Tags Posts tagged with "atsız"

atsız

Birliğin kuvvet doğurduğu hakikatı üzerinde hiçbir fikir ihtilâfı yoktur. Bu hakikati, birçok milletlerde hikâyelere, fıkralara, vecizelere, atasözlerine konu olmuştur.

Az kuvvetle çok iş yapmak gerektiği zaman başvurulacak biricik yol birliktir. «Birlik» , muhtelif enerjilerin birbiri aleyhine yönelerek karışmalarını önleyecek tek çaredir. Bu hakikat herhalde pek eski çağlarda anlaşılmış, devletler bu hakikatın neticesi olarak doğmuştur.

Türk milliyetçileri bugün sıkı bir birlik kurmak zorundadırlar. Çünkü bütün yurdu kaplayan bir teşkilat kurup nazariyeden ameliyeye geçmişlerdir.

Milletlerin ruhiyatı ve kabiliyeti yüzyıllar boyunca pek az değiştiğine göre acaba geçmişimiz bu enerji kaynağı birlik için bize ümit verecek durumda mıdır? Yoksa kendimize yeni bir ümit kapısı açmak için yeni atılışlar yapmak mı icab edecektir?

Tarihimiz, bugün için aradığımız birlik ve disiplin kabiliyetinin bizde bol bol var olduğunu gösteren örneklerle doludur.

Irkımıza disiplin fikrini ve kabiliyetini ilk sokan şahıs büyün Kun imparatou «Mete» (yahut «Motun») Yabgu’dur. Milâttan önceki 209 – 174 yıllarında hükümdarlık eden Mete’nin, ordusunu nasıl kurduğu malûmdur: Sıkı talim ve kabiliyet geliştirme, buyruklara kayıtsız – şartsız başeğme ve en küçük tereddüdün cezası olarak ölüm. Bugün için fazla sert olan bu disiplin şekli o zaman için normaldi ve bir millet yaratmaya yarıyacak manevî bir unsur olmuştu. Netice belli: Küçük, fakat demir gibi disiplinli bir ordu ile kurulan ve asılarca devam eden koca bir imparatorluk ve «Türk Birliği»

Mete’nin millete aşıladığı disiplin ve birlik ruhu günümüze kadar gelmiştir: Birkaç imparatorluğa yetecek kadar geniş olan topraklarda daima birlik halinde tek devlet kurmak için yapılan iç savaşlar ve bu savaşların organı olan disiplinli, örnek şövalye orduları.

Apar kağanı «Tolun», Gök Türk Kağanı «İstemi», Uygur kağanı «Moyunçur», Karahanlı hakanı «Satuk Buğra» daha sonra «Cengiz Han» hep aynı metodla hareket etmişlerdir.

Osmanlılarda da aynı şeyi görüyoruz. Birlik ruhu ve sıkı disiplin, büyük meydan savaşlarının kazanılmasındaki başlıca âmildir. Niğebolu savaşında disiplinsiz bir millet olan Fransızların şövalye ordusu bir başıbozuk sürüsü gibi Osmanlı ordusuna saldırır ve ilk saftaki hafif piyadeyi dağıtırken asıl ağır ordu, heykel sessizliği içinde kesin neticeyi sağlayacak müdahale zamanını bekliyordu… Mohaçta disiplinsiz Macar kahramanlığı disiplinli Türk kahramanlığı karşısında ölüm darbesini yemişti.

Birlik ve disiplin yalnız savaş ve dövüş meydanlarına has bir vasıta değildir. Hayatın her alanında ve safhasında aynı tesirli neticeyi haiz bir vasıtadır. Osmanlı çağının tarikatları ile esnaf teşkilâtındaki disiplin ve birlik ruhu 15 – 16 ncı Asırlardaki büyüklüğümüzü sağlıyan kuvvetti.

Bazı bozguncu ve anarşist düşünceler birlik ve disiplinin aleyhindedir. Bunlar «Hürriyet» kozunu sık sık kullanarak ve disiplini istibdat, mutlakıyet, faşizm gibi beylik sözlerle karıştırarak fikirleri bulandırmak isterler. Bu gibi bozguncular sinsi sinsi propagandalar yaparlar, hatta askeri terbiyenin de aleyhinde bulunurlar. Halbuki, düşünülecek olursa disiplinin ancak yüksek insan topluluklarına has bir düzen olduğu kabul olunur. Bilfarz «Fin» topluluğu ile «Habeş» topluluğu ölçüştürüldüğü zaman birincideki disiplinin daha sıkı ve sert olduğu ortaya çıkar. Bu disiplin ruhlara sinmiştir. İleri bir topluluğun daha verimli, daha kolay ve hakkaniyetli yaşaması için başlıca şartlardan biridir. Disiplinli bir toplulukta kıtlık olduğu zaman yiyecek, vesikaya bağlanır. Herkes, ne kadar az olursa olsun, sıra ile yiyeceğini alır; fakat kimse açlıktan ölmez veya perişan olmaz.

Disiplinsiz toplulukta ise böyle bir nizam yoktur. Zenginler, nufuzlular veya açık gözler yiyecek maddelerini kapışırlar. Geriye kalanlar aç kalır, belki de ölür.

Bir konser bileti almak için kişe önünde kuyruk olup bekliyen insanlar, hürriyetlerinden kaybetmiş değildir. Medenî olduklarını gösteren insanlardır. Sıraya aldırmıyan, hep birden bilete hücum edenler ise iptidaî mahlûklardır.

Disiplin hayvan sürülerinde bulunmaz. İnsan topluluklarında ise onun olgunluk derecesine göre bulunur.

Disiplinle birlik birbirinden ayrılmayan iki unsurdur. İkisi daima beraber bulunur. Birlikle disiplinin nasıl bir enerji doğurduğuna en iyi örnek küçük bir askerî birliğin silâhlı çatışmalarda kendisinden kat kat üstün bir sivil kalabalığına daima galebe çalmasında gösterilebilir. En cesur kimselerden mürekkep yirmi başıbozuk, daha az cesur on askere her zaman yenilir.

Disiplin yaman bir kuvvettir. En kötü disiplin, disiplinsizlikten daima iyidir.

Anarşist fikirler, disiplini bir esaret diye anlatmak ve kabul ettirmek ister. Halbuki disiplin bir intizam ve feragat halidir. Bir topluluğun içinde vazife hiyerarşisinin gerektirdiği tabiî bir neticedir. İnsanlar toplu halde yaşadıkça daima üstler ve astlar olacaktır. Böyle olunca da mutlaka direktif verenlerle alanlar bulunacaktır.

