Search

nihal atsız - search results

If you're not happy with the results, please do another search

2 1148
Kahramanların Ölümü

(Şehit Tayyareci Kurmay Yüzbaşı Kâmi’nin büyük hâtırasına)

Gerilir zorlu bir yay
Oku fırlatmak için;
Gece gökte doğar ay
Yükselip batmak için.
Mecnun inler, kanını
Leyla’ya katmak için.
Cilve yapar sevgili
Gönül kanatmak için.
Şair neden gam çeker?
Şiir yaratmak için.
Dağda niçin bağırılır?
Feleğe çatmak için.
Açılır tatlı güller
Arılar tatmak için.
Tanrı kızlar yaratmış
Erlere satmak için.
İnsan büyür beşikte
Mezarda yatmak için.

Ve………………………
Kahramanlar can verir
Yurdu yaşatmak için…

1931

Hüseyin Nihâl Atsız

0 4972

Yeşilçam açısından Türk Sineması üzerine eleştiriler ve araştırmalar konusunda başvurulacak kaynak isimler veya kuruluşlar bir elin parmaklarını geçmez. Eski ve yeni kuşaklar olarak değerlendirme yapıldığında da durum aynıdır. Piyasada ulaşabileceğimiz araştırma yazıları genellikle belli sanatçılar veya dönemler üzerine şekillenmiştir. Bu açıdan Yeşilçamda Tarihi Filmler üzerine, tarih konusunda uzman bir kişiliğin görüşünü paylaşmak, meraklıları için bu konuda özel bir çalışma olacaktır.

Nihal Atsızın 1946 yılında tamamladığı Bozkurtların Ölümü şüphesiz Türk Edebiyatının kitleleri etkileme açısından en önemli eserlerinden birisidir. Eserin ikinci bölümü olan Bozkurtlar Diriliyor ise 1949 yılında tamamlanarak birbiriyle bağlantılı bu iki eser Bozkurtlar ismiyle edebiyatımızın önemli öğelerinden biri olarak yerini aldı.

atsiz-bozkurtlarin-olumu-bozkurtlar-diriliyor

Nihal Atsız Bozkurtlar

Bozkurtlar’ı ilk olarak 2000 li yılların başında okuma şansına sahip olmuştum. Birinci eser olan Bozkurtların Ölümü’nü bitirdiğimde aklımda oluşan ilk düşünce böyle bir çalışmanın neden sinemaya uyarlanmamış olmasıydı. Zira olay örgüleri ve her birinden ayrı bir hikaye yaratılabilecek kadar zengin karakterleriyle mükemmel bir Orta Asya senaryosu kaleme alınmıştı. Üstelik anlatılanlar Cüneyt Arkın – Aytekin Akkaya ikilisinin Natuk Baytan yönetmenliğinde gerçekleştirdiği Hakanlar Çarpışıyor’un çok ilerisinde bir hikayeydi.

M.S 7. yy.da geçen eser, kimi kahramanların gerçek tarihi kişiliklere dayanması ve Atsız’ın tarihi araştırmalar konusundaki uzmanlığını içeren pek çok hoş detayla mükemmel bir okuma zevki verdiği gibi beyaz perde de aslına uygun şekilde uyarlandığı takdirde unutulmaz sinema filmlerinden biri olabilirdi.

bozkurtlar-geliyor-bozkurtlar-intikami-film

Yeşilçam’ın böyle bir çalışmayı neden ele almamış olduğunun bir soru işareti olarak varolmaya devam ettiğini düşünürken sevgili dostum Serkan Akgöz’ün hatırlattığı bir makaleyle 1967 yılında Yeşilçam’ın Nihal Atsız’a danışmadan gerçekleştirdiği ve 1971 yılında bizzat Atsız tarafından cevabını aldığı iki filmin olduğunu öğrendim. (Muhtemelen aynı anda çekilmiş) iki filminde yönetmeni Cavit Yörüklü. Başrolde ise Fikret Hakan yer alıyor.

Sırasıyla Bozkurtlar Geliyor ve Bozkurtların İntikamı(Bozkurtların Öcü) olarak yayınlanan iki filmi de şu ana kadar izleyebilme şansım olmadı. Bununla beraber Nihal Atsız’ın dönemin kültür bakanına hitaben kaleme aldığı makalenin aşağıdaki bölümünde yer alan eleştirisi her iki filminde Tarihi filmler furyasının temel kodlarına sadık kalırken, hamaset üzerine şekillenmiş pek çok tarihi roman içerisinde ayrı bir yerde ele alınması gereken Bozkurtların nasıl heba edilmiş olduğunu göstermekte.

Makalenin giriş bölümü ise bugünün anlayışıyla değerlendirildiğinde içerik danışmanlığının sinema açısından ne kadar önemli bir detay olduğuna dair tarihi filmler furyasında ki tarihsel bakış açısından yanlışlara parmak basmakta.

bozkurtlar-geliyor-filmi

Nihal Atsız anlatıyor …

Milli ruhu şahlandırmak için tarihi filmler en iyi vasıtadır. Türk tarihinden, gerçeklere sadık kalınarak alınacak parçaların sinemalarda gösterilmesi yıllardır üstümüze çökmüş olan kabusu atmaya yarayacaktır. Bizde ilk yapılan tarihi filmler oldukça başarılıydı. Bu son yapılanlar bir maskaralıktır.

Türk yiğitleri dövüşürken havada takla atmaz. Amerikan filmlerinde olduğu gibi, her biri sığır devirecek yumruklarla dakikalarca düşe kalka dövüş olmaz. Şimdi bunlar yapılıyor. Türkler’e acayip kılıklar giydiriliyor. Amerikalıların maskaralıkları bize de uygulanıyor, sözün kısası Türk filmi olmaktan çıkıyor.

Eski çağlarda kadın çok serbest olduğu halde Türk kızlarının çıplak olarak erkekler önünde şehevi raks yapması gibi bir olay yoktur. Hacı ağalarının zevkini tatmin için böyle sahneler icat ediliyor. Rejisörler Türk tarihini ve geçmişini hiç bilmiyor.

Sözde tarihi film diye ’Bozkurtlar Geliyor’ ve ’Bozkurtların Öcü’ adında iki film çevrilmişti.

Bunlardan birini dört kişi birden seyrettik. Konu benim iki tarihi romanımdan, ’Bozkurtların Ölümü’ ile ’Bozkurtlar Diriliyor’ dan alınmış daha doğrusu çalınmıştı. Biraz değiştirmişler, iki romanı birbirine karıştırmışlar. Konuyu da, eseri de, tarihi kahramanları da, tarihi de rezil etmişlerdi. Çağdaş olmayan Göktürklerle Alanlar savaştırılıyordu. Koca Türk Kağanı, teneke kalkanlı sekiz kişiyle yola çıkıyordu. İkinci romanımdaki ’Deli Ersegün’ adlı kahraman burada Hacivat kılıklı bir maskaraya çevrilmişti.

Halbuki aslında bu iki roman tarihe titizlikle sadık kalınarak düzgün Türkçe ile yazılmış, adeta destan gibi kaleme alınmış eserlerdi ve bugünkü Türkçü gençliğin yetişmesinde büyük rol oynamıştı.

