraber bulunur. Birlikle disiplinin nasıl bir enerji doğurduğuna en iyi örnek küçük bir askerî birliğin silâhlı çatışmalarda kendisinden kat kat üstün bir sivil kalabalığına daima galebe çalmasında gösterilebilir. En cesur kimselerden mürekkep yirmi başıbozuk, daha az cesur on askere her zaman yenilir.

Disiplin yaman bir kuvvettir. En kötü disiplin, disiplinsizlikten daima iyidir.

Anarşist fikirler, disiplini bir esaret diye anlatmak ve kabul ettirmek ister. Halbuki disiplin bir intizam ve feragat halidir. Bir topluluğun içinde vazife hiyerarşisinin gerektirdiği tabiî bir neticedir. İnsanlar toplu halde yaşadıkça daima üstler ve astlar olacaktır. Böyle olunca da mutlaka direktif verenlerle alanlar bulunacaktır.

«Çekiçsen vurmayı, örssen dayanmayı bil» şeklindeki atalar sözü «sosyal nizamda sana düşen vazifeyi hakkı ile yap» demektir.

ATSIZ, Türkeli Dergisi, 18. Sayı, 20 Ağustos 1952

* Atsız’ın bu yazısı ülküdaşımız İbrahim Ağkoyun tarafından özel bir araştırma sırasında bulunmuştur.
**  Ülküdaşımız Mutluhan Pekin tarafından hazırlanmıştır.

0 14900

Rahmetli Nihal Atsız “Yolların sonu” kitabında “Kahramanlar can verir \ Yurdu yaşatmak için” satırlarıyla biten “Kahramanların Ölümü” şiirini “Şehit Tayyareci Kurmay Yüzbaşı Kâmi’nin hatırasına”  ithaf etmiştir. Plt.Yzb.Kâmi’nin kim olduğunu araştırdık.Silah arkadaşlarının onun hakkında yazdıklarını Havacılık ve Spor dergisinde ifade ettiğini okuduk. (1) Hakkında Ercan Çetinerler’in hazırladığı siteden bilgi aldık.

Sicil bilgileri.(2)

Adı soyadı : Hv.Plt.Kur.Yzb.İsmail Kâmi
Baba adı   : Mehmet
Ana adı    :
Doğum yeri ve tarihi : İstanbul-1898
Şehadet yeri ve Tarihi : Eskişehir, 25.8.1931
Son görev yeri : Eskişehir Hava Ok.K.lığı
Sicil No : 1916-250
Medeni hali : Evli 1 çocuk.
Eş ve cocuklarının adı : Saffet-İlhan
Gömülü olduğu yer : Eskişehir Hava Şehitliği.

Sönen Yıldızlardan; KÂMİ

Kâmi’nin ölümü,Türk Tayyareciliğinin kalbinde ebedi bir sızı olarak kalacaktır.

   25 Ağustos 1931 Salı  sabahı yapmakta olduğu tekamül uçuşları esnasında geçirdiği bir kaza neticesinde tayyaresiyle beraber sukut ederek şehit olan Yüzbaşı Kâmi ,tayyarecilik tahsili için iki sene evvel hava kuvvetleri emrine gelen kıymetli erkanıharp zabitlerimizdendi.Harp Akademisini yüksek bir derece ile ikmal eden kahraman zabit havacılıkta hizmet etmek emelile ve kendi arzusuyla hava sınıfına geçmişti.

   Kâmi Bey Harbi umumi içinde zabit olmuş ve muhtelif cephelerde fedakârane hizmetleri sepkat etmişti. İstiklal Harbi’nin en buhranlı zamanlarında bilhassa İnönü,Sakarya ve son Büyük taaruzda Kami her zaman olduğu gibi yine memleketi hesabına düşmanla kahramane çarpışmaktan geri kalmamış ve bütün kumandanlarına karşı Türk zabiti olduğunu göstermiştir. Kami,Harp Akademimizin yetiştirdiği müstesna zekalardanda. Onu yakından bilenler yok oluşu için en ziyade ısdırap çekenlerdir. 1930 Şark harekatında ve bilhassa  Ağrı Dağında Kami Türk  havacılığına şerefli bir tarih kazandırmıştır.En müşkil hava şartları içinde sabahtan akşama kadar yılmadan bila fasıla uçuşlar yaparak attığı bombalarla Ağrı’ya dehşet veren merhunun o günlere ait kahramanlıkları henüz kimsenin hatırından çıkmamıştır. Bütün bu şanlı menkıbeleri Kami yaratmıştı. Kami,Türk milleti için muazzam bir varlıktı. Ve o varlığı bilhassa istikbal içindi,Kami’nin ölümü yalnız Türk Tayyareciliğini değil,bütün Türk milletini ağlattı. Kami’nin yok oluşu yalnız Türk havacılığına değil,Türk vatanına da ziya oldu. Bu şerefli tayyareci için,Eskişehir’de akıtılan göz yaşları büyüklüğünün yegane delili idi.

   Kâmi evli idi.Memleket için yetiştirmekte olduğu yedi yaşında bir oğlu vardır.Henüz bu yaşta öksüzlüğün acısıyla mustalip olan minimini yavrunun şimdi koca bir millet babasıdır.Kami’nin geride bıraktığı insanlar milletindir,onlar millet için en değerli birer emanettir.

   Kâmi gitti,yok oldu.Fakat onun unutulmayan şerefli hatıraları ve yüksek namı her Türk’ün kalbinde ebediyen yaşayacak ve ölmeyecektir.

   Nihal Atsız ,Şehit Plt.İsmail Kâmi ve diğerlerini saygı ve rahmetle anıyoruz.

Celâl Öcal

 

1-Havacılık ve Spor 22 kanun sani 1932

2-Ercan Çetinerler havaciyiz.com

 

1 5262

Masanın bir ucunda Atsız, diğer ucunda ben.

- Demek şimdi niyetin ciddî, dedi, röportaj yapmak için azimlisin.

Kendisine mahsus şakacı tavrı ile gülümsüyordu.

- Evet, diye cevap verdim. Hem biliyor musunuz bu röportaj işi gazeteciliğin en ucuz kısmı. Önce konuşmak röportaj yapmak için birisini yakalayacaksınız…

- Sen de beni yakaladın.

- Öyle… Ondan sonra biraz kağıt, biraz kalem oldu mu, tamam.

Kağıtları ve kalemi cebimden çıkarıp masanın üzerine koydum.

- Başka?

- Bir de sorular meselesi var. İsterseniz soruları da siz sorun ve sonra kendi sorduğunuz sorulara cevap verin.

- Oldu olacak bu röportajın üzerine benim imzamı atarsın artık. En iyisi soruları bari sen sor da röportaja benzesin.

* * *

- Dr. Rıza Nur’u ilk önce nerede ne zaman gördünüz?