«Çekiçsen vurmayı, örssen dayanmayı bil» şeklindeki atalar sözü «sosyal nizamda sana düşen vazifeyi hakkı ile yap» demektir.

ATSIZ, Türkeli Dergisi, 18. Sayı, 20 Ağustos 1952

* Atsız’ın bu yazısı ülküdaşımız İbrahim Ağkoyun tarafından özel bir araştırma sırasında bulunmuştur.
**  Ülküdaşımız Mutluhan Pekin tarafından hazırlanmıştır.

0 14900

Rahmetli Nihal Atsız “Yolların sonu” kitabında “Kahramanlar can verir \ Yurdu yaşatmak için” satırlarıyla biten “Kahramanların Ölümü” şiirini “Şehit Tayyareci Kurmay Yüzbaşı Kâmi’nin hatırasına”  ithaf etmiştir. Plt.Yzb.Kâmi’nin kim olduğunu araştırdık.Silah arkadaşlarının onun hakkında yazdıklarını Havacılık ve Spor dergisinde ifade ettiğini okuduk. (1) Hakkında Ercan Çetinerler’in hazırladığı siteden bilgi aldık.

Sicil bilgileri.(2)

Adı soyadı : Hv.Plt.Kur.Yzb.İsmail Kâmi
Baba adı   : Mehmet
Ana adı    :
Doğum yeri ve tarihi : İstanbul-1898
Şehadet yeri ve Tarihi : Eskişehir, 25.8.1931
Son görev yeri : Eskişehir Hava Ok.K.lığı
Sicil No : 1916-250
Medeni hali : Evli 1 çocuk.
Eş ve cocuklarının adı : Saffet-İlhan
Gömülü olduğu yer : Eskişehir Hava Şehitliği.

Sönen Yıldızlardan; KÂMİ

Kâmi’nin ölümü,Türk Tayyareciliğinin kalbinde ebedi bir sızı olarak kalacaktır.

   25 Ağustos 1931 Salı  sabahı yapmakta olduğu tekamül uçuşları esnasında geçirdiği bir kaza neticesinde tayyaresiyle beraber sukut ederek şehit olan Yüzbaşı Kâmi ,tayyarecilik tahsili için iki sene evvel hava kuvvetleri emrine gelen kıymetli erkanıharp zabitlerimizdendi.Harp Akademisini yüksek bir derece ile ikmal eden kahraman zabit havacılıkta hizmet etmek emelile ve kendi arzusuyla hava sınıfına geçmişti.

   Kâmi Bey Harbi umumi içinde zabit olmuş ve muhtelif cephelerde fedakârane hizmetleri sepkat etmişti. İstiklal Harbi’nin en buhranlı zamanlarında bilhassa İnönü,Sakarya ve son Büyük taaruzda Kami her zaman olduğu gibi yine memleketi hesabına düşmanla kahramane çarpışmaktan geri kalmamış ve bütün kumandanlarına karşı Türk zabiti olduğunu göstermiştir. Kami,Harp Akademimizin yetiştirdiği müstesna zekalardanda. Onu yakından bilenler yok oluşu için en ziyade ısdırap çekenlerdir. 1930 Şark harekatında ve bilhassa  Ağrı Dağında Kami Türk  havacılığına şerefli bir tarih kazandırmıştır.En müşkil hava şartları içinde sabahtan akşama kadar yılmadan bila fasıla uçuşlar yaparak attığı bombalarla Ağrı’ya dehşet veren merhunun o günlere ait kahramanlıkları henüz kimsenin hatırından çıkmamıştır. Bütün bu şanlı menkıbeleri Kami yaratmıştı. Kami,Türk milleti için muazzam bir varlıktı. Ve o varlığı bilhassa istikbal içindi,Kami’nin ölümü yalnız Türk Tayyareciliğini değil,bütün Türk milletini ağlattı. Kami’nin yok oluşu yalnız Türk havacılığına değil,Türk vatanına da ziya oldu. Bu şerefli tayyareci için,Eskişehir’de akıtılan göz yaşları büyüklüğünün yegane delili idi.

   Kâmi evli idi.Memleket için yetiştirmekte olduğu yedi yaşında bir oğlu vardır.Henüz bu yaşta öksüzlüğün acısıyla mustalip olan minimini yavrunun şimdi koca bir millet babasıdır.Kami’nin geride bıraktığı insanlar milletindir,onlar millet için en değerli birer emanettir.

   Kâmi gitti,yok oldu.Fakat onun unutulmayan şerefli hatıraları ve yüksek namı her Türk’ün kalbinde ebediyen yaşayacak ve ölmeyecektir.

   Nihal Atsız ,Şehit Plt.İsmail Kâmi ve diğerlerini saygı ve rahmetle anıyoruz.

Celâl Öcal

 

1-Havacılık ve Spor 22 kanun sani 1932

2-Ercan Çetinerler havaciyiz.com

 

1 5262

Masanın bir ucunda Atsız, diğer ucunda ben.

- Demek şimdi niyetin ciddî, dedi, röportaj yapmak için azimlisin.

Kendisine mahsus şakacı tavrı ile gülümsüyordu.

- Evet, diye cevap verdim. Hem biliyor musunuz bu röportaj işi gazeteciliğin en ucuz kısmı. Önce konuşmak röportaj yapmak için birisini yakalayacaksınız…

- Sen de beni yakaladın.

- Öyle… Ondan sonra biraz kağıt, biraz kalem oldu mu, tamam.

Kağıtları ve kalemi cebimden çıkarıp masanın üzerine koydum.

- Başka?

- Bir de sorular meselesi var. İsterseniz soruları da siz sorun ve sonra kendi sorduğunuz sorulara cevap verin.

- Oldu olacak bu röportajın üzerine benim imzamı atarsın artık. En iyisi soruları bari sen sor da röportaja benzesin.

* * *

- Dr. Rıza Nur’u ilk önce nerede ne zaman gördünüz?

- Mısır’dan geldiği gün… Zevcemle birlikte karşılamaya gitmiştik.Vapur rıhtıma yanaştığı zaman önce o beni görmüş “Nihâl” diye seslendi.

- Öyleyse evvelden sizi tanıyordu.