(Nihal Atsız Makaleler IV)

Nihal Atsız Bozkurtlar : http://www.otuken.com.tr/KitapDetay/bozkurtlar

Yazan: Gökay GELGEÇ – Yojimbooo

bozkurtlar-geliyor-kupur

http://sinematikyesilcam.com/2015/12/nihal-atsiz-anlatiyor-bozkurtlar-ve-tarihi-turk-filmleri/ adresinden alıntılanmıştır.

0 1161

“Nihâl Atsız ve Mücâdelesi” konulu yazı yarışmamız sonuçlanmıştır. Daha önce düzenlemiş olduğumuz yazı yarışmalarına oranla hâyli fazla kalem sahibi Türkçü’nün katılması bizleri son derece mutlu etmiştir. Yarışmaya katılan tüm Türkçülere teşekkür ederiz.

Seçici Kurul tarafından yapılan değerlendirme sonucunda ilk üç sıraya giren yazarlar ve yazıları şu şekildedir;

1. Mehmet Doğan imzalı, Atsız ve Türkçülüğün Ruhi Muhtevası
2. Nihat Gül imzalı, Atsız’ın İzleri
3. Yahyahan Yılmaz imzalı, Atsız Beğ’in Kaderi

Nihâl Atsız Yazı Yarışması

Ulu Türkçü Nihâl Atsız’ın uçmağa varışının 40. yıl dönümü nedeniyle “Nihâl Atsız ve Mücâdelesi” konulu ödüllü yazı yarışması düzenlenecektir.

Katılım Şartları:
* Yarışmaya katılım ücretsizdir.
* Her kişi, yalnız bir yazıyla yarışmaya katılabilir.
* Gönderilecek yazılar özgün ve daha önce başka bir yerde yayınlanmamış olmalıdır.
* Dereceye girecek yazılar, Kavgamız Dergisinde ve yapılacak kitap çalışmasında kullanılabilir.
* Katılımcılar, yukarıdaki şartları kabûl etmiş sayılır.
* Yarışma için son yazı teslim tarihi 15 Kasım 2015’tir. Bu tarihten sonra gönderilen yazılar değerlendirmeye alınmayacaktır.

Şekil Şartları:
* Yarışma için gönderilecek yazıların dil bilgisi ve yazım kurallarına uygun olması mecburîdir.
* Yazılar için A4 kağıt ölçüsü dikkate alınacaktır. Her yazı 2 sayfadan az ve 4 sayfadan çok olmayacaktır.
* Yararlanılan kaynaklara ilişkin metin içindeki atıflar, her bir sayfa sonunda dipnot olarak gösterilmelidir. Dipnotlar; “yazar soyadı, adı, eser adı, makalenin yayınlandığı dergi ya da kitabın adı, sayfa nu., yayınevi, yayın yeri, yayın yılı” şeklinde olmalıdır.

Yazılar kısa bir özgeçmiş ile birlikte kavgamizdergisi@gmail.com e-posta adresine gönderilmelidir.

Gönderilen yazılar seçici kurulumuz tarafından değerlendirilecek, dereceye giren yazılar ve yazarları 1 Aralık 2015 tarihinde açıklanacaktır. Ödüller, dereceye giren yazı sahiplerine 13 Aralık 2015 târihinde gerçekleştirilecek olan anma programında takdim edilecektir.

Seçici Kurul:
Erk Yurtsever
Dr. Buğra Atsız
Adil Yılmaz
Kutlu Altay Kocaova
Serkan Akgöz

Yarışma afişin yüksek boyutta indirmek için tıklayınız.

1 7643

Masanın bir ucunda Atsız, diğer ucunda ben.

- Demek şimdi niyetin ciddî, dedi, röportaj yapmak için azimlisin.

Kendisine mahsus şakacı tavrı ile gülümsüyordu.

- Evet, diye cevap verdim. Hem biliyor musunuz bu röportaj işi gazeteciliğin en ucuz kısmı. Önce konuşmak röportaj yapmak için birisini yakalayacaksınız…

- Sen de beni yakaladın.

- Öyle… Ondan sonra biraz kağıt, biraz kalem oldu mu, tamam.

Kağıtları ve kalemi cebimden çıkarıp masanın üzerine koydum.

- Başka?

- Bir de sorular meselesi var. İsterseniz soruları da siz sorun ve sonra kendi sorduğunuz sorulara cevap verin.

- Oldu olacak bu röportajın üzerine benim imzamı atarsın artık. En iyisi soruları bari sen sor da röportaja benzesin.

* * *

- Dr. Rıza Nur’u ilk önce nerede ne zaman gördünüz?

- Mısır’dan geldiği gün… Zevcemle birlikte karşılamaya gitmiştik.Vapur rıhtıma yanaştığı zaman önce o beni görmüş “Nihâl” diye seslendi.

- Öyleyse evvelden sizi tanıyordu.

- Hayır. Yalnız resimlerimizden birbirimizi tanıyorduk. Aramızdaki tanışma  “Oğuznâme” vesilesiyle oldu. Dr.Rıza Nur’un İskenderiye’de Oğuznâme’yi neşrettiğini duymuş ve bir tane edinmek istemiştim. Caferoğlu, “Kendisine yaz kardaşım, iyi adamdır, gönderir.” demişti. Bir mektupla Oğuznâme’den istedim. Gönderdi. Tanışıklığımız böyle başladı ve devam etti.

- Hatırlamışken onu da sorayım.”Türkbilik Revüleri” Paris’te mi yayınlanmıştı, yoksa Mısır’da mı?

- Hepsi, hattâ Lâtin harfleriyle olanlar dahi, Mısır’da.

- Dr. Rıza Nur’u ilk görüşte üzerinizde nasıl bir tesir bıraktı?

- Söylediğim gibi, resimlerinden tanıyordum. Görür görmez teşhis ettim. Tahminime çok benziyordu. Orta boylu, toplucaydı. Saçları dökülmüştü.

- İstanbul’a döndüğü zaman evli miydi?

- Hayır. Zaten Rıza Nur çok eskiden bir kere evlenmiş ve ayrılmıştı. Ondan sonra da bir daha evlenmedi. Çocuğu da yoktur.

- Sizce Rıza Nur’un en kuvvetli tarafı neresi idi?

- Tabii milliyetçiliği. Son derece şuurlu, uyanık ve engin bir sevgiyle Türklüğe bağlı idi. İkinci olarak sistemci oluşu da en kuvvetli taraflarından birisiydi. Her konuda fikri , hem de derin ve kendine mahsus fikri olan bir mütefekkirdi. Ansiklopedist de diyebiliriz. Türkiye’nin kalkınması için bir program hazırlamıştı. Bu programı Orkun dergisinde (1950-1951’de çıkan Orkun) yayınlamıştık. Tabii, bugün için eskimiş ve tatbik kabiliyeti olmaktan çıkmış tarafları var. Fakat bir vesika olarak değeri çoktur.

- Yazar olarak, üstün bulduğunuz tarafları nelerdir?

- Bence yazar olarak en kuvvetli tarafı hususî mektuplarıdır.