- Mısır’dan geldiği gün… Zevcemle birlikte karşılamaya gitmiştik.Vapur rıhtıma yanaştığı zaman önce o beni görmüş “Nihâl” diye seslendi.

- Öyleyse evvelden sizi tanıyordu.

- Hayır. Yalnız resimlerimizden birbirimizi tanıyorduk. Aramızdaki tanışma  “Oğuznâme” vesilesiyle oldu. Dr.Rıza Nur’un İskenderiye’de Oğuznâme’yi neşrettiğini duymuş ve bir tane edinmek istemiştim. Caferoğlu, “Kendisine yaz kardaşım, iyi adamdır, gönderir.” demişti. Bir mektupla Oğuznâme’den istedim. Gönderdi. Tanışıklığımız böyle başladı ve devam etti.

- Hatırlamışken onu da sorayım.”Türkbilik Revüleri” Paris’te mi yayınlanmıştı, yoksa Mısır’da mı?

- Hepsi, hattâ Lâtin harfleriyle olanlar dahi, Mısır’da.

- Dr. Rıza Nur’u ilk görüşte üzerinizde nasıl bir tesir bıraktı?

- Söylediğim gibi, resimlerinden tanıyordum. Görür görmez teşhis ettim. Tahminime çok benziyordu. Orta boylu, toplucaydı. Saçları dökülmüştü.

- İstanbul’a döndüğü zaman evli miydi?

- Hayır. Zaten Rıza Nur çok eskiden bir kere evlenmiş ve ayrılmıştı. Ondan sonra da bir daha evlenmedi. Çocuğu da yoktur.

- Sizce Rıza Nur’un en kuvvetli tarafı neresi idi?

- Tabii milliyetçiliği. Son derece şuurlu, uyanık ve engin bir sevgiyle Türklüğe bağlı idi. İkinci olarak sistemci oluşu da en kuvvetli taraflarından birisiydi. Her konuda fikri , hem de derin ve kendine mahsus fikri olan bir mütefekkirdi. Ansiklopedist de diyebiliriz. Türkiye’nin kalkınması için bir program hazırlamıştı. Bu programı Orkun dergisinde (1950-1951’de çıkan Orkun) yayınlamıştık. Tabii, bugün için eskimiş ve tatbik kabiliyeti olmaktan çıkmış tarafları var. Fakat bir vesika olarak değeri çoktur.

- Yazar olarak, üstün bulduğunuz tarafları nelerdir?

- Bence yazar olarak en kuvvetli tarafı hususî mektuplarıdır.

- Bir yazar için, basılmış eserlerinin dışında, hususî mektuplarının başarılı olması pek alışılmış bir şey değil. Sizce bunun sebebi ne olmalı ?

- Rıza Nur, güzel yazardı. Fakat yazdığından daha güzel konuşurdu.Bu da pek alışılmış bir şey değil. Herkes konuştuğundan daha güzel yazar. Umumî kaide budur. Rıza Nuri bu kaidenin istisnasıydı. Mektuplarının kuvvetli oluşu da herhalde çok samimî ve açık sözlü yazılmış olmasındandır.

Mektuplarından sonra en kuvvetli eserinin Türk Tarihi olduğunu söylemeliyim. Türk Tarihi millî heyecan verici olması bakımından çok mühimdir. Bir milliyetçi nesil yetiştirmiştir.

- Hangi nesil?

- Bizim neslimizi. Ben Türk Tarihi’ni okuduğum zaman yirmi yaşındaydım. Çok beğenmiş ve heyecanlanmıştım. Kardeşim Nejdet (Nejdet Sançar) o zaman on beş yaşlarındaydı. Onunla bahse tutuştuk. Türk Tarihi’nin her cildi için, okuduktan sonra, eğer okuyabilirse, ben ona beş kuruş verecektim. Biliyorsun, Türk Tarihi on iki cilttir ve bir hayli de hacimlidir.

- Kim kazandı?

- Bahsi Nejdet kazandı ama parayı almadı. Türk Tarihi’ni o kadar beğenmişti ki, on iki cildi de arka arkaya okudu ve kitabın verdiği büyük heyecanla bahsi kazanmasına rağmen, altmış kuruşu benden almak istemedi.

- Dr. Rıza Nur’un Türklüğe hizmetinden de biraz bahseder misiniz?

- Tabiî önce Türk Tarihi… Nesillere milli şuuru aşılayıcı kuvveti bakımından. Tarih olarak sistematik değildir. Son iki cildi de basılmamıştır. Sonra; tercümelerini söylemeliyim. Bir de neşrolunmayan Türk edebiyatı Tarihi var… Fiilî olarak da Türklüğe pek çok hizmeti vardır. Meselâ Ankara’da Millî Mücadele sırasındaki ilk maarif Vekilliği zamanında, mekteplere tâmim göndrerek , talebe isinlerinin Türkleştirilmesini istemişti. Şimdiki pek çok öğretmenin Türkçe isimleri o zamandan kalmadır.

- Lozan’a murahhas olarak gidişi nasıl oldu?

- Bak, bu hususta, sana, Rıza Nur’un kendisinden dinlediğim hâtırayı nakledeyim. Heyeti Vekile toplantısında, Lozan’a gidecek delegeler seçimi yapıldığı zaman, başmurahhas olarak Rauf Bey seçilmişti. İkinci murahhas olarak da Dr. Rıza Nur intihap olundu. Bir de Hasan Bey (Hasan Saka). Fakat, Rıza Nur, millî menfaatlere uygun görmediği için, Mustafa kemal Paşa’ya giderek “Neden bu adamı seçtirdin?” diye sordu. “Peki, kimi tavsiye dersin?” diye sorunca da şu cevabı verdi: “Bence İsmet Paşa’yı seçtirsen iyi olur.” Onu takip eden heyeti vekile toplantısında Mustafa Kemal Paşa, oturumu açınca, “Şimdi Lozan’a gidecek murahhasların intihabını yapalım, bence başmurahhas olarak İsmet Paşa münasiptir. Siz ne dersiniz?” diye sormuş ve tasvip edildikten sonra “Diğer murahhaslar zaten belli.”  diyerek doğrudan doğruya Rauf Bey’in şahsını istemediğini belirtmişti. Rıza Nur’un bu kadar yürekten davrandığı, İsmet İnönü’nün sonra O’nun hakkında ne iftiralarda bulunduğunu erbabı bilir. Şunu da belirteyim: Rıza Nur’un bu hareketi vatan menfaatinden başka bir sebebe dayanmıyordu. Rauf Bey ittihatçıydı. Rıza Nur ise eski itilâfçı. Fakat, Ankara’da Millî Mücadele başladığı zaman ön safta bulunanlar hep eski ittihatçılar olmasına rağmen Rıza Nur derhal onlara katılmakta bir beis görmedi. Vatan menfaatini parti fikrinin daima üstünde tuttu. Ankara’ya gidenler arasında da eski itilafçılardan hemen hemen başka kimse yoktu.