- Hayır. Yalnız resimlerimizden birbirimizi tanıyorduk. Aramızdaki tanışma  “Oğuznâme” vesilesiyle oldu. Dr.Rıza Nur’un İskenderiye’de Oğuznâme’yi neşrettiğini duymuş ve bir tane edinmek istemiştim. Caferoğlu, “Kendisine yaz kardaşım, iyi adamdır, gönderir.” demişti. Bir mektupla Oğuznâme’den istedim. Gönderdi. Tanışıklığımız böyle başladı ve devam etti.

- Hatırlamışken onu da sorayım.”Türkbilik Revüleri” Paris’te mi yayınlanmıştı, yoksa Mısır’da mı?

- Hepsi, hattâ Lâtin harfleriyle olanlar dahi, Mısır’da.

- Dr. Rıza Nur’u ilk görüşte üzerinizde nasıl bir tesir bıraktı?

- Söylediğim gibi, resimlerinden tanıyordum. Görür görmez teşhis ettim. Tahminime çok benziyordu. Orta boylu, toplucaydı. Saçları dökülmüştü.

- İstanbul’a döndüğü zaman evli miydi?

- Hayır. Zaten Rıza Nur çok eskiden bir kere evlenmiş ve ayrılmıştı. Ondan sonra da bir daha evlenmedi. Çocuğu da yoktur.

- Sizce Rıza Nur’un en kuvvetli tarafı neresi idi?

- Tabii milliyetçiliği. Son derece şuurlu, uyanık ve engin bir sevgiyle Türklüğe bağlı idi. İkinci olarak sistemci oluşu da en kuvvetli taraflarından birisiydi. Her konuda fikri , hem de derin ve kendine mahsus fikri olan bir mütefekkirdi. Ansiklopedist de diyebiliriz. Türkiye’nin kalkınması için bir program hazırlamıştı. Bu programı Orkun dergisinde (1950-1951’de çıkan Orkun) yayınlamıştık. Tabii, bugün için eskimiş ve tatbik kabiliyeti olmaktan çıkmış tarafları var. Fakat bir vesika olarak değeri çoktur.

- Yazar olarak, üstün bulduğunuz tarafları nelerdir?

- Bence yazar olarak en kuvvetli tarafı hususî mektuplarıdır.

- Bir yazar için, basılmış eserlerinin dışında, hususî mektuplarının başarılı olması pek alışılmış bir şey değil. Sizce bunun sebebi ne olmalı ?

- Rıza Nur, güzel yazardı. Fakat yazdığından daha güzel konuşurdu.Bu da pek alışılmış bir şey değil. Herkes konuştuğundan daha güzel yazar. Umumî kaide budur. Rıza Nuri bu kaidenin istisnasıydı. Mektuplarının kuvvetli oluşu da herhalde çok samimî ve açık sözlü yazılmış olmasındandır.

Mektuplarından sonra en kuvvetli eserinin Türk Tarihi olduğunu söylemeliyim. Türk Tarihi millî heyecan verici olması bakımından çok mühimdir. Bir milliyetçi nesil yetiştirmiştir.

- Hangi nesil?

- Bizim neslimizi. Ben Türk Tarihi’ni okuduğum zaman yirmi yaşındaydım. Çok beğenmiş ve heyecanlanmıştım. Kardeşim Nejdet (Nejdet Sançar) o zaman on beş yaşlarındaydı. Onunla bahse tutuştuk. Türk Tarihi’nin her cildi için, okuduktan sonra, eğer okuyabilirse, ben ona beş kuruş verecektim. Biliyorsun, Türk Tarihi on iki cilttir ve bir hayli de hacimlidir.

- Kim kazandı?

- Bahsi Nejdet kazandı ama parayı almadı. Türk Tarihi’ni o kadar beğenmişti ki, on iki cildi de arka arkaya okudu ve kitabın verdiği büyük heyecanla bahsi kazanmasına rağmen, altmış kuruşu benden almak istemedi.

- Dr. Rıza Nur’un Türklüğe hizmetinden de biraz bahseder misiniz?

- Tabiî önce Türk Tarihi… Nesillere milli şuuru aşılayıcı kuvveti bakımından. Tarih olarak sistematik değildir. Son iki cildi de basılmamıştır. Sonra; tercümelerini söylemeliyim. Bir de neşrolunmayan Türk edebiyatı Tarihi var… Fiilî olarak da Türklüğe pek çok hizmeti vardır. Meselâ Ankara’da Millî Mücadele sırasındaki ilk maarif Vekilliği zamanında, mekteplere tâmim göndrerek , talebe isinlerinin Türkleştirilmesini istemişti. Şimdiki pek çok öğretmenin Türkçe isimleri o zamandan kalmadır.

- Lozan’a murahhas olarak gidişi nasıl oldu?

- Bak, bu hususta, sana, Rıza Nur’un kendisinden dinlediğim hâtırayı nakledeyim. Heyeti Vekile toplantısında, Lozan’a gidecek delegeler seçimi yapıldığı zaman, başmurahhas olarak Rauf Bey seçilmişti. İkinci murahhas olarak da Dr. Rıza Nur intihap olundu. Bir de Hasan Bey (Hasan Saka). Fakat, Rıza Nur, millî menfaatlere uygun görmediği için, Mustafa kemal Paşa’ya giderek “Neden bu adamı seçtirdin?” diye sordu. “Peki, kimi tavsiye dersin?” diye sorunca da şu cevabı verdi: “Bence İsmet Paşa’yı seçtirsen iyi olur.” Onu takip eden heyeti vekile toplantısında Mustafa Kemal Paşa, oturumu açınca, “Şimdi Lozan’a gidecek murahhasların intihabını yapalım, bence başmurahhas olarak İsmet Paşa münasiptir. Siz ne dersiniz?” diye sormuş ve tasvip edildikten sonra “Diğer murahhaslar zaten belli.”  diyerek doğrudan doğruya Rauf Bey’in şahsını istemediğini belirtmişti. Rıza Nur’un bu kadar yürekten davrandığı, İsmet İnönü’nün sonra O’nun hakkında ne iftiralarda bulunduğunu erbabı bilir. Şunu da belirteyim: Rıza Nur’un bu hareketi vatan menfaatinden başka bir sebebe dayanmıyordu. Rauf Bey ittihatçıydı. Rıza Nur ise eski itilâfçı. Fakat, Ankara’da Millî Mücadele başladığı zaman ön safta bulunanlar hep eski ittihatçılar olmasına rağmen Rıza Nur derhal onlara katılmakta bir beis görmedi. Vatan menfaatini parti fikrinin daima üstünde tuttu. Ankara’ya gidenler arasında da eski itilafçılardan hemen hemen başka kimse yoktu.