- Bir yazar için, basılmış eserlerinin dışında, hususî mektuplarının başarılı olması pek alışılmış bir şey değil. Sizce bunun sebebi ne olmalı ?

- Rıza Nur, güzel yazardı. Fakat yazdığından daha güzel konuşurdu.Bu da pek alışılmış bir şey değil. Herkes konuştuğundan daha güzel yazar. Umumî kaide budur. Rıza Nuri bu kaidenin istisnasıydı. Mektuplarının kuvvetli oluşu da herhalde çok samimî ve açık sözlü yazılmış olmasındandır.

Mektuplarından sonra en kuvvetli eserinin Türk Tarihi olduğunu söylemeliyim. Türk Tarihi millî heyecan verici olması bakımından çok mühimdir. Bir milliyetçi nesil yetiştirmiştir.

- Hangi nesil?

- Bizim neslimizi. Ben Türk Tarihi’ni okuduğum zaman yirmi yaşındaydım. Çok beğenmiş ve heyecanlanmıştım. Kardeşim Nejdet (Nejdet Sançar) o zaman on beş yaşlarındaydı. Onunla bahse tutuştuk. Türk Tarihi’nin her cildi için, okuduktan sonra, eğer okuyabilirse, ben ona beş kuruş verecektim. Biliyorsun, Türk Tarihi on iki cilttir ve bir hayli de hacimlidir.

- Kim kazandı?

- Bahsi Nejdet kazandı ama parayı almadı. Türk Tarihi’ni o kadar beğenmişti ki, on iki cildi de arka arkaya okudu ve kitabın verdiği büyük heyecanla bahsi kazanmasına rağmen, altmış kuruşu benden almak istemedi.

- Dr. Rıza Nur’un Türklüğe hizmetinden de biraz bahseder misiniz?

- Tabiî önce Türk Tarihi… Nesillere milli şuuru aşılayıcı kuvveti bakımından. Tarih olarak sistematik değildir. Son iki cildi de basılmamıştır. Sonra; tercümelerini söylemeliyim. Bir de neşrolunmayan Türk edebiyatı Tarihi var… Fiilî olarak da Türklüğe pek çok hizmeti vardır. Meselâ Ankara’da Millî Mücadele sırasındaki ilk maarif Vekilliği zamanında, mekteplere tâmim göndrerek , talebe isinlerinin Türkleştirilmesini istemişti. Şimdiki pek çok öğretmenin Türkçe isimleri o zamandan kalmadır.

- Lozan’a murahhas olarak gidişi nasıl oldu?

- Bak, bu hususta, sana, Rıza Nur’un kendisinden dinlediğim hâtırayı nakledeyim. Heyeti Vekile toplantısında, Lozan’a gidecek delegeler seçimi yapıldığı zaman, başmurahhas olarak Rauf Bey seçilmişti. İkinci murahhas olarak da Dr. Rıza Nur intihap olundu. Bir de Hasan Bey (Hasan Saka). Fakat, Rıza Nur, millî menfaatlere uygun görmediği için, Mustafa kemal Paşa’ya giderek “Neden bu adamı seçtirdin?” diye sordu. “Peki, kimi tavsiye dersin?” diye sorunca da şu cevabı verdi: “Bence İsmet Paşa’yı seçtirsen iyi olur.” Onu takip eden heyeti vekile toplantısında Mustafa Kemal Paşa, oturumu açınca, “Şimdi Lozan’a gidecek murahhasların intihabını yapalım, bence başmurahhas olarak İsmet Paşa münasiptir. Siz ne dersiniz?” diye sormuş ve tasvip edildikten sonra “Diğer murahhaslar zaten belli.”  diyerek doğrudan doğruya Rauf Bey’in şahsını istemediğini belirtmişti. Rıza Nur’un bu kadar yürekten davrandığı, İsmet İnönü’nün sonra O’nun hakkında ne iftiralarda bulunduğunu erbabı bilir. Şunu da belirteyim: Rıza Nur’un bu hareketi vatan menfaatinden başka bir sebebe dayanmıyordu. Rauf Bey ittihatçıydı. Rıza Nur ise eski itilâfçı. Fakat, Ankara’da Millî Mücadele başladığı zaman ön safta bulunanlar hep eski ittihatçılar olmasına rağmen Rıza Nur derhal onlara katılmakta bir beis görmedi. Vatan menfaatini parti fikrinin daima üstünde tuttu. Ankara’ya gidenler arasında da eski itilafçılardan hemen hemen başka kimse yoktu.

- Dr. Rıza Nur’un insanî taraflarına ve hassalarına dair bir hâtıranız var mı?

- İnsanları tanımakta fevkalâde kabiliyeti vardı. Meselâ, Gümülcineli İsmail Hakkı adında bir itilâfçı için daha o zamanlar “Bu adam Hürriyet ve itilâfı perişan edecek!” dermiş. Dediği oldu. Türkiye’ye geldiği zaman, daha sonra Türkçülükten dönen bir şahıs için “Gümülcineli, itilâfçıları perişan etti, bu adam da Türkçülüğü perişan edecek!” derdi. Dediği çıktı. Bahsettiği kimsenin Türkçülüğe büyük zararları dokundu.

- Türkiye’ye döndükten sonra, Rıza Nur, neyle meşgul oldu?

- Doktorluğu bırakmıştı. O, daha ziyade hareket adamıydı. Tanrıdağı Mecmuası’nı çıkarmak istiyordu. “Bu mecmuayı çıkaramazsam benim için ölümdür!” diyordu. Merhum Mükrimin Halil de O’nu bu fikrinden vazgeçirmeye çalışıyordu. Fakat mecmuayı çıkardı. Tanrıdağı’nı çıkarmasına sebep , hem Türkçülüğü yaymak  hem de Türkbilik Revüsü’nde neşredemediği ilmî makaleleri neşretmekti.

- Mesleğinde, yani hekimlikte başarı göstermiş miydi?

- Evet, Operatör Cemil Paşa’nın (Cemil Topuzlu) muaviniydi. Sünnetçiliği ilmî bir şekle sokmuştur. 23 yaşında asistan yüzbaşı, 26 yaşında da doçent oldu.

- Şair olarak Rıza Nur hakkında fikriniz?

- Vasat bir şairdi. Esasen şiiri, Türkçülüğün yayılmasında bir vasıta olarak telâkki ederdi. En beğendiğim iki şiiri, “Oğuz Kağan Destanı” ile “Ateş ve Pervane”dir.

- Sinop’ta bir vakıf kütüphanesi var. Bu kütüphaneyi ne zaman kurmuş?

- Talebeyken kitap bulmakta zorluk çektiği için «İlerde param olunca kütüphane kurayım» diye niyet etmiş ve Millî Mücadele yıllarında bu niyet ettiği kütüphaneyi kurmuş. Bu bina, Sinop’ta deniz kıyısında iki katlı bir yalıdır ve bir çiftlik de geliri kütüp­haneye verilmek üzere vakıf bı­rakılmıştır. Kütüphanede daha ziyade Türkolojiye ait kitaplar vardır. Şimdi on bin cilt kadar kitap bulunduğunu tahmin ediyorum.

- Rıza Nur birçok siyasî hâdisele­rin içinde yaşamıştı. Hâtıralarının da çok zengin olması gerekir. Acaba hâtı­ralarını yazmış mı?