- Dr. Rıza Nur’un insanî taraflarına ve hassalarına dair bir hâtıranız var mı?

- İnsanları tanımakta fevkalâde kabiliyeti vardı. Meselâ, Gümülcineli İsmail Hakkı adında bir itilâfçı için daha o zamanlar “Bu adam Hürriyet ve itilâfı perişan edecek!” dermiş. Dediği oldu. Türkiye’ye geldiği zaman, daha sonra Türkçülükten dönen bir şahıs için “Gümülcineli, itilâfçıları perişan etti, bu adam da Türkçülüğü perişan edecek!” derdi. Dediği çıktı. Bahsettiği kimsenin Türkçülüğe büyük zararları dokundu.

- Türkiye’ye döndükten sonra, Rıza Nur, neyle meşgul oldu?

- Doktorluğu bırakmıştı. O, daha ziyade hareket adamıydı. Tanrıdağı Mecmuası’nı çıkarmak istiyordu. “Bu mecmuayı çıkaramazsam benim için ölümdür!” diyordu. Merhum Mükrimin Halil de O’nu bu fikrinden vazgeçirmeye çalışıyordu. Fakat mecmuayı çıkardı. Tanrıdağı’nı çıkarmasına sebep , hem Türkçülüğü yaymak  hem de Türkbilik Revüsü’nde neşredemediği ilmî makaleleri neşretmekti.

- Mesleğinde, yani hekimlikte başarı göstermiş miydi?

- Evet, Operatör Cemil Paşa’nın (Cemil Topuzlu) muaviniydi. Sünnetçiliği ilmî bir şekle sokmuştur. 23 yaşında asistan yüzbaşı, 26 yaşında da doçent oldu.

- Şair olarak Rıza Nur hakkında fikriniz?

- Vasat bir şairdi. Esasen şiiri, Türkçülüğün yayılmasında bir vasıta olarak telâkki ederdi. En beğendiğim iki şiiri, “Oğuz Kağan Destanı” ile “Ateş ve Pervane”dir.

- Sinop’ta bir vakıf kütüphanesi var. Bu kütüphaneyi ne zaman kurmuş?

- Talebeyken kitap bulmakta zorluk çektiği için «İlerde param olunca kütüphane kurayım» diye niyet etmiş ve Millî Mücadele yıllarında bu niyet ettiği kütüphaneyi kurmuş. Bu bina, Sinop’ta deniz kıyısında iki katlı bir yalıdır ve bir çiftlik de geliri kütüp­haneye verilmek üzere vakıf bı­rakılmıştır. Kütüphanede daha ziyade Türkolojiye ait kitaplar vardır. Şimdi on bin cilt kadar kitap bulunduğunu tahmin ediyorum.

- Rıza Nur birçok siyasî hâdisele­rin içinde yaşamıştı. Hâtıralarının da çok zengin olması gerekir. Acaba hâtı­ralarını yazmış mı?

- Evet. Yazdığı hâtıralarını Paris’te ve Berlin’de iki kütüphaneye ver­miştir. Bunların ilerde basılması düşünülebilir.

- Türkiye’ye geldikten sonra dok­torluğu bıraktığını söylemiştiniz, ney­le geçiniyordu?

- O zaman Başvekil bulunan Dr. Refik Saydam eski arkadaşıydı. Onun yardımıyla emekli maaşı bağlandı ve birikmiş olanları da aldı. Bu sanırım, ayda 150 lira kadar bir paraydı.

- Hususî hayatında ne gibi özellik­leri vardı?

- Hususî konuşmalarında ve mua­melesinde gayet nazikti. Fakat prensip meselelerinde çok sert davranırdı. Fikirlerinde ısrar ve inat ederdi. Bir gün, ismet Tümtürk ile kendisini, bir imlâ meselesinde ikna edebilmek için büyük güçlük çekmiştik. Belki bir saat kadar münakaşa ettik. Fakat haklı gördüğü zaman da kabul ederdi. Meselâ bu imlâ meselesinde en sonunda «peki, peki, söylediğiniz gibi olsun» demişti.

Hiçbir aşırılığını görmedim. Arasıra içki ve pek nadiren de sigara içer­di. İtidalli yaşıyordu. Hattâ Mısır’da­ki bir alışkanlığını burada da terketmedi. Orada bulaşıcı hastalıklar pek yaygın olduğu için, bütün sebze ve meyvalan permanganat içinde temiz­ledikten soma yermiş. «Birçok arka­daşım bu yüzden öldü, benim sağ kal­mam bu ihtiyatım sayesindendir» der­di. Burada da sebze ve meyvalan permanganat içinde mikropsuz hale geti­rip yemekten vazgeçmedi.

- Peki, bir soru daha: Ölümünü na­sıl öğrendiniz?

- Bu çok acı ve beklenmedik bir darbe oldu. Ölümünden önce hiçbir rahatsızlığı ve şikâyeti yoktu. Sapa­sağlamdı. Taksim’de Şehit Muhtar Caddesinde Sülün Palas Apartmanın­da oturuyordu. Geceyarısı bir fenalık gelmiş, yanında çalışan hizmetçi kızı alt kattaki Doktor Semih Sümerman’a yollanmış. Doktor hemen gelmiş ve bir iğne yapmış. Sonradan öğrendi­ğimize göre ciğere kan hücum etmiş. Yirmi dakika sürmüyor, gözlerini haya­ta kapıyor.

Ertesi gündü, o zaman talebe olan Dr. Külâhlıoğlu geldi. Yüzü solgun, ha­reketleri ağırdı. «Size acı bir haber vereceğim. Doktor Rıza Nur bu akşam vefat etti» dedi. Donup kaldık. Hiç beklemediğimiz bir şeydi bu. Soma hazırlandık ve zevcemle birlikte Rıza Nur’un son ziyaretine gittik.

- Bildiğime göre, mezartaşında «Türklük için yaşadı, öldü» yazılı. Böyle yazılmasını kendisi mi vasiyet etmişti?

- Hayır. Kendisine ölümü yakıştı­rabilir miydi? Ona en yakışan mezartaşı bu olmalıdır diye, düşündüm ve ben yazdırdım. Hakikat de zaten budur. Bütün ömrü boyuncu Türklük için ya­şamış ve ölümü de o uğurda olmuş bir Türkün kabrine başka ne yazılabilir ki?

Millî Yol Dergisi, 7 Eylül 1962,  32. Sayı

* Söyleşi ülküdaşımız Kerem Kurt tarafından, Millî Yol dergisinden birebir alıntılanarak, hazırlanmıştır.
** Söyleşi Murat Gencoğlu (Altan Deliorman) tarafından gerçekleştirilmiştir.