- Dr. Rıza Nur’un insanî taraflarına ve hassalarına dair bir hâtıranız var mı?

- İnsanları tanımakta fevkalâde kabiliyeti vardı. Meselâ, Gümülcineli İsmail Hakkı adında bir itilâfçı için daha o zamanlar “Bu adam Hürriyet ve itilâfı perişan edecek!” dermiş. Dediği oldu. Türkiye’ye geldiği zaman, daha sonra Türkçülükten dönen bir şahıs için “Gümülcineli, itilâfçıları perişan etti, bu adam da Türkçülüğü perişan edecek!” derdi. Dediği çıktı. Bahsettiği kimsenin Türkçülüğe büyük zararları dokundu.

- Türkiye’ye döndükten sonra, Rıza Nur, neyle meşgul oldu?

- Doktorluğu bırakmıştı. O, daha ziyade hareket adamıydı. Tanrıdağı Mecmuası’nı çıkarmak istiyordu. “Bu mecmuayı çıkaramazsam benim için ölümdür!” diyordu. Merhum Mükrimin Halil de O’nu bu fikrinden vazgeçirmeye çalışıyordu. Fakat mecmuayı çıkardı. Tanrıdağı’nı çıkarmasına sebep , hem Türkçülüğü yaymak  hem de Türkbilik Revüsü’nde neşredemediği ilmî makaleleri neşretmekti.

- Mesleğinde, yani hekimlikte başarı göstermiş miydi?

- Evet, Operatör Cemil Paşa’nın (Cemil Topuzlu) muaviniydi. Sünnetçiliği ilmî bir şekle sokmuştur. 23 yaşında asistan yüzbaşı, 26 yaşında da doçent oldu.

- Şair olarak Rıza Nur hakkında fikriniz?

- Vasat bir şairdi. Esasen şiiri, Türkçülüğün yayılmasında bir vasıta olarak telâkki ederdi. En beğendiğim iki şiiri, “Oğuz Kağan Destanı” ile “Ateş ve Pervane”dir.

- Sinop’ta bir vakıf kütüphanesi var. Bu kütüphaneyi ne zaman kurmuş?

- Talebeyken kitap bulmakta zorluk çektiği için «İlerde param olunca kütüphane kurayım» diye niyet etmiş ve Millî Mücadele yıllarında bu niyet ettiği kütüphaneyi kurmuş. Bu bina, Sinop’ta deniz kıyısında iki katlı bir yalıdır ve bir çiftlik de geliri kütüp­haneye verilmek üzere vakıf bı­rakılmıştır. Kütüphanede daha ziyade Türkolojiye ait kitaplar vardır. Şimdi on bin cilt kadar kitap bulunduğunu tahmin ediyorum.

- Rıza Nur birçok siyasî hâdisele­rin içinde yaşamıştı. Hâtıralarının da çok zengin olması gerekir. Acaba hâtı­ralarını yazmış mı?

- Evet. Yazdığı hâtıralarını Paris’te ve Berlin’de iki kütüphaneye ver­miştir. Bunların ilerde basılması düşünülebilir.

- Türkiye’ye geldikten sonra dok­torluğu bıraktığını söylemiştiniz, ney­le geçiniyordu?

- O zaman Başvekil bulunan Dr. Refik Saydam eski arkadaşıydı. Onun yardımıyla emekli maaşı bağlandı ve birikmiş olanları da aldı. Bu sanırım, ayda 150 lira kadar bir paraydı.

- Hususî hayatında ne gibi özellik­leri vardı?

- Hususî konuşmalarında ve mua­melesinde gayet nazikti. Fakat prensip meselelerinde çok sert davranırdı. Fikirlerinde ısrar ve inat ederdi. Bir gün, ismet Tümtürk ile kendisini, bir imlâ meselesinde ikna edebilmek için büyük güçlük çekmiştik. Belki bir saat kadar münakaşa ettik. Fakat haklı gördüğü zaman da kabul ederdi. Meselâ bu imlâ meselesinde en sonunda «peki, peki, söylediğiniz gibi olsun» demişti.

Hiçbir aşırılığını görmedim. Arasıra içki ve pek nadiren de sigara içer­di. İtidalli yaşıyordu. Hattâ Mısır’da­ki bir alışkanlığını burada da terketmedi. Orada bulaşıcı hastalıklar pek yaygın olduğu için, bütün sebze ve meyvalan permanganat içinde temiz­ledikten soma yermiş. «Birçok arka­daşım bu yüzden öldü, benim sağ kal­mam bu ihtiyatım sayesindendir» der­di. Burada da sebze ve meyvalan permanganat içinde mikropsuz hale geti­rip yemekten vazgeçmedi.

- Peki, bir soru daha: Ölümünü na­sıl öğrendiniz?

- Bu çok acı ve beklenmedik bir darbe oldu. Ölümünden önce hiçbir rahatsızlığı ve şikâyeti yoktu. Sapa­sağlamdı. Taksim’de Şehit Muhtar Caddesinde Sülün Palas Apartmanın­da oturuyordu. Geceyarısı bir fenalık gelmiş, yanında çalışan hizmetçi kızı alt kattaki Doktor Semih Sümerman’a yollanmış. Doktor hemen gelmiş ve bir iğne yapmış. Sonradan öğrendi­ğimize göre ciğere kan hücum etmiş. Yirmi dakika sürmüyor, gözlerini haya­ta kapıyor.

Ertesi gündü, o zaman talebe olan Dr. Külâhlıoğlu geldi. Yüzü solgun, ha­reketleri ağırdı. «Size acı bir haber vereceğim. Doktor Rıza Nur bu akşam vefat etti» dedi. Donup kaldık. Hiç beklemediğimiz bir şeydi bu. Soma hazırlandık ve zevcemle birlikte Rıza Nur’un son ziyaretine gittik.

- Bildiğime göre, mezartaşında «Türklük için yaşadı, öldü» yazılı. Böyle yazılmasını kendisi mi vasiyet etmişti?