- Evet. Yazdığı hâtıralarını Paris’te ve Berlin’de iki kütüphaneye ver­miştir. Bunların ilerde basılması düşünülebilir.

- Türkiye’ye geldikten sonra dok­torluğu bıraktığını söylemiştiniz, ney­le geçiniyordu?

- O zaman Başvekil bulunan Dr. Refik Saydam eski arkadaşıydı. Onun yardımıyla emekli maaşı bağlandı ve birikmiş olanları da aldı. Bu sanırım, ayda 150 lira kadar bir paraydı.

- Hususî hayatında ne gibi özellik­leri vardı?

- Hususî konuşmalarında ve mua­melesinde gayet nazikti. Fakat prensip meselelerinde çok sert davranırdı. Fikirlerinde ısrar ve inat ederdi. Bir gün, ismet Tümtürk ile kendisini, bir imlâ meselesinde ikna edebilmek için büyük güçlük çekmiştik. Belki bir saat kadar münakaşa ettik. Fakat haklı gördüğü zaman da kabul ederdi. Meselâ bu imlâ meselesinde en sonunda «peki, peki, söylediğiniz gibi olsun» demişti.

Hiçbir aşırılığını görmedim. Arasıra içki ve pek nadiren de sigara içer­di. İtidalli yaşıyordu. Hattâ Mısır’da­ki bir alışkanlığını burada da terketmedi. Orada bulaşıcı hastalıklar pek yaygın olduğu için, bütün sebze ve meyvalan permanganat içinde temiz­ledikten soma yermiş. «Birçok arka­daşım bu yüzden öldü, benim sağ kal­mam bu ihtiyatım sayesindendir» der­di. Burada da sebze ve meyvalan permanganat içinde mikropsuz hale geti­rip yemekten vazgeçmedi.

- Peki, bir soru daha: Ölümünü na­sıl öğrendiniz?

- Bu çok acı ve beklenmedik bir darbe oldu. Ölümünden önce hiçbir rahatsızlığı ve şikâyeti yoktu. Sapa­sağlamdı. Taksim’de Şehit Muhtar Caddesinde Sülün Palas Apartmanın­da oturuyordu. Geceyarısı bir fenalık gelmiş, yanında çalışan hizmetçi kızı alt kattaki Doktor Semih Sümerman’a yollanmış. Doktor hemen gelmiş ve bir iğne yapmış. Sonradan öğrendi­ğimize göre ciğere kan hücum etmiş. Yirmi dakika sürmüyor, gözlerini haya­ta kapıyor.

Ertesi gündü, o zaman talebe olan Dr. Külâhlıoğlu geldi. Yüzü solgun, ha­reketleri ağırdı. «Size acı bir haber vereceğim. Doktor Rıza Nur bu akşam vefat etti» dedi. Donup kaldık. Hiç beklemediğimiz bir şeydi bu. Soma hazırlandık ve zevcemle birlikte Rıza Nur’un son ziyaretine gittik.

- Bildiğime göre, mezartaşında «Türklük için yaşadı, öldü» yazılı. Böyle yazılmasını kendisi mi vasiyet etmişti?

- Hayır. Kendisine ölümü yakıştı­rabilir miydi? Ona en yakışan mezartaşı bu olmalıdır diye, düşündüm ve ben yazdırdım. Hakikat de zaten budur. Bütün ömrü boyuncu Türklük için ya­şamış ve ölümü de o uğurda olmuş bir Türkün kabrine başka ne yazılabilir ki?

Millî Yol Dergisi, 7 Eylül 1962,  32. Sayı

* Söyleşi ülküdaşımız Kerem Kurt tarafından, Millî Yol dergisinden birebir alıntılanarak, hazırlanmıştır.
** Söyleşi Murat Gencoğlu (Altan Deliorman) tarafından gerçekleştirilmiştir.

1 3607

Zayıf şahsiyetli insanlar, erişemediği üzüme ham diyen tilki gibi, kendilerinde bulunmayana sahip olanın bedava düşmanıdır. Cahil, bilgilinin hasmıdır, ilmine bir şey söyliyemediği için onu, meselâ satılmışlıkla suçlandırır. Zayıf, kuvvetliden nefret eder. Bu nefretini, meselâ, kuvvetin hayvani bir vasıf olmasıyla ileri sürer. Veremlinin sıhhatliye karşı gayzı tıp kitaplarına da geçmiştir. Fahişeden doğan çocuk, bu aşağılık duygusunu namuslu kadınların iffetine dil uzatmakla tatmine çalışır. Avamdan gelip baş mevkiye geçen insan, asillere harekette bir teselli bulur, (Napolyon gibi).

Bunun gibi, zoru gördüğü zaman yalvaran, tarziye veren, sözünü geri alan insan da ömrü boyunca eğilmemişlere karşı duyduğu hınçla kendi zavallılığını örtbas etmeğe çabalar.

Bediî Faik’ten bahsetmek istiyorum : 18 Şubat tarihli Dünya’da Alparslan Türkeş aleyhindeki karalamasına beni de karıştırarak hiçbir lüzum olmadığı halde işi 1944 yılına ve Irkçılık-Turancılık dâvasına kadar götüren bu yazıcı, Türkeş’e ve bana hayalî bir takım beyanlar verdirerek umumî efkâra bizi maceracılar gibi tanıtmak ve şahıslarımızda Türkçülüğü kötülemek istiyor. Türkeş için söyledikleri hakkında konuşmak bana düşmez. Ben ancak benim için söylediklerine cevap veriyorum.

Bediî Faik deyince, tabiî akla derhal Mükerrem Sarol geliyor ve hafızalar bu devrimbaz gazetecinin Mükerrem Sarol’a da yazıyla hakaret ettiği için tevkif edildiğini, fakat kendisinde yürek Selanik olmak dolayısıyla Mükerrem Sarol’a yalvarıp yakararak ve tarziye vererek onun tarafından affolunmak suretiyle hapisten kurtulduğunu hatırlıyor. Hiç şüphesiz, metin insanların asla kabul edemiyeceği bu hâdise bir insanın daima başına kalkılırsa ve o insanda hak duygusu yerine isterik bir kin hâkim olursa, haksız olarak hapislerde yattığı halde eğilmeyen insanlara karşı bir aşağılık duygusu duyacak ve şuur altında yaşayıp onun vicdanını daima tırmalayan bu duygu, onu işte böyle yeniden haksız hücumlara sürükleyecektir.

Bediî Faik’in bu saldırışı kendi teşebbüsü ile yaptığına ihtimal vermiyorum. 1944′teki Irkçılık – Turancılık dâvasının dosyasından metinler verdiğine göre buna imkân yoktur. Çünkü 1944′te Sıkı Yönetim Mahkemelerinde görülen bu dâvanın dosyası da şimdi Adliye mahzeninde mahfuzdur ve dâvanın taraflarından biri olmayan Bediî Faik için o dosyanın görülerek parçalar nakledilmesi mümkün değildir. Demek ki Türkçülük aleyhinde halâ işleyen bir şebeke, Türkçülerin şahsında Türkçülüğü vurmak için gayrîkammî ve usulsüz teşebbüslere başvurmaktan çekinmemekte ve hırsla kıvrandığını bildiği Bediî Faik gibi gazetecileri buna âlet etmektedir.