0 5424

Atsız’ın yayımlanan onca eserinin yanında günümüzde en çok merak edilen eseri (kayıp) Türk Tarihi’dir. Kitapta Türk Tarihini başlangıcından günümüze bir bütünlük içerisinde ele aldığı bilinmektedir.

Erk Amca’yla tanışmamızın ardından ona sorduğum ilk sorulardan birisi Türk Tarihi olmuştu. Bu kitabın son halini merak ediyordum ve onun bu kitap hakkındaki bildiklerini dinlemek istiyordum. O da kitabın tamamlandığını, Atsız’ın el yazısıyla yazdığı notların üç kişi (Bu kişiler hayattadır fakat bilgileri dışında yazdığım için adlarını vermedim.) tarafından daktilo edildiğini ve yayına hazır hâle getirildiğini söylemişti. Ancak Atsız’ın vefatından sonra bu notların kaybolduğunu kendisinin de bu kitabı çok merak ettiğini dile getirmişti.

Gel zaman git zaman sohbetlerimiz devam etti. Yanılmıyorsam Aralık 2014′de bir sahaftan Nejdet Sançar’a ait bir takım evrakları edinme şansını yaşadım. Erk Amca’ya durumu anlattım. O da şu şu renkte, divân edebiyatıyla ilgili Osmanlıca belge var mı? Nejdet Bey’in yazısı inci gibidir. Harfler ince ve küçük mü? gibi sorular sormuştu. İlk haftasonu yanıma evraklardan birkaç tane alarak ziyaretine gittim. “Evet, bunlar!” dedi. Bu evraklar, benden önce Refet Körüklü’deymiş. O’na bunları Reşide Yenge (Erk Amca, Reşide Sançar için Reşide Yenge hitabını kullanmaktaydı.) vermiş. Refet Amca evinde pek yer olmadığı için bunları Erkin Yurtsever ağabeyin dükkânının deposuna kaldırmış. Erk Amca’da içerisinde Türk Târihi’nin notları olabilir diye belgeleri incelemiş ancak notlar çıkmamıştı. Bana da bu evraklarda Türk Tarihi olabilir diye çok ümitlenmiştim ama çıkmamıştı demişti.

Bu görüşmemizin üzerinden belki bir yıl kadar sonra, bir arkadaşımdan Türk Tarihi’nin notlarının bulunduğunu, bir yayınevinin bunları bastıracağını duydum. Doğrulamak için yayınevini aradım. Ve, evet doğrudur. Ama şimdilik kimse bilmiyor, bir arkadaşımız eski yazıdan çeviriyor diyerek bir cevap vermişti. Tel’if hakkını sorduğumda, anlaşmak üzereyiz cevabını vermişti. Tabii bu durum karşısında inanılmaz duygular yaşamıştım. İlk işim Erk Amca’yı arayarak, bu mutlu haberi vermekti. “Yapma ya!” sözüyle şaşırışını hâlâ unutamıyorum. Evladım çevirecek kimse yok ben de çeviririm demişti. Erk Amca daha önce Orkun Dergisi için Atsız’ın savunmasını eski yazıdan çevirmişti. Ben de bir ekibin bunu yapmaya başladığını duyduğumu söylemiştim.

Bu olay üzerinden de hemen hemen bir buçuk sene geçti. Ancak hâlâ Türk Tarihi’nden bir ses seda yok. Sanırım yayınevi sahibinin bu sözüyle, Erk Amca ve ben büyük sevinç yaşamış ve umutlanmıştık. Erk Amca gerçekten Türkçülüğünü inançlı ve samimi şekilde ifâ eden biriydi. Erk Amca uçmağa vardı. O, seksen yaşında olmasına rağmen bu eseri en çok merak edenlerden biriydi. Yaşına rağmen çevrilme işinde görev almak istiyordu. Dileğimiz, Türk Tarihi’nin müsveddelerinin veya daktilo hâlinin bir şekilde bulunması ve kitap hâlinde neşredilmesi. İnanıyorum ki, o zaman Büyük Atsız’ın da, Erk Amca’nın da ruhu şad olacaktır. Ve hayatta olan biz Türkçülerin de bu merakı sona erecektir.

Hemen belirtmekte fayda görüyorum. Eserin, Yağmur Atsız ve Buğra Atsız’da olmadığı kendi ifadeleriyle bilinmektedir. Eseri en çok merak edenlerden birisi de Buğra Atsız’dır. Kendisi hem Tarihçi kimliğiyle, hem Türkçü kimliğiyle, hem de Atsız’ın oğlu kimliğiyle bu eseri merak ettiğini dile getirmiştir.

Yazan : Serkan Akgöz

0 1058

Malumdur ki insanoğlu belli dönemlerde hayatının dönüm noktalarını yaşamaya mecburdur. Mayamızda varolan sevinç, üzüntü ve tarif edilemeyen farklı duygular ve hisler bizleri dönüm noktalarımızda birer kelepçe misali hapseder.


2017′nin 3 Ocak’ında Türkçüler kederin ateşine birer çıra gibi düşmüştür. Yaşayan çınarlarımızdan en merti gözlerini yummuş arkasında boynu bükük yeğenlerini bırakmıştır. Dimdik yaşamanın, mütevaziliğin, beyefendiliğin timsali amcamız bu puslu İstanbul’un pisliğinden ak pak, lekesiz ayrılmayı başarmış ancak bunu da bir başarı olarak nitelendirmeyip her zaman yaptığı gibi zaten olması gereken budur edasıyla biz Türkçüler’e üstü tül ile örtülü birer öğüt olarak miras bırakmıştır.


Türkçüler’in safından bir aksakal eksildi diyenler var ise salyalarını bizlerin ayakları altında akıtmaya saklasalar kendileri için ömürlerinin daha uzun olmalarını sağlayabilirler. Zira Erk YURTSEVER safta duran bir aksakaldan ziyade arkasında saf tutulan bir aksakaldır. Ve hep öyle olmaya devam edecektir.


Türkçülük bir inançtır; buna iman edenler olarak Tanrı dağlarına selamımızı götürmek için göç eyleyen amcamızın bu kutlu yolculuğunda ışıklar içinde olmasını ümit ederiz. Bizler Erk YURTSEVER’in yeğenleriyiz!