- Hayır. Kendisine ölümü yakıştı­rabilir miydi? Ona en yakışan mezartaşı bu olmalıdır diye, düşündüm ve ben yazdırdım. Hakikat de zaten budur. Bütün ömrü boyuncu Türklük için ya­şamış ve ölümü de o uğurda olmuş bir Türkün kabrine başka ne yazılabilir ki?

Millî Yol Dergisi, 7 Eylül 1962,  32. Sayı

* Söyleşi ülküdaşımız Kerem Kurt tarafından, Millî Yol dergisinden birebir alıntılanarak, hazırlanmıştır.
** Söyleşi Murat Gencoğlu (Altan Deliorman) tarafından gerçekleştirilmiştir.

2 765
Kahramanların Ölümü

(Şehit Tayyareci Kurmay Yüzbaşı Kâmi’nin büyük hâtırasına)

Gerilir zorlu bir yay
Oku fırlatmak için;
Gece gökte doğar ay
Yükselip batmak için.
Mecnun inler, kanını
Leyla’ya katmak için.
Cilve yapar sevgili
Gönül kanatmak için.
Şair neden gam çeker?
Şiir yaratmak için.
Dağda niçin bağırılır?
Feleğe çatmak için.
Açılır tatlı güller
Arılar tatmak için.
Tanrı kızlar yaratmış
Erlere satmak için.
İnsan büyür beşikte
Mezarda yatmak için.

Ve………………………
Kahramanlar can verir
Yurdu yaşatmak için…

1931

Hüseyin Nihâl Atsız

0 4159

Atsız’ın Maltepe’deki mütevâzi evindeyim. İlk defâ geldiğim evi bulmak güç olmadı. Trenden inip de biraz yürüdükten sonra adresi söylediğim ilk vatandaş, beni eve kadar getirdi. Hâl hatır sorup umûmî ve günlük meseleler üzerinde biraz hoşbeşten ve kahvemi de içtikten sonra:

-   Efendim, sizi daha fazla rahatsız etmemek için, müsaade ederseniz hemen sorularıma geçmek istiyorum, dedim. Atsız Beğ;

-   Buyrun, diye cevap verdi, aklımın erdiği kadar cevap vermeye çalışayım.

Ve ilk soruyu sordum;

-   Son zamanlarda köyü konu olarak alan bir roman çeşidinin ileri sürüldüğü görülüyor. Bunda bir husûsî maksat var mıdır ve sâdece köyden bahseden bir romanla gerçek hayâtın aksettirilmesi mümkün müdür? Bu husustaki fikirlerinizi ricâ ediyorum.

Atsız Beğ, kısa bir müddet düşündü ve sonra ağır ağır şunları söyledi:

-   Roman denilen nesne hayâtın edebî bir aksi olmak iddiasındadır. Türk hayâtının her yönünü konu olarak alabilir. Hattâ yalnız köyden bahseden bir roman da yazılabilir. Fakat bunu yazacak insanın cidden edebiyatçı ve romancı olması lâzımgelir. Son zamanlarda köyü konu edinen romancılar ise edebiyatçı değil, komünist propagandacısıdır. Bunlar Türk edebiyatına orijinâl veyâ sâdece edebî değerde bir eser vermek için değil, Türk rûhunu baltalayarak Moskofçuluğa yarar bir ortam hazırlamak için köyü ele alıyorlar. Bu romanlarda fikir ve dil sefâletinden, hayâsızlıktan başka ne var? Vaktiyle XV. Yüzyıldaki Hurûfîlik zekâ ve seviye bakımından nerede idiyse, bunlar da bugün aynı hizâda bulunuyorlar. Osmanlı Devleti’ni yıkmak mâlihülyâsında olan Hurûfîler edebî kisveye bürünerek Fâtih Sultan Mehmed’in sarayına kadar girmiş, fakat sonunda idâm edilmişlerdi. Bugünkü Moskofçular da yine aynı edebî kisveye bürünerek birtakım yerlere sızmışlarsa da onların sonları da hüsrân olacaktır. Türk ırkının yapısı gibi sağlam bir yapıyı böyle birkaç düzüne kültürsüz hafifmeşrep yıkamaz. Bunlar ancak sosyâl hayatta rahatsızlık ve huzursuzluk doğurabilirler.

Bu romanların çok okunması da hiçbir mânâ ifâde etmez. Mayk Hammer daha çok okunuyor. Kültür seviyesi ve edebî zevk yükseldikçe bu türlü yazılar hiç okunmaz olacak ve sâhipleri kendiliğinden susacaktır.

Bugün bu bayağı köy romanlarının hakîki münekkitler tarafından tenkidi değil, Moskofçu mahutlar tarafından reklâmı yapılmakta ve ancak edebî kültürü olmayanlara tesir edilebilmektedir.

Fakat bâzan resmî makamların gafletleri de göze çarpmaktadır. Meselâ Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan Tebliğler Dergisi’nin 10 Nisan 1961 târihli 1148. Sayısında ‘’Sait Faik’in Hayâtı’’ adlı eser Millî Eğitim Müsteşarı N. Âdil Erkman tarafından okullara tavsiye edilmektedir ki büyük hatâdır. Said Faik gibi temâyülleri mâlûm ve hiçbir edebî şahsiyeti olmayan bir yazarın hayâtını orta öğretimdeki çocuklar niçin öğrensin? Mâlûm olduğu üzere bizim orta öğretimdeki gençlerimiz henüz millî takım kadrosunu bellemekle meşgul oldukları için, daha klâsik şâirlerimize bile sıra gelmeden Said Faik’e atlamak merci aşmak olur ki hiyerarşiye aykırıdır. Herhâlde müsteşar zamâna ve edebiyat târihine ehemmiyet vermediği için Said Faik’i Fuzûlî falan ayarında eski bir şahsiyet sanmış olacaktır.

Sözün kısası bugünkü köy konulu romanlar Kremlin’in Türkiye’de çıkan plâklarıdır.

-   Birtakım yazarlar, Milliyetçiliği artık zamânı geçmiş bir fikir olarak göstermeye çalışıyorlar. Bu hususta bilhassa gençliğe ışık tutacak düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Atsız, biraz önce kütüphanesinin bir gözünden çektiği Tebliğler Dergisi’ni yerine koyduktan sonra, ağır ağır konuştu:

-   Milliyetçiliğin zamânı geçmez. Dünyâda milletler ve diller kaldıkça milliyetçilik de kalacaktır. Yeryüzündeki memleketlerin hepsinde az veyâ çok bir milliyetçilik hüküm sürmektedir. Milliyetçiliklerinin adı olmayan İngilizler’de koyu milliyetçilik olduğu gibi, Hindistan’da, Arap’larda, İsrâil’de hattâ milliyeti reddeden komünist ülkülerde de milliyetçilik vardır.