Bunu böylece belirttikten sonra basın ahlâk yasasına uyduğunu ilân eden ve gazete adının altına «Hep bu vatan, hep bu halk için» diye pek büyük sözler koyan Dünya yazıcısının uydurmalarına geçiyorum:

1944′te benim peşime takılanlar, Naziler safında savaşa girmek için memleketi ele geçirme hülyasında imiş. Peşime takılanlar böyle düşününce benim de aynı fikri taşımamdan tabiî ne olabilir? Şimdi soruyorum: Basın ahlâk yasası, bu vatan için, bu millet için, teraneleriyle bu iftiralar bağdaşabiliyor mu? Ahlâk yasası için mademki söz verdin, sözün şeref olduğunu bilerek vatandaşlar için yazacağın iddialı yazılarda kılı kırk yaracak, yanlıştan çekinip korkacaksın. Tabiî bu sözüm şerefe gerçek mânasını verenler içindir. Şeref nedir sorusuna «millî takımın sağiçi» diyenler için değil… Benim ve bana uyanların naziler safında savaşmak üzere hükümeti ele geçirmek istediğimiz yavesine, kafatasının içinde herhangi bir primat kadar zekâ bulunanların inanmıyacağı tabiîdir. Nitekim 1944′te birçok ahlâksızların, devşirmelerin, dönmelerin ve komünistlerin kışkırtması üzerine Millet Meclisini devirmek iddiasıyla mahkemeye verildiğimiz zaman dahi buna budalalardan başka kimse inanmamıştı. Hattâ o zamanki şerefli (!) basının yaygaralarına rağmen, hazırlık tahkikatında bile bu değil de, hükümeti tahkir vesaire ileri sürülebilmişti. Neticede hepimiz beraat ettiğimiz gibi mahkeme Irkçılık ve Turancılığın suç olmadığına karar verdi. Zaten millî şeref ve şahsî izzetinefs sahipleri için, Irkçılık ve Turancılığı suç saymak, aile hayatında iffeti suç saymak kadar saçma ve gülünç olurdu.

O dâvanın 23 sanığından bugün 21 i hayatta ve 20 si yurttadır, Bu insanlar hayatta iken bana ve diğerlerine söylemediğimiz sözleri isnad etmek, şerefli (!) basınımızın şeref vazifesinde berdevam olduğunu gösterse gerektir.

Bir de bu cevap dolayısıyla hakkımdaki bir fikrini düzelterek Bediî Faik’e bir ders vermek istiyorum; derse ihtiyacı var: Benim, Türk edebiyatında bir salyangoz kadar bile iz bırakmıyacağımı söylüyor. Hattâ belki o kadar bile değil de hiçbir iz bırakmıyacağım. Ancak, bunu tayin edecek olanlar Bediî Faik gibi Üniversiteyi bitiremeyenler değil, edebiyat tarihçileri ve hepsinin üstünde de zamandır. Zamanla herkes unutulacak ve meselâ milâdın 5.000 inci yılında, bugün pek büyük gözüken insanların adı ancak ansiklopedilerde 3-4 satırlık yer tutacaktır. Fakat benim 21 inci yüzyıla varmadan unutulmam, benimsediğim Türkçülük fikrine asla gölge düşürmez. Türkçülük ülküsü Irkçılığı ile, Turancılığı ve, militarizmi ile yaşıyacak, bu muhakkak… Yine şu da muhakkak ki edebiyatta hiç hatırlanmamak, basın tarihinde baykuş gibi ebediyen hatırlanmaktan çok şereflidir.

Hüseyin Nihâl ATSIZ, Milli Yol Dergisi, 6. Sayı

0 12465

Türk ırkı, Anadolu’ya heybetli bir çığ gibi indi ; Bozkurt nesline yaraşan bir gösterişle yerleşip tutundu ve Batı’dan gelen yabancı sellere karşı orasını bir asır kan ve can bedeliyle müdafaa ettikten sonra bu toprakların tapusunu ihtiyar tarihin elinden hakkının gücüyle çekip aldı.

Anadolu bir anayurt olduktan sonra onun bitişiğindeki toprak parçaları yad ellerde bırakılmazdı elbette… Her türlü zaruretlerle o parçalar da mutlaka anavatana eklenmeliydi. Ve öyle yapıldı.

Anadolu’nun denizle ayrılmış bir parçası olan Kıbrıs, anayurda en son eklenen parçalardan biri oldu. Gaza sınırlarından gaza sınırlarına koşan Türk orduları ancak on altıncı asrın sonlarında Kıbrıs’a yönelmek fırsatını bulabildiler.

Kıbrıs’ın alınmasında yalnız Venediklilerin Türklere zarar verdikleri gibi maddi sebepler aramak boşunadır. Orası vaktiyle bir İslâm diyarı olduğu için de İslâmın koruyucusu olan Türkler Kıbrıs’a varis olmalıydılar. Büyük Türk bilgini Şeyhülislâm Ebussuud Efendi, Kıbrıs’ın fethi için verdiği fetvada bu noktayı bütün dünyaya karşı ilân etti.

15 Mayıs 1570′te 60.000 kişilik bir Türk ordusunu taşıyan bir Türk donanması Kıbrıs’a hareket etti. Bir Temmuz’da donanma Limasol koyunda demirleyip ertesi günü karaya asker çıkarıldı. Leftari kalesi derhal teslim oldu. 9 Temmuz’da Girne kalesi alındı. 22 Temmuz’da Lefkoşe kuşatıldı. Kendi iddialarına göre 10.000 kişinin müdafaa ettiği bu müstahkem kale üç umumî hücumdan sonra 9 Eylül’de zapt edildi ve umumî vali Nicelo Dandolo bu savaşta maktul düştü. Bu haber üzerine Baf ve Larnaka teslim oldular.

18 Eylül’de Mağusa kuşatıldı. 1 Ağustos 1571′de alınarak Kıbrıs adasının fethi tamamlandı. İç Anadolu’dan getirilen Türklerle, Osmanlıların adeti olduğu üzere Yeşilada derhal bir Türk vilâyeti haline getirildi.

O vakitten beri üç asrı aşan uzun bir zaman içinde Kıbrıs, maddî ve manevî her şeyi ile büyük anavatanın saadette ve felakette, zafer ve bozgunda ortağı, yardımcısı, her şeyi ve bizzat kendisi oldu.

Tarihin ne garip tecellisi!.. Biz Yeşilada’yı savaşla Venediklilerden aldık. Savaşsız İngiliz’e bıraktık. Şimdi de onu, orası için bir damla kan akıtmamış olan Yunan istiyor. Her yıl bayramı yapılan Lozan’ın en acı tarafı, hiç şüphesiz, Kıbrıs kaybını kabul edişimizdir.

* * *

Yeşilada bizimdir, bizim olacaktır. Üzerinde yaşayan 90.000 Türk’le, Türkiye’deki 200.000 Kıbrıslı Türk’le ve hepsinden daha fazla 16. asırda toprağına gömdüğümüz şehitlerimizin kanı ile Kıbrıs bizimdir.