Yazan: İsmail Yiğit

0 1426

Herkesin sevdiği, desteklediği bir futbol kulübü vardır. Türkiye’de fakat bu destekçilerin bazıları taraftardır. Onlar, sevdikleri renklerin peşinde kilometrelerce yol gidebilir, günlerce uğraşıp pankart hazırlayabilir, gelirinin büyük bir kısmını bu yolda harcayabilirler. Özellikle Eskişehir, Trabzon ya da Bursa gibi taraftar potansiyeli yüksek olan bir şehirde doğup büyüyenler beni daha rahat anlayacaklardır. Taraftarlık hele ki koyu taraftarlık güzel şey olsa da; holiganlıkla arasında kalın bir çizgi vardır. Taraftarlık gönül işi olduğu için rakip iki takımın taraftarı birbirini anlayabilir fakat; futbol sevgisini başka bir vatandaşın canına ve/veya malına zarar vermek pahasına şiddete dönüştüren holiganları ancak kendileri gibi sığ yaradılışlı kimseler anlayacaklardır. Muhakkak bir yakını ya da arkadaşı taraftar olmuş, boynuna takımının renklerinde fakat üzerinde takımının isminden farklı bir ismin yer aldığı atkıyı dolamışlardır. Seyirci ve taraftar ayrımında, taraftar sayısı arttıkça taraftar da kendileri arasında kümelenirler. Birisi tezahüratlarıyla takımını desteklemeye çalışır, diğeri koreografileriyle. Ve lakin zamanla bu guruplar arasında da bir rekabet vücuda gelir ve aynı rengin tutkunu taraftarlar arasında da kavgaya, yaralamaya varacak çirkinlikte olaylar meydana gelir. Belki de başka sebepler düşürür bu kimseleri birbirlerine kim bilir? Bazen gurupların arasına karışan, toplumda yer bulamamış holiganlar, bazen benlik sevdası bazen de çıkar çatışması sebep olur bu kavgalara. Belki de başka sebepler düşürür bu kimseleri birbirlerine kim bilir? Velhâsıl konumuz da bu değildir.

Günümüzde de Türkçülük ülküsü amacıyla etkinlik gösteren, bölünerek çoğalan ve her gün bir yenisi daha açılan Türkçü dernekler ve guruplar mevcuttur. Bu mevcut guruplar temsilcilik ya da dernek şubesi olarak açılmakta 1 ile 3 senelik mücadele yaşamının ardından ya kapanmakta ya da bulunduğu ilde bir yenisi daha açılmaktadır. İlk bakışta Komünist fraksiyonları andıran bu bölünmüşlüğü irdelendiğimizde, gerek düşünsel bağlamda gerekse misyon ve vizyon bağlamında birbirleriyle bir farklılık arz etmediğinin de farkına varıyoruz. Akıllara gelen “nerede birlik, orada dirlik” atasözü olsa da, söz konusu örgütlenmelerin birleşmelerinin, Türklerin birleşmesinden daha da zor olduğunu fark ediyoruz. Bu hususun üzerinde fazla durmadan, mevcut örgütlenmelerin Türkçülüğün çağıl gereksinimlerinden ziyade, örgütsel bağlamda olan gereksinimlere yoğunlaştıklarının farkına varıyoruz. Bu yazımızın amacı Türkçülüğün tarafımızca saptanmış çağıl gereksinimlerini Türkçü okuyucumuza anlatmayı ve mevcut örgütlenmelerin dikkatini çağıl gereksinimler çevresinde toplamayı hedefliyoruz. Ayrıca Türkçülüğün son birkaç yıl içinde gitgide popüler kültürün bir mezesi haline gelmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağına da kısaca değineceğiz.

Türkçülük, Türk milletine bağlı bir ülkülemdir. Nasıl ki dil, kültür gibi değerlerimiz zaman dilimi içinde değişiyorsa, Türkçülükte o şekilde “temel prensiplerinden taviz vermeden” zaman içerisinde çağa ayak uyduruyor. Bu sebeple Türkçülük asla dogmatik değildir. Velhasıl bir çok dinin tarihinden de yaşlı olan Türkçülük, zamanla evrimleşerek günümüze gelmiştir. Türkçülük, diğer ülkülemlere nazaran bir eksiklik teşkil etmemesine rağmen Türkçülüğe gönül vermiş kişi ve topluluklar, Türkçülüğün derinliğine tam mânâsıyla vakıf olamamışlardır. Bu noktada değinme zorunluluğu hissediyoruz ki bu yazının yazıcısının da benzeri eksiklikleri mevcuttur. Mesele eksikliklerde değil, eksiklikleri saptama ve giderme yönünde çaba vermektedir. Maalesef ki günümüzde bu yönde bir çabaya fazla rastlanmamakta aksine eksikliklerimiz gelişen çevremizle beraber artmaktadır. Yer yer Türkçülük kendisini geliştirmeyen, bir kariyer hedeflemeyen yitik gençlerimizin bir çıkış yolu yerine göre ise yaşamın getirilerine karşı bir duruş metodu olarak kullanılmaktadır. Oysa ki Türkçülük, çağa, devrana çatan, öfke üzerine kurulu arabesk bir ideoloji değildir. Böyle bir ideoloji olsaydı, bu kadar tarihe sahip olamaz, tarihin sayfalarındaki müstesna yerini çokta alırdı.
Peki Türkçülüğün günümüzdeki eksiklikleri nelerdir?  İktisadi, Felsefi ve Sanatsal alandaki eksikliklerimiz ilk bakışta gözümüze çarpmaktadır. Türkçüler, Türkçülüğün iktisadi görüşü olan ve Atatürk Türkiye’sinde yaşam bulan fakat yıllar sonra yerini kapitalist canavara kaptıran Solidarist (dayanışmacı) ekonomi modelini gereğince bilmemektedirler. Bu modeli halkımıza anlatmamız için ekonomist olmamız gerekmemekte fakat günümüzün örgütlü-örgütsüz gençleri bunu fark edememektedir. Oysa ki her geçen gün Türk yurdu küreselleşen kapitalizme yenik düşmekte, çalışan kesim asgari ücretle yaşama mahkûm edilmektedir. Türk toplumunu hangi kesimden, hangi görüşten
ya da hangi inançtan olursa olsun bu mahkûmiyet beklemektedir. Türkçüler bu sömürü karşısında nerededirler? Sömürü demişken söyleme gereği duyuyorum: İşgalcilik ve sömürgecilik hatta emperyalizm ile sömürgecilik aynı kavram değildir. İşgal geçicidir. Sömürgecilik ise kalıcı. Halkın toprağından, emeğine hatta kültürüne kadar her şeyini elinden almaktadır. Toprakları, halkı sömürenlerin elindedir. Doğu Türkistan, Çin sömürgeciliği altında proletarya bir halktır; tıpkı İran sömürüsündeki Güney Azerbaycan gibi. Çünkü gerçekten ezilen bir ulustur. Doğu Türkistanlılar ya da Güney Azerbaycanlılar; Fars ve Çin proletaryasından daha da gerçek proletaryadır. Bundan ötürü Uygur ya da Güney Azerbaycan Türkleri arasındaki milliyetçi hareketler gerçek sosyal ihtilâl hareketi karakterini taşımaktadır. Ekonomik yönden sömürü gerçekleşmeden, kültürel soykırım asla başlamamaktadır. Söz konusu hususu ilerleyen tarihlerde daha detaylı anlatmak üzere kapatıyorum.