Milliyetçiliğin zamnânının geçmiş olduğu hakkındaki iddialar, Moskofçuların propagandasıdır. Onların bilinen taktiklerinden biridir. Bir de içimizdeki Devşirme artıkları kendilerini asıl milliyetlerinden vazgeçirmiş olan Türklüğe karşı duydukları hıncı, milliyetçiliği reddederek almak sevdâsındadırlar. Esefle söylemek lâzımdır ki milliyetçiliği en sathî olan memleket biziz. Hâlbuki Türk milliyetçiliği milâttan önceki zamandan, Mete Yabgu’nun çağından başlamaktadır. Her zaman kendini göstermiş ve parlak şahsiyetler yetiştirmiş bulunan Türk milliyetçiliğinin târihi bir yazılsa göz kamaştırırdı. Bilmedikleri şeyleri yok sanmak, insan tabiatı icâbı olduğu için eski Türk milliyetçiliğini inkâr etmek bunu geçen asrın modası, hattâ Avrupalıların bize telkin ettiği bir ülkü sanmak yanlıştır. Burada açıklaması imkânı olmayan sebepler dolayısiyle bizde milliyetçiliğin yerini mahâllicilik, particilik ve tarikatçılık almıştır.

Sıra sorularımın en aktüel bir diğerinde idi:

-   Efendim, sizi yordum ama, yine çok mühim bir soru soracağım. Cevaplarınızın bütün milliyetçi gençlere yön vereceğine inanarak… Türk dilinin sadeleştirilmesinin sınırı ve prensipleri ne olmalıdır?

-   Türk dilinin sâdeleştirilmesinde şu prensipler hâkim olmalıdır;

a) Terimlerde Türk kök ve ekleriyle kelime türetmek

b) Yazı dilinde Türkçe kelimeleri tercih etmek

c) Türkçe olmayıp da kullanmaya mecbur olduğumuz kelimelerden Türk fonetiğine uygun olanları seçmek

ç) Lüzum yokken yabancı kelime kullanmaktan şiddetle kaçınmak

d) Kelime türetir veyâ tercih ederken Türk dili zevkini kollamak.

-   Bu hususları biraz ve lütfen açar mısınız?

-   Terimler yalnız derslerde ve ihtisas sâhipleri arasında kullanılacağı için bunların kabulünde güçlük yoktur. Nitekim bugünkü öğrenciler matematik, hendese, biyoloji terimlerinin çoğunu Türkçe olarak kullanmaya alışmışlar ve çevrelerini de alıştırmışlardır. Artık bizim neslimiz de, ‘zarp’, ‘taksim’, ‘yekûn’ yerine ‘çarpma’, ‘bölme’ ve ‘toplam’ kelimelerine ısınmıştır. Yalnız, vaktiyle bu terimler alınırken lüzumsuz yanlışlar yapılmış, meselâ ‘zaviye’ ve ‘müselles’ yerine ‘açı’ ve ‘üçken’ diye güzel Türkçe karşılıklar bulunduğu hâlde ‘murabbâ’ yerine Fransızca’dan ‘kare’ alınmıştır. Kare kelimesinin ilk hecesi kalın, ikincisi ince olduğu için dilimizin ses uyumu  kânununa aykırı düşmektedir. Bundan başka bunun Türkçe karşılığı Türkistan Türklerinde ‘törtkül’ olarak kullanılmaktadır. Bu kelimenin Batı Türklerindeki şekli ‘dördül’dür. Terim koymak için gerçek dilcilerden meydana gelmiş bir terim kurulu olsaydı da bunlar kelime türetselerdi, dilimiz daha zengin ve daha millî olurdu. Aynı dert bugün de vardır:

Bilim ve teknik bakımından her gün birçok terimler icad olunmakta ve bunlar ister istemez halk diline girmektedir. Bu kelimeler Türkçeleşmeden girdiği için dilin yapısı bozulmakta ve aydınlar bu kelimeleri asrî şekilleriyle söylemeyi kültür sâhibi olmanın icâbı saymaktadırlar. Bir terim kurulu gayet uyanık ve şuurlu olmak, bu yeni terimlerin Türkçe karşılığını bulup kabul ettirirse birkaç yüzyıl sonraki yeni bir dil buhrânının önüne geçmiş olur.

-   Peki efendim, Türk dili alanında otorite sayılmayan kimselerin birtakım kelimeler uydurarak dilimize mâl etmeye çalışmalarına ne diyorsunuz? Meselâ bir vakitler Nurullah Ataç böyle kelimeler uydurur ve kendisini üstat tanıyanların gayretiyle bu kelimeler dergi ve gazetelerle yayılmaya çalışılırdı.

-   Efendim. Nurullah Ataç ciddî ve Türklüğe inanmış bir adam değildi ki Türkçeci olsun. Yalnız Fransız kültürüyle beslenmiş, kendisinin bir batılıdan biraz aşağı, fakat bir doğuludan biraz üstün olduğunu ilân etmekle aşağılık duygusu içinde bulunduğunu açıklamış, orijinâl gözükmek için hiçbir tuhaflıktan çekinmemiş bir insandı. Türk dili alanında otorite olmak şöyle dursun, söz söylemek yetkisi bile olmayan bir yazar olduğu için fikirlerinin, iddialarının hiçbir değeri yoktur. Nitekim yazıları o devrin fikir sefâletini gösteren örnekler olarak dergi yapraklarında kalmıştır.

Onun bu uydurma Türkçeciliğini, fikir arkadaşlarını dikkate alarak, şüphe ile karşılamak da kâbildir. Meselâ “kelime” karşılığı olarak “tilcik” (yani bizim lehçemizle“dilcik”) diye bir söz kullanılırdı. Bunun asıl anlamı kadınlık uzvunun bir parçasıdır. Bu kadar gülünç bir üstâdın ardından gidenlere gelince: Ne diyelim? İnsan hakları beyannamesine göre fikirler muhteremmiş…

Atsız Beğ’i hayli yormuştum. Artık müsaade istemek zamânı gelmişti. Fakat son bir soru daha sormaktan kendimi alamadım:

-   Efendim, yayın organlarında çoktandır imzânız görünmüyor. Milliyetçi gençlik bunu kendileri için büyük eksiklik sayıyor. Niçin yazmıyorsunuz?