Afyon-İzmir maratonunun hızlı şampiyonları, oradaki 350.000 Ruma bakarak Yeşilada’ya sahip çıkmak istiyorlar. Yalnız sayıca çok olmak bir hak mıdır? Sayı azlığı demek kaybedilmiş dâvâ mı demektir? Kızıl vahşetin bugün üzerinde bir tek Türk bırakmadığı Kırım nasıl bir ata mirasımızsa, 90.000 Türk kardeşimizin yaşadığı Kıbrıs da öylece öz malımızdır. Unutulmasın ki 350.000 Rum, 90.000 Türk’ten daha çok değildir, olmamıştır, olamaz… Boynu bükük ve benzi sararmış olan Yeşilada!.. Sen asıl, murada erdiğin, yani anayurda eklendiğin gün Yeşilada olacaksın!..

Hüseyin Nihâl ATSIZ, Yeşilada, 20 Ocak 1949
* Bu yazı ülküdaşımız Ömer Göksoy’un özel bir araştırmasında bulunmuştur .

0 16004

Rahmetli Nihal Atsız “Yolların sonu” kitabında “Kahramanlar can verir \ Yurdu yaşatmak için” satırlarıyla biten “Kahramanların Ölümü” şiirini “Şehit Tayyareci Kurmay Yüzbaşı Kâmi’nin hatırasına”  ithaf etmiştir. Plt.Yzb.Kâmi’nin kim olduğunu araştırdık.Silah arkadaşlarının onun hakkında yazdıklarını Havacılık ve Spor dergisinde ifade ettiğini okuduk. (1) Hakkında Ercan Çetinerler’in hazırladığı siteden bilgi aldık.

Sicil bilgileri.(2)

Adı soyadı : Hv.Plt.Kur.Yzb.İsmail Kâmi
Baba adı   : Mehmet
Ana adı    :
Doğum yeri ve tarihi : İstanbul-1898
Şehadet yeri ve Tarihi : Eskişehir, 25.8.1931
Son görev yeri : Eskişehir Hava Ok.K.lığı
Sicil No : 1916-250
Medeni hali : Evli 1 çocuk.
Eş ve cocuklarının adı : Saffet-İlhan
Gömülü olduğu yer : Eskişehir Hava Şehitliği.

Sönen Yıldızlardan; KÂMİ

Kâmi’nin ölümü,Türk Tayyareciliğinin kalbinde ebedi bir sızı olarak kalacaktır.

   25 Ağustos 1931 Salı  sabahı yapmakta olduğu tekamül uçuşları esnasında geçirdiği bir kaza neticesinde tayyaresiyle beraber sukut ederek şehit olan Yüzbaşı Kâmi ,tayyarecilik tahsili için iki sene evvel hava kuvvetleri emrine gelen kıymetli erkanıharp zabitlerimizdendi.Harp Akademisini yüksek bir derece ile ikmal eden kahraman zabit havacılıkta hizmet etmek emelile ve kendi arzusuyla hava sınıfına geçmişti.

   Kâmi Bey Harbi umumi içinde zabit olmuş ve muhtelif cephelerde fedakârane hizmetleri sepkat etmişti. İstiklal Harbi’nin en buhranlı zamanlarında bilhassa İnönü,Sakarya ve son Büyük taaruzda Kami her zaman olduğu gibi yine memleketi hesabına düşmanla kahramane çarpışmaktan geri kalmamış ve bütün kumandanlarına karşı Türk zabiti olduğunu göstermiştir. Kami,Harp Akademimizin yetiştirdiği müstesna zekalardanda. Onu yakından bilenler yok oluşu için en ziyade ısdırap çekenlerdir. 1930 Şark harekatında ve bilhassa  Ağrı Dağında Kami Türk  havacılığına şerefli bir tarih kazandırmıştır.En müşkil hava şartları içinde sabahtan akşama kadar yılmadan bila fasıla uçuşlar yaparak attığı bombalarla Ağrı’ya dehşet veren merhunun o günlere ait kahramanlıkları henüz kimsenin hatırından çıkmamıştır. Bütün bu şanlı menkıbeleri Kami yaratmıştı. Kami,Türk milleti için muazzam bir varlıktı. Ve o varlığı bilhassa istikbal içindi,Kami’nin ölümü yalnız Türk Tayyareciliğini değil,bütün Türk milletini ağlattı. Kami’nin yok oluşu yalnız Türk havacılığına değil,Türk vatanına da ziya oldu. Bu şerefli tayyareci için,Eskişehir’de akıtılan göz yaşları büyüklüğünün yegane delili idi.

   Kâmi evli idi.Memleket için yetiştirmekte olduğu yedi yaşında bir oğlu vardır.Henüz bu yaşta öksüzlüğün acısıyla mustalip olan minimini yavrunun şimdi koca bir millet babasıdır.Kami’nin geride bıraktığı insanlar milletindir,onlar millet için en değerli birer emanettir.

   Kâmi gitti,yok oldu.Fakat onun unutulmayan şerefli hatıraları ve yüksek namı her Türk’ün kalbinde ebediyen yaşayacak ve ölmeyecektir.

   Nihal Atsız ,Şehit Plt.İsmail Kâmi ve diğerlerini saygı ve rahmetle anıyoruz.

Celâl Öcal

 

1-Havacılık ve Spor 22 kanun sani 1932

2-Ercan Çetinerler havaciyiz.com

 

0 1731

Herkesin sevdiği, desteklediği bir futbol kulübü vardır. Türkiye’de fakat bu destekçilerin bazıları taraftardır. Onlar, sevdikleri renklerin peşinde kilometrelerce yol gidebilir, günlerce uğraşıp pankart hazırlayabilir, gelirinin büyük bir kısmını bu yolda harcayabilirler. Özellikle Eskişehir, Trabzon ya da Bursa gibi taraftar potansiyeli yüksek olan bir şehirde doğup büyüyenler beni daha rahat anlayacaklardır. Taraftarlık hele ki koyu taraftarlık güzel şey olsa da; holiganlıkla arasında kalın bir çizgi vardır. Taraftarlık gönül işi olduğu için rakip iki takımın taraftarı birbirini anlayabilir fakat; futbol sevgisini başka bir vatandaşın canına ve/veya malına zarar vermek pahasına şiddete dönüştüren holiganları ancak kendileri gibi sığ yaradılışlı kimseler anlayacaklardır. Muhakkak bir yakını ya da arkadaşı taraftar olmuş, boynuna takımının renklerinde fakat üzerinde takımının isminden farklı bir ismin yer aldığı atkıyı dolamışlardır. Seyirci ve taraftar ayrımında, taraftar sayısı arttıkça taraftar da kendileri arasında kümelenirler. Birisi tezahüratlarıyla takımını desteklemeye çalışır, diğeri koreografileriyle. Ve lakin zamanla bu guruplar arasında da bir rekabet vücuda gelir ve aynı rengin tutkunu taraftarlar arasında da kavgaya, yaralamaya varacak çirkinlikte olaylar meydana gelir. Belki de başka sebepler düşürür bu kimseleri birbirlerine kim bilir? Bazen gurupların arasına karışan, toplumda yer bulamamış holiganlar, bazen benlik sevdası bazen de çıkar çatışması sebep olur bu kavgalara. Belki de başka sebepler düşürür bu kimseleri birbirlerine kim bilir? Velhâsıl konumuz da bu değildir.