Türkçüler felsefi bakımdan da noksanlık içerisindelerdir. Son zamanlarda tehlikeli bir şekilde Türkçü örgütlenmeler içerisinde varoşçuluk ve popülerizm dikkat çekmektedir. Oysa Türkçülük, Türk toplumuna yabancılaşmayan, Türklerin içerisinde yeşeren bir entellektüelizme haizdir. Bu felsefi eksikliği Türkçü örgütlenmelerinin yaş ortalamasına bağlamakla beraber zaman içerisinde Türk halk felsefesinin tekrar keşfedileceğine inanıyorum. Bu açıdan umutluyum. Öyle ki Türk halkı Asyalıdır, doğuludur. Doğu, temizliği, erdemliliği, doğruluğu ve vakuriyeti temsil eder. Zamanla Türk Halk Felsefesi tekrar keşfedilecek ve Arap-Batı kültür emperyalizminin kıskacından mutlak bir çıkış başlayacak. Böylece Türkçülerin önce yaşam şekillerinde değişmeler göze batacak. Gel gelelim anka kuşu efsanesini andıran bu yeniden doğuş mevcut kadrolarla asla olmayacak.

Bir diğer eksikliğimizde sanatsal alandadır. Atsız beyin tabiriyle “Sanat, sanat içindir; halkın içinde” tümcesiyle yola çıkabiliriz. Türkler, zaten sanatkâr bir topluluktur. Avrupa uluslarına nazaran da defalarca daha zanaatkârdır.  Fakat küreselleşen kapitalizmin insanlığa  metropolist dayatması bir çok sanatı ya da zanaat dalımızın ölmesine veya bitme noktasına gelmesine sebebiyet vermiştir; tıpkı Kapitalizme tek alternatif sandırılan Komünizm’in uygulamalarında olduğu gibi…  Omuzlarında muasır medeniyetler seviyesine çıkmak hatta daha da ilerlemek ve bunda da hudutsuz olmak gibi büyük bir vazife yüklenmiş olan Türkçüler, nasıl olurda sanata ilgisiz kalırlar anlamak güç. Yalnızca 1 sene ömür sürmüş olan Edil-Oral (İdil – Ural) Cumhuriyeti’nde bile tiyatrolar Avrupa seviyesine yaklaşmış hatta milliyetçi nitelikte opera oyunları bile bestelenmeye başlanmıştır. Üstelik Rus despotizmine ve bölge coğrafyasındaki belirsizliklere rağmen. Günümüz Türkçüleri, sanat dallarına yönelmeli ve sanat aracılığıyla da Türkçülük faaliyetini yürütmeli. Ayrıca milli sanat ve zanaat dallarımızda birini ya da bir kaçını yaşatmak veya yaşatılmasına vesile olmak bağlamında bir zuhurda bulunulması gerekmektedir.
Sanat birçok sosyal eksikliklerin tamamlanmasını sağlayacağı gibi sinerjik yapısından ötürü bizlere toplumsal seviyede kültürel gelişmelerin perdesini de aralayacaktır.

Son olarak da Türkçülerin bir diğer eksikliği olduğuna inandığım çevre bilincine değinmek istiyorum:
Türk yurdu , bizden önce ki nesilden bize , bizden de daha sonra ki nesillere kalacak kutsal bir emanettir. Yurdumuz, doğasıyla bütün, doğasıyla güzeldir. En son Trabzon’da çıkan, yangınla tutuştu ciğerlerimiz. Kuvveti muhtemelen yanan orman arazisi Arap sermayesine peşkeş çekilecek. Mevcut iktidar henüz ilk döneminde bakir koylarımızı imara açmış hatta yabancıların mülk ve arazi edinmelerine yönelik yasal izni Meclisten geçirmişti. Dönemin Kültür ve Turizm Bakanı olan Atilla KOÇ’un “babalar gibi satarım” sözü hâlâ kulaklarımızdadır. Sözkonusu doğa kıyımı, bir çok çevreci örgüt tarafından hatta yabancı doğa severler tarafınca şiddetle protesto edilse de milliyetçi çevreler konuya suskun kalmışlardı. Oysa bu konu 2005 gündeminde epey tartışılan bir konu olmuştu. Günümüzde ülkemizde HES’ler, Termik santraller yapılmakta, yol ve köprü yapımında binlerce ağaç kesilmektedir. Üstelik, Avrupa ülkelerinin artık yenilemediği Nükleer Santraller ülkemize kurulmaktadır. Günümüze kadar yalnız 3 Mayıs 2015 tarihinde Eskişehir’de, Eskişehirli Türkçüler tarafından düzenlenen 3 Mayıs Türkçüler Günü ve Nihâl ATSIZ’ı Anma Yürüyüşü’nde, Türkçüler, bir pankart ve slogan yoluyla “Türk Yurdunda Nükleer Santrale Hayır” demişlerdir.  “Tabiata saygı, aklın vicdanıdır” diyen Gazi Başbuğ Atatürk’ün askerleri olan Türkçüler, Türk yurdunda olan doğa kıyımına nasıl olur da ilgisiz kalabilirler? Anlamak güç… Yurt bizim yurdumuz, kesilen her ağaç bizim yok edilen oksijenimiz. Kür Şad gibi Türk büyüklerinin anısına, Türkler için kutsal sayılan Çam , Çınar, Sedir gibi ağaçlardan “Anıt Ormanlar” yaratmayı öneren Atsız bey değil miydi? Peki onbinlerce ağacımız katledilirken Atsız beyin takipçileri neredeler şimdi?  Türkler doğayla bütünleşik bir yaşam süren, ırmakları kirletmekten, sabanı kırmaktan sakınan ve en nihayetinde doğayı kutsayan bir ulustur. Doğaya zarar vermek pahasına enerji üretimi ya da köprü, yol inşaatı tabiatımıza aykırıdır. Yıllardır ülkemizde oynanan oyunsa tüm bunlardan daha da vahimdir. Cennet vatanımız, gözümüzden sakındığımız doğamız yabancı sermayeye peşkeş çekiliyor! Üstelik doğanın gerçek sahipleri sus pus, habersiz!

İçinde çevre bilincinin olmadığı, ekolist yaklaşımlardan ırak bir milliyetçilik anlayışı her zaman eksik kalacaktır.