Atsız Beğ hafifçe gülümsedi:

-   Bunun sebebi Evliyâ Çelebi’ye hayrülhalef oluşumdur.

Dedi. Atsız Beğ’e hak vermemek mümkün değildi. Çünkü her gün beş saati Maltepe’den İstanbul’a gidip gelmekle geçiyordu. Yâni kelimenin tam mânâsiyle yolların tükettiği bir adamdı. Hem de yollar onu yıllardan beri, bir kütüphânede sıradan herhangi bir adamın yapabileceği basit bir işi yapmak karşılığı tüketiyordu. Millî Eğitim Bakanlığı’nın büyük (!) mevkili, büyük (!) kişileri bundan dolayı ne kadar övünseler hakları olurdu.

Orkun Dergisi, Mart 1962,  2. Sayı

* Söyleşi ülküdaşımız Yalçın Karaaslan tarafından, Orkun dergisinden birebir alıntılanarak, hazırlanmıştır.
** Söyleşiyi yapan kişinin adı maalesef dergide yer almamaktadır.

1 3240

Zayıf şahsiyetli insanlar, erişemediği üzüme ham diyen tilki gibi, kendilerinde bulunmayana sahip olanın bedava düşmanıdır. Cahil, bilgilinin hasmıdır, ilmine bir şey söyliyemediği için onu, meselâ satılmışlıkla suçlandırır. Zayıf, kuvvetliden nefret eder. Bu nefretini, meselâ, kuvvetin hayvani bir vasıf olmasıyla ileri sürer. Veremlinin sıhhatliye karşı gayzı tıp kitaplarına da geçmiştir. Fahişeden doğan çocuk, bu aşağılık duygusunu namuslu kadınların iffetine dil uzatmakla tatmine çalışır. Avamdan gelip baş mevkiye geçen insan, asillere harekette bir teselli bulur, (Napolyon gibi).

Bunun gibi, zoru gördüğü zaman yalvaran, tarziye veren, sözünü geri alan insan da ömrü boyunca eğilmemişlere karşı duyduğu hınçla kendi zavallılığını örtbas etmeğe çabalar.

Bediî Faik’ten bahsetmek istiyorum : 18 Şubat tarihli Dünya’da Alparslan Türkeş aleyhindeki karalamasına beni de karıştırarak hiçbir lüzum olmadığı halde işi 1944 yılına ve Irkçılık-Turancılık dâvasına kadar götüren bu yazıcı, Türkeş’e ve bana hayalî bir takım beyanlar verdirerek umumî efkâra bizi maceracılar gibi tanıtmak ve şahıslarımızda Türkçülüğü kötülemek istiyor. Türkeş için söyledikleri hakkında konuşmak bana düşmez. Ben ancak benim için söylediklerine cevap veriyorum.

Bediî Faik deyince, tabiî akla derhal Mükerrem Sarol geliyor ve hafızalar bu devrimbaz gazetecinin Mükerrem Sarol’a da yazıyla hakaret ettiği için tevkif edildiğini, fakat kendisinde yürek Selanik olmak dolayısıyla Mükerrem Sarol’a yalvarıp yakararak ve tarziye vererek onun tarafından affolunmak suretiyle hapisten kurtulduğunu hatırlıyor. Hiç şüphesiz, metin insanların asla kabul edemiyeceği bu hâdise bir insanın daima başına kalkılırsa ve o insanda hak duygusu yerine isterik bir kin hâkim olursa, haksız olarak hapislerde yattığı halde eğilmeyen insanlara karşı bir aşağılık duygusu duyacak ve şuur altında yaşayıp onun vicdanını daima tırmalayan bu duygu, onu işte böyle yeniden haksız hücumlara sürükleyecektir.

Bediî Faik’in bu saldırışı kendi teşebbüsü ile yaptığına ihtimal vermiyorum. 1944′teki Irkçılık – Turancılık dâvasının dosyasından metinler verdiğine göre buna imkân yoktur. Çünkü 1944′te Sıkı Yönetim Mahkemelerinde görülen bu dâvanın dosyası da şimdi Adliye mahzeninde mahfuzdur ve dâvanın taraflarından biri olmayan Bediî Faik için o dosyanın görülerek parçalar nakledilmesi mümkün değildir. Demek ki Türkçülük aleyhinde halâ işleyen bir şebeke, Türkçülerin şahsında Türkçülüğü vurmak için gayrîkammî ve usulsüz teşebbüslere başvurmaktan çekinmemekte ve hırsla kıvrandığını bildiği Bediî Faik gibi gazetecileri buna âlet etmektedir.

Bunu böylece belirttikten sonra basın ahlâk yasasına uyduğunu ilân eden ve gazete adının altına «Hep bu vatan, hep bu halk için» diye pek büyük sözler koyan Dünya yazıcısının uydurmalarına geçiyorum:

1944′te benim peşime takılanlar, Naziler safında savaşa girmek için memleketi ele geçirme hülyasında imiş. Peşime takılanlar böyle düşününce benim de aynı fikri taşımamdan tabiî ne olabilir? Şimdi soruyorum: Basın ahlâk yasası, bu vatan için, bu millet için, teraneleriyle bu iftiralar bağdaşabiliyor mu? Ahlâk yasası için mademki söz verdin, sözün şeref olduğunu bilerek vatandaşlar için yazacağın iddialı yazılarda kılı kırk yaracak, yanlıştan çekinip korkacaksın. Tabiî bu sözüm şerefe gerçek mânasını verenler içindir. Şeref nedir sorusuna «millî takımın sağiçi» diyenler için değil… Benim ve bana uyanların naziler safında savaşmak üzere hükümeti ele geçirmek istediğimiz yavesine, kafatasının içinde herhangi bir primat kadar zekâ bulunanların inanmıyacağı tabiîdir. Nitekim 1944′te birçok ahlâksızların, devşirmelerin, dönmelerin ve komünistlerin kışkırtması üzerine Millet Meclisini devirmek iddiasıyla mahkemeye verildiğimiz zaman dahi buna budalalardan başka kimse inanmamıştı. Hattâ o zamanki şerefli (!) basının yaygaralarına rağmen, hazırlık tahkikatında bile bu değil de, hükümeti tahkir vesaire ileri sürülebilmişti. Neticede hepimiz beraat ettiğimiz gibi mahkeme Irkçılık ve Turancılığın suç olmadığına karar verdi. Zaten millî şeref ve şahsî izzetinefs sahipleri için, Irkçılık ve Turancılığı suç saymak, aile hayatında iffeti suç saymak kadar saçma ve gülünç olurdu.