Günümüzde de Türkçülük ülküsü amacıyla etkinlik gösteren, bölünerek çoğalan ve her gün bir yenisi daha açılan Türkçü dernekler ve guruplar mevcuttur. Bu mevcut guruplar temsilcilik ya da dernek şubesi olarak açılmakta 1 ile 3 senelik mücadele yaşamının ardından ya kapanmakta ya da bulunduğu ilde bir yenisi daha açılmaktadır. İlk bakışta Komünist fraksiyonları andıran bu bölünmüşlüğü irdelendiğimizde, gerek düşünsel bağlamda gerekse misyon ve vizyon bağlamında birbirleriyle bir farklılık arz etmediğinin de farkına varıyoruz. Akıllara gelen “nerede birlik, orada dirlik” atasözü olsa da, söz konusu örgütlenmelerin birleşmelerinin, Türklerin birleşmesinden daha da zor olduğunu fark ediyoruz. Bu hususun üzerinde fazla durmadan, mevcut örgütlenmelerin Türkçülüğün çağıl gereksinimlerinden ziyade, örgütsel bağlamda olan gereksinimlere yoğunlaştıklarının farkına varıyoruz. Bu yazımızın amacı Türkçülüğün tarafımızca saptanmış çağıl gereksinimlerini Türkçü okuyucumuza anlatmayı ve mevcut örgütlenmelerin dikkatini çağıl gereksinimler çevresinde toplamayı hedefliyoruz. Ayrıca Türkçülüğün son birkaç yıl içinde gitgide popüler kültürün bir mezesi haline gelmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağına da kısaca değineceğiz.

Türkçülük, Türk milletine bağlı bir ülkülemdir. Nasıl ki dil, kültür gibi değerlerimiz zaman dilimi içinde değişiyorsa, Türkçülükte o şekilde “temel prensiplerinden taviz vermeden” zaman içerisinde çağa ayak uyduruyor. Bu sebeple Türkçülük asla dogmatik değildir. Velhasıl bir çok dinin tarihinden de yaşlı olan Türkçülük, zamanla evrimleşerek günümüze gelmiştir. Türkçülük, diğer ülkülemlere nazaran bir eksiklik teşkil etmemesine rağmen Türkçülüğe gönül vermiş kişi ve topluluklar, Türkçülüğün derinliğine tam mânâsıyla vakıf olamamışlardır. Bu noktada değinme zorunluluğu hissediyoruz ki bu yazının yazıcısının da benzeri eksiklikleri mevcuttur. Mesele eksikliklerde değil, eksiklikleri saptama ve giderme yönünde çaba vermektedir. Maalesef ki günümüzde bu yönde bir çabaya fazla rastlanmamakta aksine eksikliklerimiz gelişen çevremizle beraber artmaktadır. Yer yer Türkçülük kendisini geliştirmeyen, bir kariyer hedeflemeyen yitik gençlerimizin bir çıkış yolu yerine göre ise yaşamın getirilerine karşı bir duruş metodu olarak kullanılmaktadır. Oysa ki Türkçülük, çağa, devrana çatan, öfke üzerine kurulu arabesk bir ideoloji değildir. Böyle bir ideoloji olsaydı, bu kadar tarihe sahip olamaz, tarihin sayfalarındaki müstesna yerini çokta alırdı.
Peki Türkçülüğün günümüzdeki eksiklikleri nelerdir?  İktisadi, Felsefi ve Sanatsal alandaki eksikliklerimiz ilk bakışta gözümüze çarpmaktadır. Türkçüler, Türkçülüğün iktisadi görüşü olan ve Atatürk Türkiye’sinde yaşam bulan fakat yıllar sonra yerini kapitalist canavara kaptıran Solidarist (dayanışmacı) ekonomi modelini gereğince bilmemektedirler. Bu modeli halkımıza anlatmamız için ekonomist olmamız gerekmemekte fakat günümüzün örgütlü-örgütsüz gençleri bunu fark edememektedir. Oysa ki her geçen gün Türk yurdu küreselleşen kapitalizme yenik düşmekte, çalışan kesim asgari ücretle yaşama mahkûm edilmektedir. Türk toplumunu hangi kesimden, hangi görüşten
ya da hangi inançtan olursa olsun bu mahkûmiyet beklemektedir. Türkçüler bu sömürü karşısında nerededirler? Sömürü demişken söyleme gereği duyuyorum: İşgalcilik ve sömürgecilik hatta emperyalizm ile sömürgecilik aynı kavram değildir. İşgal geçicidir. Sömürgecilik ise kalıcı. Halkın toprağından, emeğine hatta kültürüne kadar her şeyini elinden almaktadır. Toprakları, halkı sömürenlerin elindedir. Doğu Türkistan, Çin sömürgeciliği altında proletarya bir halktır; tıpkı İran sömürüsündeki Güney Azerbaycan gibi. Çünkü gerçekten ezilen bir ulustur. Doğu Türkistanlılar ya da Güney Azerbaycanlılar; Fars ve Çin proletaryasından daha da gerçek proletaryadır. Bundan ötürü Uygur ya da Güney Azerbaycan Türkleri arasındaki milliyetçi hareketler gerçek sosyal ihtilâl hareketi karakterini taşımaktadır. Ekonomik yönden sömürü gerçekleşmeden, kültürel soykırım asla başlamamaktadır. Söz konusu hususu ilerleyen tarihlerde daha detaylı anlatmak üzere kapatıyorum.

Türkçüler felsefi bakımdan da noksanlık içerisindelerdir. Son zamanlarda tehlikeli bir şekilde Türkçü örgütlenmeler içerisinde varoşçuluk ve popülerizm dikkat çekmektedir. Oysa Türkçülük, Türk toplumuna yabancılaşmayan, Türklerin içerisinde yeşeren bir entellektüelizme haizdir. Bu felsefi eksikliği Türkçü örgütlenmelerinin yaş ortalamasına bağlamakla beraber zaman içerisinde Türk halk felsefesinin tekrar keşfedileceğine inanıyorum. Bu açıdan umutluyum. Öyle ki Türk halkı Asyalıdır, doğuludur. Doğu, temizliği, erdemliliği, doğruluğu ve vakuriyeti temsil eder. Zamanla Türk Halk Felsefesi tekrar keşfedilecek ve Arap-Batı kültür emperyalizminin kıskacından mutlak bir çıkış başlayacak. Böylece Türkçülerin önce yaşam şekillerinde değişmeler göze batacak. Gel gelelim anka kuşu efsanesini andıran bu yeniden doğuş mevcut kadrolarla asla olmayacak.