Evet, Türkçülerin omuzlarına düşen tarihi sorumluluklar büyüktür. Türkçülerin yolu çetin ve uzundur. Bu uzun ve zorlu yol birlik ve beraberlikle aşılacağı aşikâr olsa da, nitelik yönünden kaygıya düşürecek bir birliktelik çokta fazla bir anlam teşkil etmeyecek; kısırlık devam edecektir. Velhasıl, Türkçüler meyve vermek istiyorlarsa İktisadi, Sanatsal, Felsefi ve Çevresel alanlarda söz sahibi olmaları gerekmektedir. Yalnızca Hocalı Katliamının yıldönümlerinde değil, İşçi mitinglerinde de olmalıyız! Üstelik Türk işçisiyle omuz omuza… Resim sergilerinde, heykel atölyelerinde milli simgelerle, kahramanlarımızın hayalleriyle karşılaşmalıyız. Yalnızca çevre eylemlerinde değil, alternatif enerji kaynakları konulu konferanslarda da olmalıyız. Aksi takdirde milli taassuptan beslenen, hamasi söylemlerden ibaret atıl bir kütle olarak kalmaya kendimizi mahkûm bırakırız.

Tanrı Türk’ü Korusun!

Yazan : Eren Şahin

0 2540

Dün öğle saatlerinde cenaze namazını kılıp, İçerenköy’deki aile kabristanında Erk Yurtsever‘i son yolculuğuna uğurladık. Bu uğurlamada onun sağlığında bize vasiyet ettiği tüm isteklerini yerine getirdik. Bunlar şunlardı: cenaze haberinin gazetelere ilan verilmemesi, tabutunun al yıldızlı bayrağa sarılması, cenaze törenine çelenk ve çiçek kabul edilmemesi ve istirgahına Tonyukuk yazıtından gelen toprağın serpilmesi. Bu saydıklarımı benimle olan sohbetin bizzat söylemişti, Erkin Yurtsever ağabeye de söylediğini, onun acıyla unutması durumunda benim hatırlatmamı istemişti. Saydığım isteklerin sonuncusu benim aklımdan çıkmıştı…

Tonyukuk yazıtının çevresindeki bilimsel bir çalışmada yer alan ağabeyim Arkeolog Adil Yılmaz, Türkiye’ye gelişinde bu topraktan amcaya getirmişti. Bunu amca bana söylemişti. Daha sonrasında Adil ağabeyden de duymuştum.

Biz son görevimizi yerine getirirken, birer birer kürekle toprak atılırken. Arkamdan amcanın torunu, Oğuz Yurtsever‘in Serkan! diye seslenmesi ve bir kabı uzatmasıyla, bu isteği aklıma geldi. Ve tahminim doğru çıktı o kapta, Tonyukuk toprağı vardı. Amca, sağlığında Tonyukuk adlı bir ağ sayfasına sahipti. Bu sayfayı yayında olduğu zaman ben göremedim. Ben sonradan keşfettim. O sayfa sayesinde onlarca genci bilinçlendirmişti. Yazışmalarda ve verdiği bilgilerde kendi adı yerine Tonyukuk adını kullanmıştı. Yine o sayfayla amca ilk kez Orkun abacasını dijital ortama aktarmış ve edindiği Tonyukuk müstear adına ne kadar layık olduğunu göstermişti. İşte bu toprak, Atalar yurdundaki Tonyukuk’tan asırlar sonrasında Türkiye’de yaşayan Tonyukuk’a, Tonyukuk’un toprak olacağı İçerenköy Mezarlığı’na gelmişti. Bana düşen görevde, bu iki toprağı Tanrı Dağları’nda buluşan sahipleri gibi, buluşturmaktı. Bu büyük görevimi ifâ ettim, yaşadığım buruk sevinci ve gurur anlatmam mümkün değil. Ümidim, selâmımızın amcayla Tanrı Dağları’na ulaşması…

Ne demişti Büyük Atsız bir mısrasında:

İnsansa bütün yâdı aşar hâtıralarla.
İnsan ona derler ki yaşar hâtıralarla…

Ben de öyle yapıyorum dostlar, mazur görün. Erk amcayı hâtıralarla yaşatıyorum, yaşatacağım.

Serkan Akgöz

0 2664

4 Ocak 2017, Erk Yurtsever’in Tanrı Dağlarına uğurlandığı gün olarak tarihe not düşüldü.

* * *

4 Ocak 2017
Şişli

Amca,
Tanışmamızın üzerinden tam 978 gün geçti. Ben size doyamamıştım, sohbetinize, cevaplarınıza… Son görüşmemizin üzerinden 11 gün geçti, hatırlıyor musunuz? Elini öpmeden önce bir daha ki gelişime Kayabek kitabı çıkmış olur, onunla gelirim demiştim. Ben hatırlıyorum. Bostancı’da bugün beni o kitapla bekliyordunuz. Bu sözümü zamansız bu ayrılığımız nedeniyle yerine getiremedim, özür dilerim. Biliyorsunuz, söz verdim mi yerine getiririm.

Nasılsınız? Şimdilik burası bıraktığınız gibi değişen bir şey yok. Sizi uğurladıktan sonra işe gittim. Şimdi de bu mektubu kaleme alıyorum. Mektubu tamamladıktan sonra Kayabek kitabının düzenlemelerine geçeceğim. Sizinle mektupla iletişim kurmaya alışık değilim, ancak bu ilk denemem devamını da getireceğim. Malûm bulunduğunuz yere şimdilik başka türlü ulaşma imkânım yok.

Bu ayrılık beni üzse de buruk bir sevincim var. Yüksel Yenge’ye, Atsız Hoca’ya, Nejdet Amca’ya, Reşide Yenge’ye, Muzaffer Amca’ya, Neriman Yenge’ye, Refet Amca’ya, İsmet Amca’ya, Altan Amca’ya, Kayabek Amca’ya ve diğer dostlarınıza kavuştunuz. Onlarla olan yılların hasretini gideriyorsunuz biliyorum. Bu nedenle de sizi daha fazla meşgul etmek istemiyorum.

Unutmadan söyliyeyim vasiyetinizi yerine getirdik. Son yolculuğunuzda sizi ay yıldızlı bayrağımızla uğurladık.

Sizi özledikçe ben böyle mektup yazacağım. Okuyacaksınız, biliyorum. Mektubuma uğurlamanız sırasında çekilen birkaç fotoğrafı da iliştiriyor, ellerinizden öpüyorum.

Câridir.
TTK

Serkan Akgöz

0 1999

Sabahın ilk saatlerinde aldığım vefat haberiyle başımdan kaynar sular döküldü.

* * *

Erk Amcayla aramızdaki ilişki üst düzeydi. Hem değer verdiğim bir büyüğüm, hem de yılmaz bir ülküdaşımdı. İlerleyen yaşına rağmen, heyecanını hiçbir zaman kaybetmemişti. Ve heyecanını bizlerle de paylaşarak, bizlere de güç ve azim veriyordu. Yüz yüze tanışmamızın üzerinden üç seneye yakın bir süre geçti. Bu sürede aramızda hiçbir zaman iletişim kopukluğu olmadı, fırsat buldukça Bostancı’ya evine ziyarete ve sohbete gitmeye çalıştım. Gittikçe ve sohbet ettikçe onu daha yakından tanıdım. Onu birkaç kelimeyle anlatmam istense sadece şunu söyliyebilirim : Mütevâziliğin vücut bulmuş şekli.