O dâvanın 23 sanığından bugün 21 i hayatta ve 20 si yurttadır, Bu insanlar hayatta iken bana ve diğerlerine söylemediğimiz sözleri isnad etmek, şerefli (!) basınımızın şeref vazifesinde berdevam olduğunu gösterse gerektir.

Bir de bu cevap dolayısıyla hakkımdaki bir fikrini düzelterek Bediî Faik’e bir ders vermek istiyorum; derse ihtiyacı var: Benim, Türk edebiyatında bir salyangoz kadar bile iz bırakmıyacağımı söylüyor. Hattâ belki o kadar bile değil de hiçbir iz bırakmıyacağım. Ancak, bunu tayin edecek olanlar Bediî Faik gibi Üniversiteyi bitiremeyenler değil, edebiyat tarihçileri ve hepsinin üstünde de zamandır. Zamanla herkes unutulacak ve meselâ milâdın 5.000 inci yılında, bugün pek büyük gözüken insanların adı ancak ansiklopedilerde 3-4 satırlık yer tutacaktır. Fakat benim 21 inci yüzyıla varmadan unutulmam, benimsediğim Türkçülük fikrine asla gölge düşürmez. Türkçülük ülküsü Irkçılığı ile, Turancılığı ve, militarizmi ile yaşıyacak, bu muhakkak… Yine şu da muhakkak ki edebiyatta hiç hatırlanmamak, basın tarihinde baykuş gibi ebediyen hatırlanmaktan çok şereflidir.

Hüseyin Nihâl ATSIZ, Milli Yol Dergisi, 6. Sayı

0 12113

Türk ırkı, Anadolu’ya heybetli bir çığ gibi indi ; Bozkurt nesline yaraşan bir gösterişle yerleşip tutundu ve Batı’dan gelen yabancı sellere karşı orasını bir asır kan ve can bedeliyle müdafaa ettikten sonra bu toprakların tapusunu ihtiyar tarihin elinden hakkının gücüyle çekip aldı.

Anadolu bir anayurt olduktan sonra onun bitişiğindeki toprak parçaları yad ellerde bırakılmazdı elbette… Her türlü zaruretlerle o parçalar da mutlaka anavatana eklenmeliydi. Ve öyle yapıldı.

Anadolu’nun denizle ayrılmış bir parçası olan Kıbrıs, anayurda en son eklenen parçalardan biri oldu. Gaza sınırlarından gaza sınırlarına koşan Türk orduları ancak on altıncı asrın sonlarında Kıbrıs’a yönelmek fırsatını bulabildiler.

Kıbrıs’ın alınmasında yalnız Venediklilerin Türklere zarar verdikleri gibi maddi sebepler aramak boşunadır. Orası vaktiyle bir İslâm diyarı olduğu için de İslâmın koruyucusu olan Türkler Kıbrıs’a varis olmalıydılar. Büyük Türk bilgini Şeyhülislâm Ebussuud Efendi, Kıbrıs’ın fethi için verdiği fetvada bu noktayı bütün dünyaya karşı ilân etti.

15 Mayıs 1570′te 60.000 kişilik bir Türk ordusunu taşıyan bir Türk donanması Kıbrıs’a hareket etti. Bir Temmuz’da donanma Limasol koyunda demirleyip ertesi günü karaya asker çıkarıldı. Leftari kalesi derhal teslim oldu. 9 Temmuz’da Girne kalesi alındı. 22 Temmuz’da Lefkoşe kuşatıldı. Kendi iddialarına göre 10.000 kişinin müdafaa ettiği bu müstahkem kale üç umumî hücumdan sonra 9 Eylül’de zapt edildi ve umumî vali Nicelo Dandolo bu savaşta maktul düştü. Bu haber üzerine Baf ve Larnaka teslim oldular.

18 Eylül’de Mağusa kuşatıldı. 1 Ağustos 1571′de alınarak Kıbrıs adasının fethi tamamlandı. İç Anadolu’dan getirilen Türklerle, Osmanlıların adeti olduğu üzere Yeşilada derhal bir Türk vilâyeti haline getirildi.

O vakitten beri üç asrı aşan uzun bir zaman içinde Kıbrıs, maddî ve manevî her şeyi ile büyük anavatanın saadette ve felakette, zafer ve bozgunda ortağı, yardımcısı, her şeyi ve bizzat kendisi oldu.

Tarihin ne garip tecellisi!.. Biz Yeşilada’yı savaşla Venediklilerden aldık. Savaşsız İngiliz’e bıraktık. Şimdi de onu, orası için bir damla kan akıtmamış olan Yunan istiyor. Her yıl bayramı yapılan Lozan’ın en acı tarafı, hiç şüphesiz, Kıbrıs kaybını kabul edişimizdir.

* * *

Yeşilada bizimdir, bizim olacaktır. Üzerinde yaşayan 90.000 Türk’le, Türkiye’deki 200.000 Kıbrıslı Türk’le ve hepsinden daha fazla 16. asırda toprağına gömdüğümüz şehitlerimizin kanı ile Kıbrıs bizimdir.

Afyon-İzmir maratonunun hızlı şampiyonları, oradaki 350.000 Ruma bakarak Yeşilada’ya sahip çıkmak istiyorlar. Yalnız sayıca çok olmak bir hak mıdır? Sayı azlığı demek kaybedilmiş dâvâ mı demektir? Kızıl vahşetin bugün üzerinde bir tek Türk bırakmadığı Kırım nasıl bir ata mirasımızsa, 90.000 Türk kardeşimizin yaşadığı Kıbrıs da öylece öz malımızdır. Unutulmasın ki 350.000 Rum, 90.000 Türk’ten daha çok değildir, olmamıştır, olamaz… Boynu bükük ve benzi sararmış olan Yeşilada!.. Sen asıl, murada erdiğin, yani anayurda eklendiğin gün Yeşilada olacaksın!..

Hüseyin Nihâl ATSIZ, Yeşilada, 20 Ocak 1949
* Bu yazı ülküdaşımız Ömer Göksoy’un özel bir araştırmasında bulunmuştur .

Bu Hafta Çok Okunanlar