Bir diğer eksikliğimizde sanatsal alandadır. Atsız beyin tabiriyle “Sanat, sanat içindir; halkın içinde” tümcesiyle yola çıkabiliriz. Türkler, zaten sanatkâr bir topluluktur. Avrupa uluslarına nazaran da defalarca daha zanaatkârdır.  Fakat küreselleşen kapitalizmin insanlığa  metropolist dayatması bir çok sanatı ya da zanaat dalımızın ölmesine veya bitme noktasına gelmesine sebebiyet vermiştir; tıpkı Kapitalizme tek alternatif sandırılan Komünizm’in uygulamalarında olduğu gibi…  Omuzlarında muasır medeniyetler seviyesine çıkmak hatta daha da ilerlemek ve bunda da hudutsuz olmak gibi büyük bir vazife yüklenmiş olan Türkçüler, nasıl olurda sanata ilgisiz kalırlar anlamak güç. Yalnızca 1 sene ömür sürmüş olan Edil-Oral (İdil – Ural) Cumhuriyeti’nde bile tiyatrolar Avrupa seviyesine yaklaşmış hatta milliyetçi nitelikte opera oyunları bile bestelenmeye başlanmıştır. Üstelik Rus despotizmine ve bölge coğrafyasındaki belirsizliklere rağmen. Günümüz Türkçüleri, sanat dallarına yönelmeli ve sanat aracılığıyla da Türkçülük faaliyetini yürütmeli. Ayrıca milli sanat ve zanaat dallarımızda birini ya da bir kaçını yaşatmak veya yaşatılmasına vesile olmak bağlamında bir zuhurda bulunulması gerekmektedir.
Sanat birçok sosyal eksikliklerin tamamlanmasını sağlayacağı gibi sinerjik yapısından ötürü bizlere toplumsal seviyede kültürel gelişmelerin perdesini de aralayacaktır.

Son olarak da Türkçülerin bir diğer eksikliği olduğuna inandığım çevre bilincine değinmek istiyorum:
Türk yurdu , bizden önce ki nesilden bize , bizden de daha sonra ki nesillere kalacak kutsal bir emanettir. Yurdumuz, doğasıyla bütün, doğasıyla güzeldir. En son Trabzon’da çıkan, yangınla tutuştu ciğerlerimiz. Kuvveti muhtemelen yanan orman arazisi Arap sermayesine peşkeş çekilecek. Mevcut iktidar henüz ilk döneminde bakir koylarımızı imara açmış hatta yabancıların mülk ve arazi edinmelerine yönelik yasal izni Meclisten geçirmişti. Dönemin Kültür ve Turizm Bakanı olan Atilla KOÇ’un “babalar gibi satarım” sözü hâlâ kulaklarımızdadır. Sözkonusu doğa kıyımı, bir çok çevreci örgüt tarafından hatta yabancı doğa severler tarafınca şiddetle protesto edilse de milliyetçi çevreler konuya suskun kalmışlardı. Oysa bu konu 2005 gündeminde epey tartışılan bir konu olmuştu. Günümüzde ülkemizde HES’ler, Termik santraller yapılmakta, yol ve köprü yapımında binlerce ağaç kesilmektedir. Üstelik, Avrupa ülkelerinin artık yenilemediği Nükleer Santraller ülkemize kurulmaktadır. Günümüze kadar yalnız 3 Mayıs 2015 tarihinde Eskişehir’de, Eskişehirli Türkçüler tarafından düzenlenen 3 Mayıs Türkçüler Günü ve Nihâl ATSIZ’ı Anma Yürüyüşü’nde, Türkçüler, bir pankart ve slogan yoluyla “Türk Yurdunda Nükleer Santrale Hayır” demişlerdir.  “Tabiata saygı, aklın vicdanıdır” diyen Gazi Başbuğ Atatürk’ün askerleri olan Türkçüler, Türk yurdunda olan doğa kıyımına nasıl olur da ilgisiz kalabilirler? Anlamak güç… Yurt bizim yurdumuz, kesilen her ağaç bizim yok edilen oksijenimiz. Kür Şad gibi Türk büyüklerinin anısına, Türkler için kutsal sayılan Çam , Çınar, Sedir gibi ağaçlardan “Anıt Ormanlar” yaratmayı öneren Atsız bey değil miydi? Peki onbinlerce ağacımız katledilirken Atsız beyin takipçileri neredeler şimdi?  Türkler doğayla bütünleşik bir yaşam süren, ırmakları kirletmekten, sabanı kırmaktan sakınan ve en nihayetinde doğayı kutsayan bir ulustur. Doğaya zarar vermek pahasına enerji üretimi ya da köprü, yol inşaatı tabiatımıza aykırıdır. Yıllardır ülkemizde oynanan oyunsa tüm bunlardan daha da vahimdir. Cennet vatanımız, gözümüzden sakındığımız doğamız yabancı sermayeye peşkeş çekiliyor! Üstelik doğanın gerçek sahipleri sus pus, habersiz!

İçinde çevre bilincinin olmadığı, ekolist yaklaşımlardan ırak bir milliyetçilik anlayışı her zaman eksik kalacaktır.

Evet, Türkçülerin omuzlarına düşen tarihi sorumluluklar büyüktür. Türkçülerin yolu çetin ve uzundur. Bu uzun ve zorlu yol birlik ve beraberlikle aşılacağı aşikâr olsa da, nitelik yönünden kaygıya düşürecek bir birliktelik çokta fazla bir anlam teşkil etmeyecek; kısırlık devam edecektir. Velhasıl, Türkçüler meyve vermek istiyorlarsa İktisadi, Sanatsal, Felsefi ve Çevresel alanlarda söz sahibi olmaları gerekmektedir. Yalnızca Hocalı Katliamının yıldönümlerinde değil, İşçi mitinglerinde de olmalıyız! Üstelik Türk işçisiyle omuz omuza… Resim sergilerinde, heykel atölyelerinde milli simgelerle, kahramanlarımızın hayalleriyle karşılaşmalıyız. Yalnızca çevre eylemlerinde değil, alternatif enerji kaynakları konulu konferanslarda da olmalıyız. Aksi takdirde milli taassuptan beslenen, hamasi söylemlerden ibaret atıl bir kütle olarak kalmaya kendimizi mahkûm bırakırız.

Tanrı Türk’ü Korusun!

Yazan : Eren Şahin

3 Mayıs 2015

3 Mayıs Türkçüler Günü nedeniyle düzenleyeceğimiz anma etkinliğine bütün Türkçüler davetlidir. Etkinliğimiz her yıl olduğu gibi, Karacaahmet Mezarlığında saat 11.00′da başlayacaktır. Nihâl Atsız, Nejdet Sançar, Muzaffer Eriş ve Zeki Velidi Togan’ın kabirleri ziyaret edilecek daha sonra Validebağ Korusu’ndaki mesire alanına geçilerek pikniğimiz başlayacaktır. Pikniğin ardından çeşitli spor müsabakaları ve saz dinletileri gerçekleştirilecektir. Türkçüler Derneği’nin hayattaki tek kurucu üyesi Sn. Erk Yurtsever Beğ de anma etkinliğimize katılacaktır.

İletişim : 0539 623 09 68 (Furkan Beğ)

Sakarya’dan araç kaldırılacaktır. Sakarya, İzmit ve çevre illerden etkinliğimize katılmak isteyen Ülküdaşlarımız, 0534 610 47 76 numaralı telefondan Sakarya il temsilimiz Celal Beğ ile iletişime geçebilirler.

Bu Hafta Çok Okunanlar