Amca aldığı görevler, tanık olduğu olaylar ile Türkçülük hareketinin yakın döneminin karakutusuydu. Yaptıklarıyla ve yaşadıklarıyla ilgili siz soru sormadıkça, detaya inmedikçe detaya inmez, bilgi vermezdi. Bu nedenledir ki hâtıralarını kaleme almadı. Bunun nedenini sorduğumda da, falanca kişi Erk’e bak kendini övmek için şunları yazdı, canımı sıkarlardı, derdi. Adını Atatürk’ün verdiğini bile Türkçe Adlar Derlemesi adlı kitabı çıkana kadar kimse bilmiyordu. Bunu bir sohbet sırasında rahmetli Turan Yazgan‘a söylediğini, onunda bu bilgiyi, belgesiyle birlikte kitaba eklemesini istediğini söylemişti. Öyle ki amca, bunu hocasına, Atsız’a, bile söylememişti. Hocası dedim ya, Atsız, Erk amcanın gerçekten hocasıdır. Haydarpaşa Lisesi’nde, 1950-51 ve 1951-52 yıllarında Edebiyat öğretmenliğini yapmıştır. Bir yanımızda hüzün var, bizlerden ayrıldı diye. Bir yandan da sevinçliyim, her konuşmamızda isimlerini andığımız ve gözlerinin dolduğu ülküdaşlarının Atsız Hoca’nın, Muzaffer Abi’nin, İsmet Bey’in, Refet Bey’in, Kayabek’in yanlarına erişti. Şimdi onlardan ayrı geçen yılların özlemini gideriyor.

Onunla ilgili yazılacak çok şey var, şimdilik bu kadarını yazabiliyorum. O Büyük Türkçü’ye karşı son görevimizi de yerine getirelim. Amcayı, yarın (4.1.2017) öğle namazını müteâkip, Bostancı Kuloğlu Camii’nden Tanrıdağı’na uğurlayalım. Lütfen vasiyeti gereği çiçek ve çelenk göndermeyelim.

0 2180

Atsız‘ın vefatından sonra yayımlanan Türkçü Dergiler arasında en önemlisi sayılabilecek olan Yeni Orkun, Atsız‘ın çevresinde yer alan ona gerçek manada dava arkadaşlığı eden Türkçülerin el birliğiyle ortaklaşa  (ki bu durum Türkçü dergiler arasında pek görülmemektedir.) yayımlanmıştır. Yeni Orkun, Mart 1988 ile Aralık 1989 arasında 20 sayı yayımlanmıştır.

Kurucusu Atsız ibaresiyle, İmtiyaz sahipliğini Refet Körüklü‘nün, Yazı işleri müdürlüğünü de İsmet Tümtürk‘ün, İdâri müdürlüğü Muzaffer Eriş‘in üstlendiği Yeni Orkun’da Fethi Tevetoğlu, Mustafa Kayabek, Erk Yurtsever, Tekin Erer, Altan Deliorman, Mirat Özçamlı, Bican Ercilasun başta olmak üzere tanınmış Türkçülerin yazıları ve şiirleri neşredilmiştir.

Derginin ilk sayısında Muzaffer Eriş‘in okuyucuları yolladığı şu notu yollayarak aboneliğe davet ediyor.

yeni-orkun-muzaffer-erisin-notu

Yeni Orkun‘un maddi giderlerini karşılamak için Muzaffer Eriş, Ötüken Dergisi’nin elinde kalan nüshalarını uygun fiyatlarla satışını yapmıştır. Yine derginin devamlılığı için ortaklaşa Ergenekon’dan çıkış resimleri yapılıp, okuyuculara satışı gerçekleştirilmiştir.

Yeni Orkun‘un her sayısında arka kapağında “Dünden sesler” başlığı altında Tanrıdağına göçmüş Türkçülerin yazılarına yer verilmiştir. Dergide yayımlanan önemli yazı ve röportajlardan bazıları şunlardır: Fethi Tevetoğlu tarafından kaleme alınan ve vefatına kadar devam eden Bin Dokuz Yüz Kırk Dörtlüler başlıklı Irkçılık-Turancılık davasının arka planını ve dava da yargılanan Türkçüleri anlattığı yazı dizisi, Tahsin Banguoğlu ve Enver Yakuboğlu ile yapılan röportajlar. Altan Deliorman‘ın kaleme aldığı ve kapak konusu olan “Homeros Kimin Atası” başlıklı yazısı, İsmet Tümtürk Rusya-Afganistan savaşında Afganistan Türklerini konu alan yazıları Türkçü camiâ tarafından beğenilenerek okunmuş ve geniş kitlelere ulaşmıştır. Atsız tarafından Türkçüler’e gönderilen mektuplarda ilk kez Yeni Orkun’da gönderdiği kişiler tarafından yayımlanmıştır. Atsız’dan Aydile Ayda’ya Mektuplar kitabı da Tevetoğlu ve Yeni Orkun ekibinin teşvikleriyle yayımlanmıştır.

Kayseri Kültür ve Turizm Derneği ve Yeni Orkun Kayseri temsilciliği tarafından 7-8 Mayıs tarihinde Büyük Atsız‘ın hatırasına bir toplantı ve yazı yarışması gerçekleştirilmiş yarışmanın kazananlarına Fethi Tevetoğlu tarafından Atsız Armağanı adıyla armağanlar verilmiştir. Yine Orkun sayfalarında Altın Bozkurt Ödülü fikri ilk kez ortaya çıkmış ve ileri ki dönemde Orkun Vakfı tarafından gerçekleştirilmişti. Kasım 1988′de Yeni Orkun Akşamları adıyla bir etkinlik serisine başlanmış ancak devamı getirilememiştir. Yeni Orkun Akşamları, derginin yazarlarıyla okuyucularını bir araya getirmek ve Türklük ile ilgili güncel meselelerde fikir alışverişinde bulunmak amacını taşıyordu.

Derginin Aralık 1989, 20. sayısı Fethi Tevetoğlu‘na ithaf edilmiş “Bir Cihan Çöktü, Tevetoğlu’nu kaybettik” kapağıyla yayımlanmış ve yayım hayatı sona ermiştir. Türkçülük tarihiyle ilgili araştırmalarda bulunacak kişilerin kesinlikle okuması gereken dergiler arasında yer aldığını düşünüyorum.

Serkan Akgöz

Bu Hafta Çok Okunanlar